Robert Schild

İçinde bulunduğumuz tiyatro sezonunda kadınların başkişi olduğu veya salt kadın rollerinden oluşan oyunlar, gün geçtikçe çoğalıyor. Bu giriş paragrafını fazla uzatmamak için, sadece tek sözcük başlıklı yeni yapımları sayacak olursak, “Antigone”, “Aşiyan”, “Demir”, “Frida”, “Kozalar”, “Sahibe”, “Tevatür”, “Yuva” gibi zengin bir (alfabetik) sıraya ulaşırız, “Nefesinizi Nasıl Tutarsınız”, “Topuklu Terlik Süt Yapar” veya “Sen İstanbul’dan Daha Güzelsin” gibi daha uzun isimlere gelmeden! Bunlardan bazılarını geçtiğimiz aylarda bu portalda irdelemeye çalıştım, “Üç Kızkardeş” ve “Dilde Kayboluş” gibi kimilerini de aynı yazıya konu ederek… Bugün ise birazcık değişik bir yaklaşım deneyelim.

Şöyle ki; izlediğim oyunları, kendimce tiyatro sanatının yedi öğesi olarak adlandırdığım şu etmenlere göre değerlendiririm: Metin (Brecht’in Organon’daki tanımıyla “öykü”) ile dramaturjisi; beden/oyunculuk (devinim + söylem; keza Brecht’in kendine has epik yorumuyla “gestus”), sahne, giysi ve ışık tasarımları, müzik – ve bunların tümünü birleştiren reji. İşte, her birinde dramatik gerilimin üç kadın tarafından oluşturulduğu, neredeyse 50 yıl ara ile yazılmış iki yerli oyunda, bakalım bu etmenler nasıl kullanılmış…

“Absürdite”sini yitirmiş metnine karşın, grotesk yorumuyla öne çıkan “Kozalar”

Adalet Ağaoğlu, hiç kuşkusuz çağdaş Türk yazınının yaşayan bir efsanesidir. 1950’lerde radyo oyunlarıyla başlayıp ardından sahne yapıtlarıyla öne çıkan, ne var ki asıl ilgi ve sevilgenliğe yetmişli yıllarda yoğunlaşan roman ve öyküleriyle ulaşmış olan bu ikon yazarımız, deneme, anı, söyleşi ve insan hakları konusundaki çıkışlarıyla da gündemde kalmıştır hep… Oyunları halen sergilenmekle birlikte, 1971’de yazdığı ve döneminin keskin bir toplumsal eleştirisini getiren “Kozalar”, en sık yorumlanan sahne yapıtıdır. Bu oyun, özellikle 1968’de başlamış olan sağ-sol çatışmalarının büyümesi sonucu 12 Mart anarşi/baskı döneminin gölgesinde kendilerini “sağlamda hisseden, toplumda var olan sorunlara mesafeli ve duyarsız kalan, kendi ördüğü kozasında kendi kurtuluşunun mümkün olduğunu zanneden” (1) üç kentsoylu kadının bir betimlemesini sunuyor.

Kimi tiyatro akademisyenleri tarafınca “politik”, “absürd”, dahası “politik-absürd” olarak tanımlanan bu oyundaki siyasal/toplumsal çerçeve, Mekân Artı’daki (2012/13) Aybike Tumluer’in yorumunda tümüyle silinip bugüne taşınmış” (2) olmasına karşın, Ayşenil Şamlıoğlu’nun Tiyatro Pangar’daki (2016/17) rejisinde, örneğin oyunun yazıldığı dönemde görülmüş olan kolera salgını metinde halen yer almakta. Keza, kadınların mülteciler hakkında dile getirdikleri (“onlara kürk yakışmaz, banyo yapmasını bilmezler, sandalyeye oturmasını becermezler”) gibi söylemler, günümüzün konuşma diline oldukça uzak kalıyor…

…ancak kanımca daha önemli olan, bu metnin (olası) “absürdite”sinin artık geçerliliğini korumaması, çarpıcılığının –hele günümüzde– pek hafif kalmasıdır!

