Günün birinde (belki de daha önce!) “İkibinli Yıllara Girerken Türk Tiyatrosu” veya benzer başlıkta bir çalışma yapacak olanlar, bundan tam 11 yıl önce perdelerini açmış ve şimdi 12. sezonuna giren DOT’a önemli bir bölüm ayıracaktır kuşkusuz… Dahası, eğer bu satırların yazarı bu türden bir çalışmaya el atacak olsaydı, o bölüme “Sosyo-kültürel bir fenomen olarak DOT” başlığını uygun görürdü!

Bunu Ben de Yaparım
Bunu Ben de Yaparım

Neden acaba?
Bu tanımlamanın iki ana nedeni olsa gerek: İlki, kurucu ortağı ve sanat yönetmeni olan İBBŞT kökenli Murat Daltaban’ın Euripides, Shakespeare ve Tanpınar’daki rol deneyimlerinden sonra çağdaş İngiliz yazarlarıyla başlattığı bağımsız sahne yaşamında, hemen 2005/2006 sezonunda sunduğu 4 (dört!) oyunla “devrimci” diyebileceğimiz yenilikçi bir tiyatro ekolünde ısrarcı olmasıydı. Daltaban, dergimizin Eylül 2005 sayısı için Ebru Seyhan ile yaptığı söyleşide, DOT olarak sergilemek istedikleri oyun türlerini şu sözlerle tanımlıyordu:[1] “Dili ve temaları çok sert olduğu için çevrilmesi biraz gecikmiş. (…) Temaların ve dilin bu kadar sert olması seyircide gerilim yaratırken, seyirciye bu kadar yakın olmak oyuncuda gerilim yaratıyor.(…) Bu oyunlar Avrupada oynandığında da çok sert tepkiler almış. Tiyatro sanatı için çok saldırgan, sert ve kabul edilemez görülmüş, ama bir kısmı için de çok heyecan verici görünmüş. Benim için çok heyecan verici.” Ne var ki, özellikle İngiltere ve ardından kıta Avrupası için artık o denli “yeni olmayan In-Yer-Face (IYF) = “Suratına” Tiyatro türünün bazı örnekleri, DOT’un kuruluşunden 3-4 sezon öncesinde de İDT (Martin McDonagh’ın Leenane’in Güzellik Kraliçesi ile Martin Crimp’in Kır’ı) ve Kenter’lerde (gene McDonagh’ın Inishmorelu Yüzbaşı’sı, Patrick Marber’in Kumarbazın Seçimi ve Rebecca Lenkiewicz’in Gece Mevsimi) sahnelenmişti – ancak aynı sezon boyunca tüm oyunlarını bu türe ayırmış olup, bundan öte izleyiciler ile oyuncular arasında neredeyse dirsek/diz temasını sağlayacak bir oturma düzeyini yeğlemiş olan DOT, bu türün öngördüğü “dolaysız” tiyatroyu ülkemize getiren ilk topluluklar arasındaydı.

fft243_mf6435571

Bu olgu, bizi ikinci nedene götürüyor: Sponsorları hakkındaki ayrıntıları bilmemekle birlikte (ve bir eleştirmene yaraşmayacak şekilde kendilerine sormaksızın!), topluluğun diğer kurucu ortağı olan sanayici Süha Bilal’ın destek sağladığını varsaydığımız, İstiklal Caddesi’ndeki tarihi Mısır Apartmanı’nda en yetkin elektronik ses/görüntü sistemleriyle donatılmış bir sahne/salon ile start alır DOT. Aynı yıl kurulmuş İstanbul’un ilk “teras restoranlarından 360’ın da yer aldığı, döneminin bu trendy mekânında, Türkiye için “postmodern üstü bile sayılacak oyunlar ile tiyatro yapmaya başlamış olan bu genç topluluk, hemen kendine has bir izleyici kitlesine kavuşabildi! Bu gözlemi dergimizin Ocak 2010 sayısında şöyle dile getirmiştik:[2] “O Perşembe akşamı Beyoğlu Mısır Apartmanı’nda asansörü beklerken, arkamız/önümüz, sağımız/solumuzda, en büyüğü 27-28 yaşlarında olduğunu kestirdiğim, son derece ‘trendy kılıklı, hoş insanlar göze çarpıyordu, ancak buna alışıktık aslında – zira binanın en üst katında, birkaç yıldır ‘in olan restoran/bar ‘360 konuşlanmıştı, daha DOT oraya taşınmadan… Ne var ki, asansörde burun buruna durduğumuz hoş kokulu, alımlı kızlar ve cool gençlerin hemen tümü, dördüncü katta indi – bizimle birlikte oyunu izlemek üzere..! Anlaşılan, Türkiye’de yeni bir tiyatro meraklısı profili gelişiyor… Bunu neye borçluyuz diye soracak olursak, başta DOT olmak üzere, küçük/yenilikçi/deneysel tiyatro türünü yeğleyen bazı toplulukların yepyeni, değişik bir kitleyi sahne sanatlarına yaklaştırdığını görebiliyoruz, sevinçle… ” Aynı yazıda “rating konusuna da şöyle değinmiştik: “Bugüne dek eleştirmen sıfatıyla tiyatrolarda yer bulma sorunu yaşamamakla birlikte, DOT’un 4 Kasım’da başlattığı “Alışveriş ve s***ş” oyununu ancak Aralık’ta izleyebildim..! Öğrendiğime göre, haftada dört kez sahne alan bu yeni yapım için bir ay ilerisine bilet bulunabiliyor ancak… ” Tanımlamaya çalıştığımız izleyici profilinin yanı sıra, diğer özel tiyatrolara kıyasla uyguladıkları daha yüksek bilet fiyatlarına rağmen görülen “kapalı gişe olgusu, DOT’un zaman zaman “zenginlerinı tiyatrosu” olarak anılmasına da yol açacaktı ki, bu kanıyı yorumlamak üzere belki en ılımlı açıklama, “imrenme” olabilir!…

