İstanbul Devlet Tiyatrosu 19. İstanbul Uluslararası Tiyatro Festivali’ne Heiner Müller’in “Hamlet Makinesi” oyununu hazırlıyor. Müller’in, üç birlik kuralının en kırılmaz olanını, “eylemde birlik”i kırdığı, dramatik yapıyı pek çok anlamda parçaladığı, böylelikle “bilinçli bir çokluk, çokanlamlılık” ürettiği metin, “merkezsiz ve yurtsuz” bir hale bürünüyor. Ve günümüzde kendisini, eksensiz, ideolojisiz her türlü aidiyetten yoksun, yoksul ve güvensiz hisseden modern insana ve elbette onu kuran tarihe can sıkıcı farklılıkta bir görünürlük kazandırıyor. (1) İlk kez bir ödenekli tiyatroda oynanan bu kavranması zor, izlenmesi zor metin Ayşe Emel Mesci tarafından yönetiliyor. Sahnelenmesi de zor mu kendisine sorduk.

“Hamlet Makinesi” 10 Mayıs 2014 Perşembe gününden başlayarak DT Üsküdar Tekel Sahne’de izlenebilir…

Sündüz Haşar, Ayşe Emel Mesci
Sündüz Haşar, Ayşe Emel Mesci

Başlangıç olarak biraz Heiner Müller konuşalım mı? “Başyapıtlar iktidarın suç ortağıdır” diyor. “Hamlet” de Shakespeare’in başyapıtlarından biri… “Hamlet Makinesi”yle yaptığı kurumsallaşmış kültürün eleştirisi mi?
Öncelikle oyunun yazılış sürecini irdelememiz gerekiyor. Heiner Müller İsviçre’de Matthias Langhoff’un sahneye koyacağı Shakespeare’in Hamlet oyununun çevirisini yaparken –o zamanki Doğu Almanya’da tabii, daha duvar yıkılmamış- kendi Hamlet’ini Shakespeare’in Hamlet’inin içinden geçirerek yazıyor. Bu oyun bir beyin fırtınası. İlk epizotun anlamının altına girersek, Heiner Müller’in tarihçesi çıkıyor ilk başta. Heiner Müller daha 9 yaşındayken babası toplama kampına gönderilir ve onun aile albümünde babasını toplama kamplarında ziyaretleri vardır. Almanya savaş sonrası ikiye bölününce Heiner Müller Doğu’da kalmayı tercih eder çünkü bir; Sosyalist aileden geliyor olmak, iki; Marksist olması çok önemli, sanatçı olması bu tercihi yapmasına neden olur. Fakat bu defa da başka bir diktatorya ile karşılaşır. Bu belki de adına “Proletarya Diktatoryası” denilen ama Stalin diktatoryasıdır. Heiner Müller uzun yıllar Doğu Berlin’de yaşar ve Brecht’in yanında yetişir. Hatta kendisine Brecht’in devamı denir. Helene Weigel hep kollar Heiner Müller’i ve o sürekli sansüre takılır. Bakın bu sosyalist sistemde olan bir şey. Helena Weigel “onlar seni suçlamadan özeleştiri yap” der ve sık sık özeleştiri yapmak durumunda kalır. Bu oyundaki “Havaalanlarının yalnızlığında nefes alırım ben” cümlesi bence Heiner Müller’in yaşam alanını çok iyi gösteren bir cümledir, çünkü gerçekten de havaalanları çok uluslu, dolayısıyla ulusu olmayan yerlerdir. Havadadır, dolayısıyla dikenli teller ve baskı orada yoktur. O anlamda ben bu oyunu kurumsal sanata eleştiri olarak almanın eksik olacağını düşünüyorum. Bu gerçekten çok katmanlı bir sistem eleştirisi. Yani bu sistemler, insanın kendi düşüncesiyle, oy kullanarak ya da mücadele ederek başa getirdiği bu sistemler, hepsi sonuçta aynı döngünün türevleri oluyor. Bu bir sanatçı için zor bir durum çünkü sanatçı hangi sistem olursa olsun engellenmeden, sansüre uğramadan yaratmak ister. Sanatçı özgür, özgün bir varlık olmak ister. Süperegosu vardır ve iyidir o yaratım için. O anlamda ben bu oyunun, Heiner Müller’in iki arada kalmışlığını; hem Almanya’nın ikiye bölünmesi, hem ailenin o tarafta kalması hem de inandığı bir felsefenin, inandığı bir dünya görüşünün sonucunda baskıya uğramasının bir sonucu, beyninin labirentlerinden geçmesi olarak görüyorum. Shakespeare’e –yani Shakespeare Hamlet’e- gelince; Heiner Müller daha çok Antik Yunan klasiklerini Avrupa’nın bugünkü halinin nedeni olarak görüyor.