“Çarpıcılık” ile dile getirmek istediğim, Max Frisch’in 1953’de kaleme aldığı “Herr Biedermann und die Brandstifter” oyunundaki başkişinin tutumudur: 2005’de bir yandan Dostlar Tiyatrosu’nda “Aymazoğlu ve Kundakçılar” başlıklı çevirisiyle, aynı sezonda (tesadüftür ya) Semaver’de Yavuz Pekman’ın uyarladığı (ve de Ayşenil Şamlıoğlu’nun rejisinden!) “Süleyman ve Öbürsüler” olarak izlediğimiz bu çığır açıcı oyunda, kapıya dayanmış tehlikeyi bir türlü göremeyen Bay Biedermann (“bieder” sıfatı, Alman halk dilinde sıradan vatandaşı simgeler), evini yakmaya gelen adama kibritleri bizzat verirken, neredeyse Brecht’sel bir mesel örneği, entelektüel anlamdaki katıksız uyumsuzluğu/“absürdite”yi sergiliyor! (3)

Türkiye’de yazılmış olan uyumsuz/absürd tiyatro metinlerine gelince – değerli dramaturg/akademisyen Sündüz Haşar, konuya ilgili bir değerlendirmesinde (4) bu tür hakkında “90’lardan itibaren, özellikle tiyatromuzda ortaya çıkan bir fenomen oldu” yorumunu getirirken, şu saptamada da bulunuyor: “Absürdün sevilir ve tercih edilir bir form olarak ortaya çıkışında, (…) ‘Alternatif Tiyatrolar’ hareketinin öncüsü diyebileceğimiz, en kıdemli iki topluluğunun, önemli bir fark yarattığını gözlemliyoruz” – ve bu savını desteklercesine, Yiğit Sertdemir’in kaleminden gelme “O.B.E.B.” ile Yeşim Özsoy Gülan’ın “Yola Çıktığım Gün Sakin ve Serin Bir Sabahtı” oyunlarını örnek gösteriyor… Sevgili Sündüz kardeşimin bu savına katılamıyorum, zira Sabahattin Kudret Aksal’ın daha 1981’den gelme “Bay Hiç” öyküsünün oyunlaştırılması, katıksız bir uyumsuz tiyatro örneğidir (5), keza burada irdelemeye çalıştığım “Kozalar” oyunu da… Ancak asıl sorgulanacak konu, döneminde “absürd” olarak tanımlanmış metinlerin, bu türün özelliklerini yitirmiş olup olmamalarıdır!

“Kozalar Oyununda Dramatik Metnin Çağdaş Uyarlamasından Performans Metnine” (6) başlıklı çalışmasında Burcu Kan Erman, “günümüz gerçekliğinin içerdiği sorunların, Kozalar’ın geçtiği dönemin sorunlarından daha yakıcı olduğu söylenebilir” girişinin ardından, bu sorunların toplumda yaratmış olduğu “karmaşanın çözümü için, insanın kendine/çevresine ördüğü ‘koza’nın ise hiç bir biçimde koruyuculuğu yoktur, dahası bu koza artık başlı başına bir ironi unsurudur” savını getiriyor. Gerçekten de, özellikle günümüzün başdöndürücü iletişim ortamında ve halkın gittikçe artan –kısmen eylemsiz de olsa– farkındalığı karşısında, “koza”lılık, gerçekten de başlı başına bir absürdite örneğidir! Bu bağlamda, Şamlıoğlu’nun aynı söyleşide (1) paylaştığı “…bu kadar yıldır var olan ve bundan sonraki yıllarda da –ne yazık ki etkisini hiç kaybetmeyecek bir konu…” çıkarımına hiç ama hiç katılamadığımı da üzülerek belirtmem gerekiyor…

