Mekan Artı yeni sahnesinde, yeni projeleriyle tiyatromuzu renklendirmeye devam ediyor… Hem de kendisinden çok da farklı olmayan tiyatroların desteğiyle. Ufuk Tan Altunkaya ve Didem Kaplan ile tiyatro, yeni sahneleri ve yeni projeleri üzerine genel sohbet ettik…

Mekan Artı olarak artık yeni bir sahneniz oldu. Biraz bu süreçten ve öncesinde yaşadığınız, yeniden sokaklara dönme sürecinizden söz edebilir miyiz?
Ufuk:
Elmadağ’daki sahnemizi 2010 yılında açmıştık. Orada 5 yıl faaliyet gösterdikten sonra mekânın sahibi orayı satmaya karar verdi. Yeni sahibi orayı çamaşırhaneye dönüştürme kararı alınca oradan çıkmak durumunda kaldık. Geçen sene mart ayı itibariyle sahnesiz kaldık. Yalnız, orayı kapatırken, kapanış yazımızda yolumuza devam edeceğimizi belirtmiştik. Bu çerçevede de arayışlara başladık. Zaten ilk sahnemizi açmadan önce farklı mekânlarda, sokaklarda oyunlar yapıyorduk. Bu nedenle “Ondan Sonra” isimli projeyi gerçekleştirdik. Geçen sene mayıs ayında onun prömiyerini yaptık, ekim ayına kadar oynadı. Sonrasında da yeni sahneye geçtik.
Didem: Çıkarılma haberi geldiği andan itibaren sahne bakmaya başlamıştık. Ne yazık ki İstanbul’da sahne bulmak kolay olmuyor. Hatta Türkiye’de, kültür- sanat amaçlı faaliyet gösterebileceğiniz bir alan bulmak çok zor. Süreç biraz uzadı haliyle. Bu sürecin boş geçmemesi için var olan oyunlarımızı, konuk ekip olarak bazı sahnelerde oynadık. Daha sonra da Erdoğan Mitrani vasıtası ile buranın, aynı zamanda da Özen Filmin sahibi Mehmet Soyarslan ile tanıştık. Böylelikle bir sinema salonunu sahneye çevirme süreci başlamış oldu.

Oyunlarınız için deneysel tiyatro söylemi çok kullanılıyor. Kimi oyunlarınız sokaklarda sahneleniyor, kimi oyunlarınızda seyirciyi de oyunun içine alıyorsunuz. Rezervasyon yapılan tek seyircilik oyunlarınız da var. Oyunlarınızdan bahsedelim biraz…
Ufuk:
Biz Tiyatro Artı olarak 2008’den beri oyunlar yapıyoruz. Bir projeye başlarken her seferinde onun diline, biçimine, sahneleme yapısı ile olan ilişkisine dair kafa yoruyoruz. Yeni bir söz, yeni bir yapı kurmaya çalışıyoruz. Çünkü tiyatronun gelişimi adına, yüzyılı yakalayabilmesi açısından bu türden çalışmaların önemli olduğunu düşünüyoruz. Her seferinde, “Acaba biz ne söyleyebiliriz yeniye dair?” diye kafa yormaya çalışıyoruz. Tüm oyunlarımız neredeyse farklı bir sahneleme biçimiyle oynandı. Tek seyircilik oyun da yaptık. Klasik biçimde oynanan oyunumuz çok az. Her seferinde yeni bir söz söyleme derdine düştük. Şimdi de bunu devam ettirmeye çalışıyoruz.
Didem: Aslında yaptığımız işlerde temel çıkış noktamız şu: “Seyirciyle daha fazla nasıl ilişki kurabiliriz?” Çünkü değişen, gelişen bir teknoloji var ve tiyatro denilen şey aslında geçmişten bugüne kadar -zaman zaman kendi içerisinde iniş-çıkış yaşasa da- hep varlık göstermiş bir sanat dalı. Bu çerçeve içerisinde, bizler tiyatroya nasıl fayda sağlayabiliriz? Nasıl bir yol açabiliriz? Seyirciyi, oyun içerisine daha fazla nasıl dahil edebiliriz, daha fazla nasıl iletişim kurabiliriz seyirci ile bunun peşindeyiz. O yüzden her projede, bunu kafamızın bir köşesinde tutarak hareket ediyoruz. O anlamda işlerimizin deneysel olduğunu söyleyebiliriz.