Bu oyun bence Shakespeare’e bir eleştiri değil, onun altını çizmemiz lazım. Buzul Çağı’ndan başlayarak ki bunun da bir metafor olduğunu düşünürsek, soğuk savaş dönemi ile karşılığını bulursa, çölleşmeye doğru giden ve sonuçta o buzların erimesiyle suların yükselmesi ve bütün medeniyeti içine alan bir enkaz olarak da okuyabiliyorum ben bütün oyunu.

Hamlet’in oyuna başlarken söylediği gibi, “Arkamda Avrupa’nın harabeleri…” Hamlet’in omuzlarında taşıdığı şey aslında Avrupa medeniyeti dediğimiz şey ki o aslında beyaz erkek kimliğinin bir temsilidir, tam anlamıyla onun yıkımıdır, bir yanıyla “Aydınlanma’nın yıkımıdır…
Elbette, bütün geçmişiyle, Avrupa… Geçmişini bir hayalet olarak gördüğünü, ben hem okurken hem üzerinde çalışırken, hepimizin geçmişini düşündüm… Yaşadığımız bu coğrafyada bir geçmişe bakacak olursak, geçmişin yarattığı tahribatın bugünkü sonuçlarını yaşadığımızı biliyoruz.

Sema Kuray, Hakan Meriçliler
Sema Kuray, Hakan Meriçliler

Dolayısıyla az evvel söylediğiniz gibi, hangi sistem olursa olsun harabeler yaratıyor ve biz hem birey hem de toplum olarak sonuçlarını yaşıyoruz.
Kesinlikle ve parçası oluyoruz. En acısı bu. Biz kendimizi bunun dışına koyamayız. O da onu söylüyor zaten. “Ben bu sistemin bir parçası oldum, çıkamadım bundan. Beynimin labirentlerinde dolaşıyorum, belki bokuma yerleşiyorum ama ben bokuma yerleşirken bir yerlerde bedenler kırılıyor.” diyor. O anlamda da tabii biliyorsunuz biz de bokumuza yerleşmeye çalıştığımız zaman bir yerlerde insanlar yakılıyordu, idam ediliyordu, öldürülüyordu. Biz bunun dışına çıkamadık, suç ortağı olduk, ben olduğumuzu düşünüyorum. Elimizde bir sanat olmasa, sanat gibi bir ifade aracı olmasa, ‘sanatımla o cümleyi kuramazsam neyle kuracağım’ sorusunu sordum kendime. Ben bu oyundan sonra hayata nasıl devam edeceğim sorusunu da sordum.