Ayşenil  Şamlıoğlu’nun “Kozalar”ı grotesk öğelere yer veren yorumlamasının ise –“absürdite” tartışması bir yana!– dört-dörtlük bir tiyatro seyirliği oluşturduğunu burada özellikle belirtmek isterim. Fransız eleştirmen R.Pignon’un façon geisha” (!) benzetmesini getirdiği Tomris Kuzu’nun parmak ısırtan giysileriyle Cansu Sakız’ın kalın katmanlı makyaj çalışmaları, Murat İpek/Yiğit Evgar’ın el işi yumaklarını ustalıkla sergileyen sahne tasarımı, Cem Yılmazer’ın Zorlu PSM’deki dev sahneyi avucunun içine alan ışık/gölge ortamı, Tuluğ Tırpan’ın Carmen ezgilerini de içeren ustalıklı müzik uyarlamalarıyla özgün besteleri, koreograf Candaş Baş’ın kotardığı o olağanüstü çarpıcı beden devinimleri, keza Okan Yalabık’ın (hiç bilmediğim / ilk kez karşılaştığım!) gene aynı derecede çarpıcı ses/efekt tasarımı öğelerinin her biri, tek tek, olağanüstü yetkinliktedir… Ve tabii ki, tüm bu “çerçeve”lerin önünde, grotesk’i kucaklayan nefis oyunculuklarıyla evcil Esra Dermancığlu, geleneksel Binnur Kaya ile cinselliğini öne çıkaran Demet Evgar – tüm bu sanatçıların mimarı olduğu, yazının girişinde sözünü ettiğim altı öğe, metin/dramaturji faktörünün (kişisel görüşüme göre) noksanlığını fazlasıyla örtmesini biliyor! Özetle – yazıldığı 45 yıl önce içerdiği heyecanı/gerilim potansiyelini kanımca yitirmiş olan soyut bir öykü, kışkırtıcı bir rejinin yararlandığı/kucakladığı dekor/kostüm/ışık/müzik (ve burada onlara eklenen mask/koreografi/efekt) etmenlerinin desteğindeki başarılı gestus aracılığı ile somut bir gerilimler yumağına dönüşebiliyor…

(Oyunu Avignon-off Festivali’nde izlemiş olan M. J. Latorre, La Marseillaise’deki olumlu eleştirisinde Metne dayanmaya ihtiyaç duymadan anlatılan bu üç kadının hikayesi…”ni irdelerken, “Üstyazıları ise okumaya hiç gerek yok. Sözler çok yeni ve değişik değil, ama bir yandan bu kadınlar kendilerini ifade etmek istiyorlar…” (7) şeklindeki değerlendirmesiyle, yukarıda değindiğim özelliğe mi dem vuruyor acaba?)

Sen İstanbul’dan Daha Güzelsin – sade, hafif ve doğal…

Bunlara karşılık, neredeyse iki kuşak sonrası bir kalemden gelme “Sen İstanbul’dan Daha Güzelsin” oyununun metni, oyunculuklar ile atbaşı gidiyor; ne var ki, dekor/kostüm/ışık/müzik ise “yarı yoldan” daha da gerilerde kalmış! Öyle olması da şaşırtıcı değil aslında – yok, yok, yapımcının “ödeneksiz” (!) bir kumpanya olmasından kaynaklanmıyor, 4./5./6./7. etmenlerin bu az gelişmişliği… Şaşırtıcı olmamasının iki çok basit nedeni var. İlki, metnin çok iyi olmasıdır – diğer ise, yazarın reji iskemlesinde de oturmasıyla, kendi metnine tamamlayıcı öğelerin gerekli olmadığını düşünmesi miydi acaba?!

Murat Mahmutyazıcıoğlu’nu önce YanEtki ve İkincikat’ta, kimi İngiliz “suratına tiyatro” oyunları ile onların (bence başarısız) yerli kopyalarında oyuncu olarak izlemiştim… Daha sonraki rolleri özgünleşti, gelişti, oturdu; ardından herkesin beğendiği kadar beğenmediğim “Fü”nün ve herkesten daha çok beğendiğim “Şekersiz”in yazarı olarak çıktı karşıma; “Aynur Hanım’ın Bebeği”ni izlemedim – ancak şimdi gösterimde olan, en başarılı oyunudur her halde!