ourteacher-15

Değişik bir yöntemle tiyatro’yu sevdirmek…
Şurası kesindir ki, yukarıda sözünü ettiğimiz küçük salon özelliği, DOT’dan önce veya eş zamanlı olarak kimi Beyoğlu/Galata tiyatrolarında da uygulanmaya başlanmıştı – yani Daltaban ve arkadaşları, bu konuda da bir ”ilk  yaratmamışlardı! Ne var ki, “Suratına Tiyatro” türüne ağırlık vermeleri ile alımlı bir mekânda konuşlanmış olmalarını ustalıklı biçimde harmalamasını bildiler, üstelik bunu (magazinel) basın yoluyla başarılı bir şekilde duyururken, neredeyse tüm tiyatro eleştirmenlerin beğenisini de kazandılar… Ebru Seyhan ile yaptığı söyleşide “küçük bir mekânda, az seyirciyle yakın temas edebileceğimiz bir iş yapmak” ve “bu tarz mekânlar için yazılmış oyunlar vardı, onları oynamak” istediğini belirten Murat Daltaban daha da ileriye giderek, şu görüşünü dile getirecekti: “Ben tiyatronun çok fazla seyirciye ulaşma devrinin kapandığını düşünüyorum. Daha küçük mekânlarda, daha küçük prodüksiyonlarla daha küçük seyirci kitlelerine ulaşmasının doğru olduğuna inanıyorum.”

Daltaban’ın bu yaklaşımı, salt ekonomik nedenlerle de olsa, bugün geçerliliğini yitirmiş, keza IYF/Suratına Tiyatro türü de artık “miyadını doldurmuş” olsa gerek… Kendimize/birbirimize o dönemlerde ürkerek yönelttiğimiz, efendim “Profesyonel pedofilizm’in diz boyu gezdiği Kürklü Merkür sansüre takılıp yasaklanır mı?” – “Sansürcü oyununda sahnede defakasyon olayını canlandıracaklar mı acaba?” – veya “Eğer Ravenhill’in Shopping and Fucking oyununu koyacaklarsa, adını dilimize nasıl çevirecekler?” gibi sorular tarihe karıştı, gitti! Ne ki, DOT 2005-2012 yıllarında bu sarsıcı türe yönelmekle Türk tiyatro ortamına taze bir rüzgâr kazandırmış – ve belki daha da önemlisi, bu sanat dalına karşı yeni bir ilginin doğmasına yol açmıştır. Amaç tiyatroyu sevdirmekse, izleyiciler a) oyunun konusuyla, b) oyuncuların özyapılarıyla ve c) sahnedeki devinimlerle özdeşleştirilmelidir. Bu bağlamda, IYF akımının karşıtı olan epik tiyatroyu hiç yaşamamış veya antik ekolden başlayıp Shakespeare ve Çehov üzerinden Arthur Miller veya Beckett’e dek uzanan türleri bilmeyen / bunlardan sıkılmış olabilen kişilere yönelik kimi “sert” oyunlar / yorumlar sunarak, tiyatroya yeni açılımlar kazandırmaktan öte, bu sanat dalına yeni “müşteriler” kazandırılabilir… İşte DOT bunu yapmıştır kanısındayız[3] – kimi “zengin” olsun, trendy veya cool olsun, o güne dek tiyatroya gitmemiş gençlere veya “metroseksüellere” sahne tozunu hissettirmek/sevdirmekle…