Hamlet’in sürdürmek zorunda kaldığı bu şiddet sistemine karşı karşısında Ophelia var. Ophelia ötekinin ve belki kurtulma umudunun temsili olarak görünüyor. Benim oyunda en sevdiğim cümlelerden biri “yüreğimdeki saati çıkarıyorum ve kendimi özgürleştiriyorum” ifadesi. Mekânı ve zamanı kırıyor, parçalıyor, dolayısıyla zamanın oluşturduğu bu sistemi parçalamaya çalışıyor. Burada, sizin oyununuzda kim bu Ophelia? Makineden çıkmayı isteyenler, sisteme karşı koyanlar mı?
Ophelia bir sistem karşıtı evet. Zaten Müller’in seçtiği kimlik de bizim bildiğimiz ama seyircinin belki de düşünmesi gereken bir kimlik. O sistemin –Alman sisteminin- içinde kaybedecek çok şey yokken, iki çocuk sahibi ve de meslek sahibiyken evdeki bütün eşyaları bir gün pencereden atma cesaretini gösterip iki çocuğu ve kocayı da geride bırakarak mücadelenin içine dalmış bir kadını anlatıyor. O da Avrupa’nın bir kadını ama herhangi bir kadın değil, sisteme başkaldıran bir kadın.hamlet2

Çok güzel bir yere geldik. Eleştirmenler Heiner Müller’in Hamlet ile Ophelia’sı pek çok kimliği çağrıştırır, ‘bir çağrışımlar toplamıdır’ diyorlar. Bunlardan biri bu sizin sözünü ettiğiniz sistem karşıtı Alman eylemci. Bunun gibi pek çok karakter, kült kahraman var Hamlet ve Ophelia’nın üzerinde taşıdığı. Gerçek ya da kurgu, Raskolnikov gibi. Onlardan konuşalım mı? Ne tür göndermeleri var bu iki karakterin?
Ben Heiner Müller’de –diğer erkek yazarlara göre- toplumsal cinsiyet eleştirisinin güçlü olduğunu düşünüyorum. Kadın olmadan kurtuluşun olmayacağını düşünen bir yazar. Yani kadını mücadelenin önüne koyuyor. Biraz da vahşetten yana bir adam. Bu iş kırılacaksa bu kadar da “hoşgeldin” olmaz. Ama şunu da söylemek istiyorum; zaten bütün kimliklerde, Hamlet’te, Hamlet’i oynayan oyuncu da olsun ya da onu yazan yazar da olsun, çünkü üçü de var içinde onun; yani hem oyuncunun kendi kimliği var hem Hamlet’i oynayan –ben Macbet’im diyecek biraz sonra, III. Richard’ım diyecek- oyuncunun da bir süreci var. Bu oyunun sonunda bir sürpriz olarak karşınıza çıkacak. Ophelia’da da mesela provada piyano çalarken gördünüz. Orada piyanoyu barda çalıyordu. O bir sarhoş kadındı, bir orospuydu aslında onların söylemeye çalıştığı. Bize göre öyle değil. O formül öyleydi, ama biraz sonra da gördünüz kırıldı manken oldu, sonra da hiç beklenmedik anda “yok ben kendimi öldürmem, ben seni öldürüyorum” dedi Polonius’a ama onu yaparken de bir tane baloncuk çıkardı –bunu da görmediniz-. Sonra bir kahkaha attı ve gitti. Ya da biraz sonra Ophelia ile Hamlet’in gençliğe dönüşlerini, çocukluklarını görüyoruz. Sonra bir ölü kadın ile karşılaşma. Biraz önce sözünü ettiğimiz, öldürülen, ölen, bilekleri kesik ya da başı gaz ocağının içinde olan ya da idam edilip kendini astı diyen… Bunları Ophelia karakterine parça parça eklemledik. En sonunda da Elektra konuşuyor ve “dünyamı bacaklarımın arasına alıp sütümü de zehre dönüştürüyorum” dediği nokta. Bunları elimizden geldiğince Virginia Woolf’dan Rosa Luxemburg’a, bunlardan bir sentez yapmaya çalıştık. O anlamda size çok teşekkür ediyorum. Bu beni destekleyen bir şey oldu şu an söylediğiniz. Beni derken bizim ekibimizi çünkü ben onlardan ayrı biri değilim.

