Robert Schild

Günümüzde tiyatro nasıl da baş döndürücü bir hız ile gelişiyor…  “Üç Kız Kardeş“deki o büyük özlemin Moskova’dan Berlin’e dönüşmesi için koca bir asrın geçmesi gerekiyordu – ancak Hayal Perdesi’nin bu çarpıcı Çehov uyarlamasının prömiyeri daha birkaç ay geride kalmıştı ki, Kumbaracı50 ile Alman fringe ensemble’nin ortak çalışması “Dilde Kayboluş“ ta, kimilerimize aynı oyunu anımsatan bambaşka bir “üçlü”nün bambaşka sorunları ve özlemleri ile karşı karşıya kaldık!

TF_10'05'16_UcKizKardes_Foto_AliGuler-0841

Anton Pavloviç Çehov’un, nedense bir “komedi“ olarak tanımladığı bu karamsar/kötümser tiyatro klasiği, ilk gösteriminin yapıldığı 1901’den bu yana yüzlerce yorumu ve bazı değişik uyarlamalarıyla dünya sahnelerinden eksik kalmıyor; örneğin Berlin Duvarı’nın düşmesine iki yıl kala Doğu Alman tiyatro yazarı Volker Braun, oradaki üç kız kardeşin Batı’ya karşı özlemini Die Übergangsgesellschaft (“Geçiş Toplumu”) isimli kara komedisinde resmetmişti! Hırvat yönetmen Alexandar Popovski acaba Braun’dan mı esinlendi, bilemeyiz – gerçek şudur ki, ülkemizin iddialı ve başarılı toplululuğu Hayal Perdesi için uyarlayıp yönettiği Üç Kız Kardeş” önce 19. İstanbul Tiyatro Festivali’nde ve hemen ardından 2016 Avingnon Tiyatro Festivali‘nde, şimdi ise 2016/17 tiyatro sezonumuzda oldukça büyük ilgi uyandırıyor.

Popovski’nin buluşu ve oyunu sahneleme süreci gerçekten dahiyane! Neresi olduğu belirlenmeyen bir ülkedeki büyük yangından (belki de iç savaştan?) kurtulup kaçmayı başarmış olan üç tiyatro oyuncusu, gene neresi olduğu tam olarak belirtilmeyen bir sınır kapısında, düşledikleri ülkeye girebilmek için etrafı çevrili, kapalı bir mekânda bekliyor/bekletiliyorlar… Amaçları, beraberlerindeki sandıkta bulunan kostümleri ile “Üç Kız Kardeş” oyununu sahnelemek üzere Berlin’e göç etmek, “Her şeyle ilişkiyi kesip kendimizi Berlin’e atmak…”tır. Oyunun ikinci bölümünde sınır muhafızlarını, bizzat kardeş olmadıklarına, keza Çehov’un bu oyununu gerçekten temsil edebildiklerine ikna etmek için “Üç Kız Kardeş”in dördüncü perdesini canlandırmaya koyuluyorlar – ve oyun bu şekliyle sona eriyor, sınır kapısındaki beklemeleri sürerken…

Kapak

Çehov’un sanal kız kardeşlerinin yanı sıra, bu sığınmacı üç oyuncuya da çarpıcı biçimde hayat veren Selin İşçan, Özge Özder ve Tuba Karabey bir yandan o kafkaesk sınır bekçilerine sürekli olarak dil döktüklerinde büyük sıkıntı duyarken, içlerinden gelen saf iyimserliklerini de gizleyemiyorlar. Aralarında “Maşa”, polislerden birine “Biliyor musunuz, iki yüzyıl, üç yüzyıl sonra yeryüzünde akıl almayacak kadar güzel, şaşırtıcı bir yaşam olacağına inanıyorum…” diye yönelirken, “Olga”nın “Öyle geliyor ki bana, neden yaşadığımızı, bu acıları neden çektiğimizi öğreneceğiz çok geçmeden” sözleri, muhacirlere has olumlu beklentileri açığa çıkarmadan edemiyor!