bunubendeyaparim11

Oyunlar, türler ve yaratıcıları
Murat Daltaban ve arkadaşlarının bugüne dek sahneledikleri (yanlış saymamışsak!) 25 oyun, 1 çocuk oyunu ve 3 oyun dizisinin büyük çoğunluğu, 1960 ve sonrası doğumlu İngiliz yazarlarının kaleminden gelmedir; bunların bir bölümünün ikişer, ayrıca 3 Türk yazarın (Yekta Kopan, Hakan Günday ve Aslı Mertan) birer oyunu da repertuara alınmıştır. Bunun dışında Alain Robbe-Grillet’nin bir senaryosu oyunlaştırılmış, Almanya’nın popüler oyun yazarı Roland Schimmelpfennig’in bir yapıtı da (başarız bir şekilde!) yorumlanmıştır. İkisi dışında DOT’un tüm oyunlarını izlemiş ve bir bölümünün eleştirilerini kaleme almış olan bu satırların yazarı için öne çıkan yapımlar ise şunlardır: Her üçünü de Murat Daltaban’ın yönettiği, günümüzün militarist ve kaotik dünyasını anlatan konu çeşitliliği/zenginliğiyle 17 kısa oyundan oluşan Mark Ravenhill’den Vur/Yağmala/Yeniden (ilk gösterimi 2009); 18 kişilik bir oyuncu kadrosu ve “milimetrik” mekân kullanımıyla David Eldridge’in T.Vinterberg’den uyarladığı Festen/Kutlama (2011); oyuncularına 1.5 yıl süresince boks eğitimi aldırılan Bryony Lavery’nin Supernova’sı (2012) ve Serkan Salihoğlu’nun imzasını taşıyan, müzikli/danslı bir “21. yüzyıl aşk öyküsü” olan David Grieg – Gordon McIntry’nin kaleminden gelme İki Kişilik Yaz (2014).

Bu oyunlardan öte DOT’un 11 sezonluk yapımlarına bir kuş bakışı atacak olursak, Böcek (2006), Kürklü Merkür (2007) ile Alışveriş ve S***ş (2009) gibi “sert” oyunlar, çok çok Öksüzler (2011) ile biraz “yumuşatılıyor” gibi olsa ve Makas Oyunları 1 ve 2 (2013/2014) ile birazcık anımsatılmaya çalışılıyorsa da, çoğunlukla daha hafif, kısmen (uyarıcı/ironik) güldürü türüne göz kırpan (Sarı Ay, Altın Ejderha, Yüksek, Dövüş Gecesi – 2012/2013/2014) yapımlara doğru yol aldığını görebiliyoruz. Buradaki tek ayrıcalık, karanlık bir apokaliptik ortam/öykü içeren Kış Dönümü (2015) olmakla birlikte, bu yapım ile İki Kişilik Yaz ve Bunu Ben De Yaparım’da oyunculuklara özellikle önem veriliyor – ki bu iki oyunda sırasıyla Tuğrul Tülek ve İbrahim Selim’in 2014/2015 ve 2015/2016 “En Başarılı Erkek Oyuncu” ödüllerini almışlarsa da, İki Kişilik Yaz’da Gizem Erdem ile özellikle Kış Dönümü’nde Pınar Töre’nin karşı ödüllere niye layık görülmediğini anlamak gerçekten zordur!

IKI KISILIK YAZ / DOT TIYATRO / MACKA GMALL SAHNESI / FOTOGRAF MUHSIN AKGUN
İki Kişilik Yaz

DOT’un oyun repertuarı çoğunlukla Murat/Özlem Daltaban çiftinin Edinburg Fringe Festivali ve Londra ziyaretleri sonucu belirlenir. Bugüne dek sahnelenmiş oyunların yarısı kadarı Murat Daltaban tarafından yönetilmiş olmakla birlikte, topluluğa yıllar önce katılmış olan Serkan Salihoğlu ve Tuğrul Tülek üçer, Pınar Töre ve Rıza Kocaoğlu ise birer oyuna, diğerlerine ise Emre Koyuncuğlu, Bülent Erkmen veya Naz Erayda gibi konuk yönetmenler imza atmıştır. Dışarıdan izleyebildiğimiz kadarıyla, özellikle Vur/Yağmala/Yeniden veya Festen/Kutlama gibi büyük kadrolu oyunların dönemlerinde DOT’un tümü genç olan oyuncuları, bir büyük aile görünümündedir. Yine anlaşıldığı üzere, bu birliktelik bir çeşit “okul”u andırır – kaldı ki, günümüzde konservatuar öğrencileri mesleğe ilk adımlarını, eskiden olduğu gibi ödenekli tiyatrolardan çok, küçük topluluklarda atarlar…