Oyunun başarısı, sadeliği ile doğallığında gizlidir – ancak tüm bu hafifliğine karşın, yazarın keskin toplumsal gözlemlerinin tortusu, başkişilerinin güncel sorunları, gerçekçi tepkileri ve özellikle günümüz dilini kullanmalarında ustalıkla gösteriyor kendini. Başkişiler anneanne, kızı ve torunu olmakla birlikte (ki torun 35 yaşında olduğuna göre, anneannesi 75 dolaylarında olmalıdır), bir “gençlik oyunu” ile karşı karşıyayız gene de – her ne kadar “Yaşlanmanın en kötü yanı ne biliyor musunuz? Sizin dışınızda herkesin sizi yaşlı zannetmesi!” gibi repliklerle büyüklerimize büyük bir sempati/anlayış gösteriliyorsa da…

Üç iskemlenin dışında boş olan sahnenin solunda (kız: Başak) Kıvılcım Ertanoğlu, ortada (anneanne: Ayfer) Dönmez, sağda (torun: Melis) Öz oturuyor – birbirleriyle bedensel temasları olmuyor oyun boyunca, neredeyse göz göze de gelmiyorlar, karşılıklı diyalogları da yok… Salt izleyiciye yöneliyorlar – ancak bu anlatımlarının içinden karşılıklı atışmalar doğuyor, onyıllar boyunca aralarında oluşmuş ve günümüze değin etkileri geçmemiş çatışmalar/sorunlara tanık oluyoruz, bu üçlüye kulak verdikçe… Başak annesini “Manyak kadın ya…” diye tanıtırken, o da “Beni burada unuttular!” dediği bakım evinde ziyaretine gelen torununa “Hoşgeldin başımın belası” şeklinde mırıldanıyor ancak; Melis ise başka bir yerde “3 aydır bir filan konuşuyuz…” dediği annesine yönelik “Babamın çok üstüne giderdi ya…” yakınmasının ardından “Manyak kadın…” tanımlamasıyla daireyi kapatıyor!

Çağdaş birer sıradan kişi (=“bieder”!) olan bu kadınların arasındaki uyumsuzluklar haliyle hiç  “absürd” kaçmıyor; grotesk betimlemelere de gereksinim kalmıyor bu doğal oyun metninde – zira yaşamın kendisi zaten yeterince grotesktir! Alzheimer’den inciler ile iğneleyici anı kıvılcımları arasında çişini altına kaçıran Ayfer; çok sigara içtiğini kendisinden gizlemek için iki tane içtikten sonra küllüğü boşaltan Başak; “lisede aşık olucak” erkek arkadaşının “hafif jöleli, kaykaylı” adını anımsamaya çalışan ve Bartu, Berk, Batucan, Berkcan, Doğucan, Batıkan, Batukan, Serkancan arasında zorlanan Melis – bu yalın, ancak yüzde yüz gerçek/çağdaş duygular ve repliklerle oyuncularla salondaki izleyiciler arasında öylesine olumlu bir gerilim oluşuyor ki, bu “kazan/kazan” ilişkiyi dürtükleyecek hiçbir dekor/kostüm/ışık/müzik gerekmiyor…

…ama gene de her üç kadına, bej tonunda yaşlarına göre birer giysi, anneanneye de uygun renkte kalın çoraplar yakıştırmış olan Meltem Tolan Coşkun’un kostüm tasarımına işaret edelim; oyunun hemen başında Dario Moreno’nun sesinden gelen süper kitschy “İstanbul’un Kızları”nı (hiç gerekmiyorsa da) burada not düşmeye unutmayalım – ve de arka planda, “dönüştürülen” İstanbul evlerini görüntüleyen panoyu… Hani, Melis’in bir ara “Önce o çay bahçesini kaldırdılar, sonra da otobüs duraklarını… Sonra o binayı otel yaptılar, etrafını kocaman duvarlarla çevirdiler. Sonra önünden geçerken fark ettim. Oradaki kumpirciyi bile kapatmışlar…” sözleriyle ağıtını yaktığı, güzelliklerini yitirmeye başlamış İstanbul’un o çirkin resmini!

