20 Mart 2017 Çocuk Ve Gençlik Tiyatroları Günü  Assitej Türkiye Merkezi Bildirisi


Prof. Dr. Tülin Sağlam
Var oluşumuza anlam arayışı çabamız devam ettikçe tüm sanatlar gibi kuşkusuz tiyatro da var olacaktır. Yaşamı merak eden, irdeleyen, olanı değil olması gerekeni hayal ederek eyleyen ve yaşama anlam katmaya çalışan tiyatro insanlarının varlığı tiyatro sanatının var oluşunun garantisidir. Bu nedenle her tiyatro gününde onlara olan şükran borcumuzu bir daha hatırlamanın ve hatırlatmanın görevimiz olduğunu düşünüyorum.

Tiyatro anlamın ortaklaşa üretildiği ve paylaşıldığı bir sanat dalıdır. Anlam provalarda ya da oyun seyirciye ulaştığı anda oluşmuş, bitmiş değildir; oyun seyirciyle her paylaşıldığında anlam yeniden ve çeşitlenerek çoğalır ve bu son temsile kadar devam eder.  Çünkü her seyirci kendi hazır bulunuşuyla sahnede olanı algılar, yorumlar, kendi anlamını üretir ve bunu sahneye iletir. Tiyatronun seyirciye ulaşınca tamamlanan bir sanat olduğunun söylenmesi bu nedenledir. Seyircinin kim olduğu sözü edilen sürecin niteliğini etkilemez. Çocuk, genç, yetişkin herkes dünyaya bakar ve kendi deneyimleriyle bir anlam dünyası oluşturur ve yeni bir deneyim edinir.

Sahne denen evrende oluşan ve sahne seyir yeri iletişimiyle çoğaltılan anlamların dünyayı daha yaşanılır bir yer kılması dileğiyle bir çocuk ve gençlik tiyatroları gününü daha kutlarım.

20 Mart 2017 Dünya Çocuk Ve Gençlik Tiyatrosu Günü/Uluslararası Bildiri


Fransisco Hinojosa
On yedi yaşında iken, sık sık tiyatroya giden bir genç olmamın dışında, hiçbir deneyimim olmadan, sınıfımdaki öğrenciler ve birkaç arkadaşımdan oluşan bir grup ile bir oyun sahnelemiştim. Oyun, önce okuduğum lisede, sonrasındaysa daha uygun bir mekânda, halka açık olarak sahnelenmişti. Oyunun ismi “Kostüm Provası” idi; uyuşturucu konusuna ve asıl, adından da anlaşıldığı üzere, oyun sahnelemeye değiniyordu.  Oyunu, doğuştan gelen oyunculuk yeteneğini, gençliğinde hayır kurumlarında arada sırada oynadığı oyunlarla geliştirmiş olan babam yazmıştı. Ne babam, ne de sadık bir tiyatro izleyicisi ve okuyucusu olmama rağmen ben, onun bu tiyatro yolcuğuna devam etmedik. İlginçtir ki, ben sonradan tiyatro ile farklı bir biçimde yeniden buluştum; çocuklar için yazdığım öykülerden bazıları, yirmi yılı aşkın bir süredir sahneye uyarlanmakta. Başlarda, eğer topluluk profesyonel ise, onlardan onaylamam için uyarlamayı göndermelerini istiyordum. Ancak zaman geçtikçe, bunu yapmamayı ve kontrolü -öyküden sahneye geçiş sürecinde esneklik olması gerektiğinin farkında olarak- bu uyarlamayı yapanlara bıraktım. Bazen, bu gösterimleri izledim. Bazıları hakkında ise basın ya da internet sayfaları aracılığı ile bilgi edindim. Kimi zaman edebi metnin özüne sadık kalınıyordu. Kimi zaman ise, öykü, yeni bir yapıma ilham olarak kullanılıyordu. “Dünyadaki En Kötü Kadın” adlı öyküm, kimi zaman tek kişilik bir gösteri, kukla ya da gölge oyunu, kimi zaman bir okuma tiyatrosu metni ya da okul oyunu, kimi zamansa tam donanımlı profesyonel bir oyun olmak üzere, en fazla sahnelenen eserim oldu. Bir keresinde bir tiyatro topluluğunun yönetmeni, başroldeki kadın oyuncuyu, onu şeytanın vücut bulmuş hali olarak gören, öfkeli genç seyirci grubundan kurtarmak zorunda kaldıklarını söylemişti: kurgu ve gerçek, grubun ortak hayal gücünde birbirine karışmıştı. Ayrıca, bazı oyunlarda, öyküyü bilen çocukların, öykünün aslından farklı bir metin izlendiğinde, verdikleri tepkilere de tanık oldum.

Sahne üzerinde iyi anlatılan bir öykü, hiç kuşkusuz ki çocuk seyircileri cezbeder ve bir şekilde onları dönüştürür. Bir oyundan sonra tiyatrodan çıkınca, dünya gözünüze farklı görünür; bu durum, seyircisinin yüzeyin altındakilerini görmesini sağlayan performansın etkisidir.  Ve çoğunlukla ardından,  çeşitli karakter ve durumlarda kendi yansımasını gören seyircinin yaşadığı katarsis (arınma) gelir. Okuma faaliyetinin yalnız yapılmasının tersine, öykünün sahneye sıçramasıyla birlikte,  deneyim farklılaşır; şimdi bir şeyler bizim gözümüzün önünde olmaktadır, diğerleriyle paylaşabileceğimiz bir şeyler. Artık tek tanık bizler değilizdir. Öykü, bizim hayalimizin ötesinde hayata geçer ve bir şekilde bizi öyküdeki kahramanlara çevirir, çünkü biz karakterleri duygularımızla, korkularımızla, tutkularımızla ve hayal kırıklıklarımızla görevlendiririz. Sahneye taşındığında artık, öykü, müzik, dans, şarkı, şiir, oyun, sihir ve jonglörlük,  tiyatro sanatının -kostüm, ışık, dekor, makyaj ve aksesuar gibi- olanaklarını kullanarak bir ahenk içinde bütünleşir. Kültürel mirasımıza -tiyatro ve edebiyat üzerinden- yapılan bu katkı,  çocukları sürekli olarak hayal güçlerini kullanmaya ve hayatın gerçek anlamını aramaya teşvik eder.

Fransisco Hinojosa
(Mexico City, 1954) Meksika’nın çocuk edebiyatı alanında önde gelen yazarlarındandır. Edebiyat alanında eğitimini tamamladıktan sonra, şiir yazmaya başlamış, sonrasında ise çocuklar için kısa öyküler ve romanlar kaleme almıştır. 1984 yılında “ İnsanları Yiyen Kadın” kitabıyla IBBY ödülünü kazanmıştır, sonrasında ise on kitabı daha yayımlamıştır. Aynı yıl, Meksika Kültür ve Sanat Ulusal Konseyi tarafından Meksika’da çocuk ve gençlik edebiyatını temsil ve teşvik etmek üzere elçi olarak seçilmiştir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here