Bu genç oyuncuların (ki, DOT’un kadrosunda “star” tiyatroculara ancak çok seyrek olarak yer veriliyor – ve bugüne dek sergiledikleri performansa bakılırsa, hiç de gereği yok-tu!) oyun öncesi ve sonrasındaki birliktelikleri, özellikle Mısır Apartmanı dönemi sonrasında izleyicilerin de dikkatini çekmişti. DOT tarafınca “1./2./3. mobil hareket” olarak adlandırılan Tünel’deki Bilsar Binası (2008/2009), Maçka’daki G-Mall (2009/2014) ve Sarıyer’deki Koleksiyon Kampüsü (2011) mekânlarında sırasıyla süregelen 17 kısa Vur/Yağmala/Yeniden oyunu, 11 ayrı büyük oyun ve Festen/Kutlama’nın sergilenmesi dönemlerinde, bu salonların yanındaki café/restoranda oyuncular ile sohbet edebilme olanağı, tiyatro olayına ayrı bir çeşni katmıştı… Bu değişik “albeni”liğin DOT’un şimdiki mekânı olan Kanyon’daki sinema salonlarının üst katında devam edebilecek mi, bilemiyoruz – ancak şurası kesindir ki, topluluğun üçüncü kurucu ortağı olan Özlem Daltaban’ın profesyonel/karizmatik idareciliği, DOT’un mekânları ile olumlu/sıcak kaynaşmasının bir çeşit “güvencesi” sayılır!

dot-kanyonda-kutu-11

Önümüzdeki sezona gelince…
Kariyerinin 12. sezonuna 23 Eylül akşamı İbrahim Selim’in tek kişilik oyunu, popüler İngiliz yazar Nick Hornby’nin kaleminden, Serkan Salihoğlu’nun yönettiği Bunu Ben De Yaparım ile girmiş olan topluluk, bu dönemi ayrıca David Grieg’in yazdığı, yine Salihoğlu imzalı İki Kişilik Yaz, Tuğrul Tülek’in rejisiyle Dennis Kelly’nin çocuk oyunu Yeni Öğretmenimiz Bir Canavar ile Kış Dönümü’nün yazarı Zinnie Harris’in kaleminden gelme, Murat Daltaban’ın yönettiği ve DOT’un “çekirdek kadrosu” sayılabilen Tuğrul Tülek, Gizem Erdem, Ece Dizdar ve İbrahim Selim’in rol alacağı yeni yapımları Nefesinizi Nasıl Tutarsınız! ile sürdürecek. 2015’de Londra’nın Royal Court tiyatrosunda ilk gösterimi yapılan bu oyun, savaş ve göçmenlik sorunlarının ışığında Batı uygarlığının çaresizliğini, düşsel bir karabasanın çerçevesinde tanımlamaktadır. 2008 yılında David Harrower’in Karatavuk oyununu sahneye koyan Emre Koyuncuoğlu, Metin Boran ile Evrensel Gazetesi için söyleşirken[4] “DOT’un seyircisi çağdaş tiyatronun en güncel metinlerini/projelerini takip etmek isteyen bir seyirci…” tanımlamasının yanı sıra, “…bu oyunların eleştirel düzeyi ve içinde varolan kavramsallıkla politik gerçeklik veya tabu yıkıcılık, DOT’un seyircisini rahatsız etmiyor” açıklamasını getirmişti – ve bu bağlamda, üzerimize çöken göçmen sorunsalını ile karşı karşıya gelecek olan izleyicileri, DOT’un bu yeni yapımında acı olduğu kadar, düşündürücü gerçeklerin irdelenmesini de benimseyecektir kuşkusuz…

DOT’un sadık, kemikleşmiş müdavimleri olduğu gibi, onu sevmeyenler, kıskananlar da var elbet. Öte yandan, Türk tiyatro tarihinde kendisine sağlam bir yer edinmiş, çağdaş sahne ortamımızda bir çeşit çıpa sayılabilecek bu yenilikçi, uyarıcı ve dinamik topluluk, izinde ve gölgesinde oluşmuş kimi tiyatro kumpanyası dağılmış veya kapanmışken, devingenliğini korumakta ve uyarıcılığını sürdürmektedir…

[1] Murat Daltaban ile Söyleşi: “DOT mu, O da ne?” – E.Seyhan; Tiyatro Tiyatro Dergisi, Eylül 2005, S. 50-51
[2] R.Schild: “DOT, Maan ve Tiyatro Stüdyosu ile ilgili olarak birer gözlem, eleştiri ve özür…”; Tiyatro Tiyatro Dergisi, Ocak 2010, S. 26
[3] R.Schild: “Suratımıza bir tokat ile tiyatromuz kurtulabilir mi?”; Radikal İki, 22.01.2006, S. 15
[4] Söyleşi: ”Gençler olmayınca tiyatro yenilenemiyor” – M.Boran; Evrensel Gazetesi, 07.01.2008

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here