Sema Kuray, Hakan Meriçliler
Sema Kuray, Hakan Meriçliler

Ama işte dünyayı kuran kişi olarak elbette sizi…
Ben tabii burada biraz avantajlı oldum. Yazarla kesiştiğimiz noktalar oldu. Kendisini tanıdım. Marsilya’da Turski Tiyatro’da tanıştık. O Persephone’yi okumaya gelmişti, dört gün onunla sohbet etme imkânım oldu. Onun okumalarını izledim, konferanslarını dinledim. Anlamaya çalıştım yazarı. Ben 3 ay kaldım Doğu Berlin’de Brecht oyunlarını sahneye koymak üzere, eğitim almak için davet edilmiştik. Doğu Berlin’i de yaşadım.

Eserin oluştuğu dünyaya dair fikriniz ve bilginiz var…
Evet, sonrasında Batı Berlin’de de uzun bir süre kaldım. Bunların hepsini gördüğünüz zaman bu toplumun içinden çıkmış bir yazarın hayat hikâyesini biraz daha hissedebiliyorsunuz. Bizim ülkeler gibi değil orada yaşananlar. Bizde belki çok daha ağır olanlar yaşandı, hikâyelerimiz farklı ama bizden çok ayrı olan tarafları yok. Mesela biz sürgündeydik o da belki kendi ülkesinde sürgündeydi. Bunların iç içe yaşanmaları da buluşma şansını artırıyor ve bu post-dramatik metinler kendi hikâyenden görmeni sağlayarak bir şeyler yapma imkânı tanıyor, bu yakınlaşmaları, imkânları değerlendirdim. Yoksa şöyle bir şey de yapabilirdim; ikinci bölümde tamamen Hamlet’ten soyunup artık oynamayacağım dediği noktada aktör değişiyor. Yazarın daha yakınına geçiyor. Yazarın gözüyle bakmaya başlıyor. Mesela orada artık anlatıcı gibi çok oynamıyor, çok minimal. Ama arkada da çeşitli enstalasyonlar var. Yani bu bölümü post-dramatik metinlerin sahneye konuluşlarında enstalasyonları iyi bilinen Robert Wilson gibi yapmak istemedim. Sadece ayırdım onları; Hamlet bölümünü ayırdım, ikinci bölümde Ekim Devrimi’yle başlayıp, devrimin başarısızlığa uğradığı ve sonuçlarını yazarın da yaşadığı süreci çok daha farklı anlattım.

Merakla bekleyeceğiz sonucu görmek için. Müller, eylemi başarıyla kırıyor, çoklaştırıyor, çok anlamlılık üretiyor. Eylemle birlikte moderniteyi, özneyi ve kimliği de kırıyor. Bu anlamda Hamlet’in seçilmesi önemli, o kimliği kırdığınız zaman belki de uygar dünya dediğimiz şeyi mi kırıyoruz acaba?
Çok doğru, kesinlikle. Bunu şöyle söyleyebilirim bu çok önemli. Oyundaki diğer kırılmaları göremediniz ama örneğin bir tanesini söylemek isterim. I was a good Hamlet bölümü; onun arkasında bir pleksi duvar var, dans sahnesinde konfetiler yağıyor yukarıdan vs. ve ben arkada savaş göstermek istiyorum. Yani insanlar ölüyor, çocuklar ölüyor ve kadınlar çığlık çığlığa. Bunu yapmaya çalışacağım. Yani modern dünyanın kırılma noktasıdır o bence Marcel Duchamp’ın felsefesi.