Popovski’de üç oyuncunun üç göçmeni canlandırdığı Çehov uyarlaması çağdaş bir yorum ise, Alman yönetmen Frank Heuel’in gene üç tiyatrocuya, ancak bu kez tek bir göçmeni oynattığı Dilde Kayboluş’a postmodern tanımını yakıştırabiliriz – zira burada bu üç katmanlı tek kişinin tam anlamıyla ayrışmasına, zor birleşebilen “parçalara bölünmesine” tanık oluyoruz!

lil12

Çalışmalarını birkaç aylık bir dönem için İstanbul’da sürdüren Heuel, ilk reji denemesini yaptığı D22’den sonra bu kez Kumbaracı50’de konuk yönetmen olarak, çocukluğunun bir bölümünü Almanya’da geçirmiş, şimdi ise heykeltraş olarak İstanbul’da yaşayan 30’lu yaşlarında (adı “B.” olsun) Kürt-Alevi bir kadın ile yaptığı söyleşiyi sahneliyor… Oyunun bir yerinde Kendimi hiçbir zaman Türk hissetmedim, kendimi hiçbir zaman Kürt hissetmedim, kendimi hiçbir zaman Alman da hissedemezdim; ben hep böyle arada bir şeydim” diyen B.’yi aynı anda, iç içe geçen devinimleriyle üç oyuncu canlandırıyor: Kumbaracı50/Altıdan Sonra Tiyatro’nun kurucularından Gülhan Kadim; kentimizin bol ödüllü Kürt Tiyatrosu Şermola Performans’ı yaratmış olan, yönetmen/dramaturg/oyuncu Berfin Zenderlioğlu ve F.Heuel’in fringe ensemble grubu kadrosunun önde gelen genç oyuncularından Laila Nielsen, oyunu Türkçe, Kürtçe ve Almanca olarak sunuyorlar – her ne kadar B., 7-13 yaşları arasında Almanya’da bulunduğu “Beş buçuk sene içerisinde Kürtçeyi tamamen unuttum ve Türkçeyi neredeyse tamamen unutacaktım, sebebi evin içinde de Almanca konuşmamız…” diyorsa da…

Hikâye şudur ki, 1990’da sığınmacı olarak Almanya’ya yerleşmiş olan anne, baba ve üç kardeş, beş buçuk yıl sonra oradaki bürokratlar tarafınca Türkiye’ye geri gönderilir ve B.’nin yaşamı, hayatı boyunca nefret ettiği” Maraş ile eğitiminin bir bölümünü yaptığı Bursa ve Mersin arasında geçer, “sanat yapıyorsan Türkiye’de sadece bir yer” olan İstanbul’a yerleşene dek… Ne var ki, gerek Almanya’da gerekse Türkiye’de kendisini hep “tuhaf” hisseder: “Okuldayken, lisedeyken, üniversitenin başlarında hep kendimi birinden biri olmak zorundayım diye hissediyordum – ya Kürt Alevi olmalıydım, ya Türk Müslüman, ya da Avrupalı Hristiyan – hayır, ben sadece böyleyim…”

lil17

Bugün dahi, 20 yıldır Türkiye’de yaşamasına ve –onun için en önemlisi!– bir sanatçı olarak kabullenmeye başlamasına rağmen, rüyalarını “hala %70, duruma göre %80 Almanca” olarak görmesini artık önemsemiyorsa da, B. için en başta gelen sorun, “anadilini” bilmemesidir: “Almanca biliyorum, Türkçe biliyorum, ama anadilimi bilmiyorum. (Onu) daha şimdi öğreniyorum, çünkü anne babamın hep korkusu vardı, bize öğretmeye…”  Günümüzde “açıkça Kürtçe konuşabilmek” artık hiç bir sorun oluşturmuyorsa da, iki ülkede, hele üç dil ve üç ayrı kültürde büyümüş olan bu genç kadının rahatsız olduğu diğer bir konu, özellikle Alman aksanı yüzünden “Her seferinde Türkçe konuştuğumda gelen ilk soru, yurtdışından mı geliyorsun ya da Almanya’dan mı geliyorsun” tepkisini almasıdır…