İnsanlar geliyor oyunlarınızı seyrediyor, etkileniyor… Ama bu kadar. İçerideyken “demek bu böyle, bundan sonra farklı olacak” deseler bile dışarı çıktıklarında sistem üzerlerine yine aynı etkiyi yüklüyor ve aşılamaya çalıştığınız değerler unutulup gidiyor. Mekan Artı olarak inatla devam ediyorsunuz. Vazgeçerseniz ne olur?
Didem:
Bu noktadan sonrası artık bizden çıkan bir şey. Çünkü bizim yapabileceklerimiz burada bitiyor. Tiyatronun, en fazla yapabileceği bir gedik açmaktır aslında.

Peki bu “farkındalık” işe yarıyor mu? İşe yaradığını düşünüyor musunuz?
Didem:
O yine kişi ile alakalı bir durum. Oyunlarımız kimi insanlar için gerçekten çok büyük bir dönüşüm sağlayabilir, kimileri içinse hiç bir anlam ifade etmeyebilir. Biz zaten 100 kişi içindeki o bir kişinin peşindeyiz.
Ufuk: Eğer bir kişiye bile oyundan çıktıktan sonra; “80’lerde sadece sağcılar ve solcular işkenceye uğramamış aynı zamanda trans bireyler de işkence görmüş” diye düşündürürsek, yolda trans bir bireyle karşılaştığında bakış açısını değiştirmesine yetecektir bu diye düşünüyorum.

Oyun sürelerini kısa tutuyorsunuz. Seyirciyle istediğiniz iletişimi kurmak için süre yeterli mi sizce?
Ufuk:
Mekan Artı Blackbox’tayken, oyunlarımızın uzun süreye sahip olmasını ben sağlıklı bulmuyordum. Şimdi mesela “90’larda Lubunya Olmak” 110 dakika sürüyor. Oyunlarımız asla 50 dakikayı geçmemeli gibi bir kuralımız yok.
Didem: Oyun içeriğiyle de çok alakalı bir şey. Mesela “90’larda Lubunya Olmak”ta bir sürü hikâye dinliyoruz. Bu hikâyelerin hepsini dramatik kurgu içerisinde anlatıyoruz ve bunun hakkının da bu süre olduğunu düşünüyoruz. Buna inanıyoruz. Eğer “80’lerde Lubunya Olmak” 110 dakika olsaydı, bir süreden sonra seyirciyi sıkmaya başlardı. O aslında içerikle alakalı bir durum. Biz sürenin yettiğine inanıyoruz. O yönde de geri dönüş alıyoruz zaten.

Alternatif Tiyatro kavramına yeni bir boyut getirdiniz. Alışılagelmişliğin dışına çıktınız. Biz toplum olarak genelde farklılığa burun kıvırırız. Boyalı Kuş hikâyesi gibi.
Didem:
Bir yerde problemli bir durum varsa o başka bir şey doğurur. Ana akım çok problemli, çok kötüydü anlamında söylemiyorum, ama değişen bir dönemdeyiz. Dolayısıyla bazı değişimler de gerekiyor. Hem seyirci açısından hem bu işin üreticisi açısından. Dolayısıyla bizi doğuran şey de seyircinin talepleri ve bizim taleplerimiz oldu. Burada biraz tez-antitez durumu söz konusu.
Ufuk: Deneysel bir çalışma yapıyorsanız seyirciyle, akademik çevrelerle ve yeri geldiğinde eleştiri çevresi ile yakın ilişki halinde olmanız gerekiyor. Çünkü bir seyir biçimi deniyor, bu çerçevede yeni bir dil arıyorsunuz. Bu noktada geri dönüşler çok önemli oluyor. Bizim iki gösteri yapıp kalkan oyunlarımız da oldu. Çünkü yanlış bir dil tutturmuştuk. Her zaman doğruyu bulacaksınız diye bir şey yok. Zaten alternatif bir sanat olan tiyatronun alternatifini yapıyorsunuz. Dışarıdan aldığımız, oturması belki yüzyıllar alacak olan, daha toplum tarafından tam benimsenmemiş bir sanatın, siz farklısını yapmaya çalışıyorsunuz. Biz ana akım olmasın, farklı olsun diye bir iş yapmıyoruz. İşimizi yaparken doğru ve samimi bir dil aradığımız için, değişik olana yönelmiş oluyoruz. Bu noktada da, tam aksine olumlu tepkilerle karşılaşıyoruz. Derdimiz, ana akım tiyatronun kuramadığı ilişki modellerini irdeleyip doğrusunu bulabilmek.