Sahnedeki bu eksiklikleri fazlasıyla dengeleyen oyunculuklara gelince… Ayfer Dönmez’i her ne kadar (Murat M. ile birlikte rol aldığı, o zaman adı henüz “0.2” olan) İkincikat’da izlediğim “17.31”den anımsamıyorsam da, 40 yıl büyüğü olan Ayfer’i canlandırmasıyla oyunun en zor rolündeki bu büyük başarısıyla artık zihnimden silinmeyecektir! Başak Kıvılcım Ertanoğlu’nu, gene Murat M.’nin yanında, bu kez YanEtki için yazdığı “Şekersiz”de gördüğümde, özellikle o tatlı gülümseyişini bir kenara yazmıştım – ve burada aynı yarı alaylı/yarı hüzünlü mimiklerinin yanı sıra, yılmayan dinamizmiyle oyunun bir çeşit lokomotifini üstlenmiş… Melis Öz’ün sahnede ilk kez izlerken, gençliğinin verdiği taptaze karizma ile üçlüyü çok başarılı biçimde tamamladığını söyleyebilirim.

Bunca doğal bir metin ile böylesine doğal üç yeteneği yönetmek ya çok kolay olmuştur – veya da çok zor! Bunu Murat Mahmutyazıcıoğlu’na (veya bizzat kızlara) bir vesile ile sormak isterdim… Oyun su gibi akıyor, özellikle dönüşümlü/birbirlerine sanki tepkisel olarak art arda gelen replikler çok başarılı – ki bu türden “sanki-diyalogları” kotarmak hiç de kolay değildir! Diğer öne çıkan bir bölüm, üç kadının iskemlelerinde sanki uçarcasına/yüzercesine, yatay biçimde devinmeleriydi (ki –çok ilginçtir– benzer bir pozisyonu, Aybike Tumluer’in Mekân Artı’da sahnelediği “Kozalar”dan anımsıyorum!)

*****

Edebiyat öğretmenlerimizin bizleri, neredeyse kırbaçlarcasına, her öyküden/makaleden en az üç satırlık bir ana fikir çıkarmaya zorladığını dehşetle anımsayarak, bu yazıyı sonuna kadar okumuş olanlara bir ipucu verelim: İzleyicilere kolayca ulaşabilecek, güncel bir oyun metninin ustalıklı sahne etmenleriyle tamamlanması, tiyatro keyfini kuşkusuz ki zenginleştirecektir, ancak olmasa da olur – ne var ki, günümüze ait olmayan bir metinde bunlar ilaç gibi geliyor!

**********
(1) Yönetmen A.Şamlıoğlu;  tiyatrodergisi.com için Didem Boy ile yaptığı söyleşiden
(http://www.tiyatrodergisi.com.tr/2016/08/26/aysenil-samlioglu-kozalari-ve-avignonu-anlatti/)
(2) Yönetmen A.Tumluer ile Mimesis Dergi 12/2012’de yayımlanan söyleşi:  http://mimesis-dergi.org/2012/12/%E2%80%9Ckozalar-kirk-yil-gecmesine-ragmen-guncelligini-koruyor%E2%80%9D/
(3) R.Schild: Aymazlık – sorumluluk – suçluluk?;  Şalom Gazetesi, 07.12.2005
(4) S.Haşar: Absürd’ün ihtiyaç halinde ortaya çıkan cazibesi…; K24, 07.04.2016, http://t24.com.tr/k24/yazi/absurd,666
(5) R.Schild: Öne Çıkanlar; Tiyatro… Tiyatro… Dergisi, 12/2010
(6) Tiyatro Araştırmaları Dergisi, Ankara Üniversitesi, DTCF; sayı 30/2010, s. 151-164
(7) aktaran: http://kozalar.com/r8.html

KOZALAR – Pangar Tiyatro
24/01, 07, 14, 21/02, saat 20:30 – Zorlu Center PSM
04/02, saat/ 20:30 – Caddebostan Kültür Merkezi
20/02, saat/ 20:30 – ENKA İbrahim Betil Oditoryumu

Sen İstanbul’dan Daha Güzelsin – BAM / Theatron
21 ve 28/01, saat 20:30 – Kadıköy Theatron
22 ve 29/01, saat 19:00 – Kadıköy Emek Tiyatrosu
10/02, saat 20:30 – Cihangir Tatavla Sahnesi

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here