Tüm bu “sorun”lar bize yeni gibi gelmiyorsa, dahası 1960’lardan bu yana “Alamancı” kavramına alışık olup, bu durumun beraberinde getirdiği ikilemleri biliyorsak da, birbirleriyle kesişen farklılıklar/karşıtlıklar/yasakların aynı kişide odaklanmasından doğan, diller/kültürler/gelenekler arasındaki “kayboluşların” teatral dışa vurumunu izlemek, ilginç bir “ilk” oluşturuyor. Bu tür sıkıntıları, iç içe geçmiş üç ayrı dildeki tek sözcük haykırışları, tümce parçacıkları ve kısa monologlar aracılığı ile duymak, hele sahne tasarımcısı Annika Ley’in video enstelasyonunun da eşliğinde, bu üç başarılı oyuncunun gene iç içe geçen kimi devinimleriyle görmek, ayrı bir kazanımdır! Performansın ilk 15-20 dakikasını ayakta izlerken, oyuncuların aramızdan hızla koşuşturmalarıyla zaman zaman göz göze geliyoruz, dertlerini bizimle bire bir paylaşıyorlar; oyunun son bölümünde ise bu sıkıntılarının Türkçe/Kürtçe/Almanca yazılımlarını neredeyse “sonsuz” birer kağıt şeridiyle ellerimize tutuşturmaları da tüm salonu, o genç kadının sanal “ayrışma”sına ortak ediyor sanki…

…ancak biz gene de umudumuzu yitirmeyelim ve bu yazımızı, Çehov/Popovski’nin “Maşa”sının şu sözleriyle bitirelim: “Ve bir gün her şey istediğimiz gibi güzel olacak ve günü gelip yaşlandığımızda bizlerden daha iyi insanlar gelecek dünyaya… Aradan yine bir süre, diyelim iki yüz, üz yüz yıl geçtikten sonra, bugüne ilişkin her şey kaba, dayanılmaz, bayağı ve çirkin görünecektir. Kim bilir, yaşam ne güzel olacak o zaman!“  

 ********
Bir gönüllü ve iki gerekli not:

1) Tiyatro’da zamanın da baş döndürücü bir hızla geçtiğini kanıtlayan gelişmeler:

– Kuruluşundan henüz üç yıl geçmeden, 2015 yaz aylarında Hayal Perdesi, Edinburg Fringe Festival’de B.Vian’ın İmparatorluk Kuranlar’ı ile Türkçe oyun sahneleyen ilk tiyatro topluluğu olmuştu; 2016’da ise bunu yinelerken, Üç Kızkardeş ile Avignon Festivali’ne de katılmasını bildi!

– Bundan on yıl önce henüz kendi mekânı olmayan Altıdan Sonra Tiyatro’nun sahnelediği W.Borchert’in Kapıların Dışında oyununu izlemek için, bu satırların yazarı karda-kışta Erenköy minibüs yolundaki Atatürk Fen Lisesi’ne taşınmak durumunda kalmıştı – bugün ise, Avrupa’nın saygın tiyatrolarıyla işbirliğinde bulunuyor, turnelere çıkıyorlar…

2) Üç Kızkardeş’in aralık ayında üç gösterimi var; ayrıntılar için:      http://www.hayalperdesibeyoglu.com/#program

 Dilde Kayboluş, ne yazık ki aralıkta sahnelenmiyor; olası ocak tarihleri için:    www.kumbaraci50.com

3) Oyunlardan metin alıntıları (kısmen A.Behramoğlu’nun çevirisinden) “tırnak arası italik“ görünümde olup, noktalama bize aittir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here