Yani nesneyi bağlamından koparmak dolayısıyla kavramı kendisine yüklenen bütün sosyal değerlerden bağımsızlaştırarak, bir anlamda kendisini yok ederek tartışmak…
Ya da çok göreceli hale getirmek. Şimdi bu savaş görüntüleri gibi görmediğiniz parçalar da zıt parçalar. Brecht’in de bir sözü var bu anlamda zannediyorum ondan da çok etkilenmiş “Umudumuz çelişkilerdedir”. Eğer bu çelişkileri de arka arkaya koyabilirsek ki bunu yapmak zorundayız, hazırlıklarımızı yaptık… O bütünün içerisinde parçalılığı biraz daha artıracağız. Dediğiniz gibi bir görüntü bombardımanı da seyirci tarafına yansıyacak. Belki de amaç bu, bu oyunda. Ben ilk kez bir postmodern metin sahneye koyuyorum ve bunun sonuçlarını çok merak ediyorum; ne kadarı, izleyiciyi nasıl düşündürecek…  Mesela Gertrude’u şöyle okudum ben; İncil’deki Babil fahişesi. Tamamen madde para, altın ve kurşun, o da seyirciye nasıl geçecek merak ediyorum. ‘Annesini paralıyor’ mu diyecek yoksa ‘ağzına dolarları sokup onu boğuyor’ mu diyecek. Bütün bunların hepsi bizim göreceğimiz son resimlere bağlı…

hamlet4

Evet, çok zengin bir metin, dolayısıyla kullanılabilecek milyonlarca imge var. Bütün anlamları kırdığınız zaman Heiner Müller bize müthiş bir şey sunuyor. Çok ilginç bir tekst, elbette yaklaşımınız da çok ilginç. Kimlerle çalışıyorsunuz, mesela koreografi, müzik?
Benim asıl mesleğim klasik bale, modern bale ve koreografi. İstanbul Konservatuvarı Bale Bölümü’nden mezunum. Sonra tiyatro koreografisi yapmak, tiyatroda koreografi anlayışını getirebilmek üzere yurtdışında da çeşitli çalışmalar yaptım. Bugüne kadar yapmış olduğum oyunların hepsinde koreografileri ben üstlenmiş oldum. Tiyatro koreografisi üzerinde durdum daha çok çünkü o biraz mizanseni de etkiliyor. Bu sene 3. Oyunu sahneye koydum. İzmir’de “Son Çığlık”ı yaparken Meltem Yorulmaz’la tanıştım. O da çok güzel bir tanışma oldu söylemem lazım çünkü iki sınıf üstüm olan Tülin Oğurman’ın öğrencisiydi. Onunla birlikte çalışıyoruz. Yardımcı Koreograf olarak bana eşlik ediyor. Koreografiyi yaptıktan sonra o birçok şeyi tekrarlatarak, düzelterek gidiyoruz birlikte. Ama buradaki hareket düzeninin tamamını ben çalıştırdım. Daha çok bio-mekanik teknik üzerinde durarak… Tek tek çalışılması gereken bir oyun bu. Güzel bir çalışma oldu. Çocuklar da çok mutlu oldular çünkü hiç bilmedikleri bir teknikti. Suzuki de çalışıldı, daha çok Suzuki’nin çalışmaları şu anda yürüyor. Eski Uzakdoğu dansları, sporlarından etkilenerek bio-mekaniği oluşturduğu için. Bir de Okay Temiz bizim büyük bir kazanımımız. Ritmleri onunla çalıştık. Oyunun başında dinlediğiniz canlı müzik, “Avrupa’nın Harabeleri” tamamen Okay Temiz’in bestesi. Müzik seçimlerini de birlikte yaptık. İkinci bölümde daha çok müzik yer alıyor. Bunlar benim için çok önemli kazanımlar oldu, bu arkadaşlarla çalışmak. Hem onlar da teknikleri öğrenmiş oldular hem de bu oyunda -bilmiyorum artık sonucu seyirci değerlendirecek- farklı bir şey yaptığımızı düşünüyorum. Öyle düşünmek istiyorum ya da…

Ellerinize sağlık ve çok teşekkür ederiz.

Kaynak: Sündüz Haşar, Tiyatro… Tiyatro… Dergisi Mayıs 2014, Sayı: 261

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here