Gelelim Mekan Artı’nın sahnesini kaybetme ve yeni sahne kurması sürecine. “Zor bir süreç” veya “tiyatro değer görmüyor” demeyeceğim. Şunu soracağım : Maalesef etrafımdaki çoğu kişiden de duyduğum bir şey; “Sürekli şikayet ediyorlar, itiraz ediyorlar vs.” yönelik söylemler. Yaşanılan bu süreç yeterince iyi yansıtılamıyor mu insanlara? Ne olması gerekiyor ki görebisinler, fark edebilsinler?
Ufuk:
Ben, kötü durumda olduğumuzu seyirciye yansıtma taraftarı değilim. Çünkü bu seyirciyi ilgilendiren bir taraf değil. Kültür politikalarıyla bağlantılı. Burada muhatabımızın devlet ve özel sektör olması gerekiyor. Bu sebeple seyircimize: “Siz tiyatroya gelmiyorsunuz, bilet almıyorsunuz bu yüzden kötü durumdayız” diye yansıtmak ya da “Biraz daha oyun izleyin” demek bence doğru değil. Seyirci bilet parasını veriyor oyunu izliyor. Bu noktada payı seyirciye biçmemek gerekir.

Siz nihayetinde “kar amacı” gütmüyorsunuz. Bütün bu çabalar ne için? Sahnenizi kaybettiniz. Zorlu süreçler içinde kaldınız. Filmlerdeki son bir deneme için yeniden ayağa kalkan kahramanlar geliyor aklıma. Ya değmezse diye düşündünüz mü hiç?
Didem:
Şu an bile düşünüyorum bir yandan, “neden yapıyoruz?” diye. Meselenin ilerlemesine, yaşamasına dair inancımız olmasa neden yapalım? Yapmayız. Kar amacı gütmeme durumu statüsel bir şey. Bizim, buradan kazandığımızla villalar, evler, arabalar alma gibi bir beklentimizin olmadığı anlamını taşıyor. Zaten burada çalışanların maaşlarını, mekanın temel ihtiyaçlarını karşıladıktan, prodüksiyonların masraflarını çıktıktan sonra bizim cebimize o kadar para kalmıyor. Hatta para bile kalmıyor. Bu ülkede tiyatro yapabilmek için devlet desteği, yerel yönetim desteği ve özel sektörün desteği şart. Ne yazık ki Türkiye’de bu üçü de işlemiyor. Dolayısıyla siz kendi yağınızla kavrulmak zorundasınız. Türkiye’deki tiyatroların büyük çoğunluğunun durumu bu.

Özellikle yeni kurulanlar sanırım…
Ufuk:
Tam aksine eski kurumlarda bu şekilde. Kenter Tiyatrosu bugün kapanmış durumdaysa zaten problemli bir şeyler var demektir. Dolayısıyla kendi kendinize yetmek durumundasınız. Bunun iyi yönleri nedir? Zorluk olan yerde bağlar güçlenir. Tüm tiyatrocular birbirlerine destek oluyorlar. İkinci Kat, açıldığı zaman hepimiz destek olmaya gittik. Tiyatro Hal, sıkıntılı bir dönemden geçtiği zaman da hepimiz destek oyunları oynadık. Mekan Artı açıldığında da herkes gelip destek oldu. Çünkü başka bir yol, yöntem yok. Bir yerden bütçe, sermaye bulup açacak gücümüz yok. Devletin hiçbir şekilde desteği olmuyor. Özel sektör sizi muhattap bile almıyor. Yeni salonun açılabilmesi için en az 40 tane sponsorluk görüşmesi yaptık, ama tek bir tane olumlu şekilde dönen olmadı bize. Bu yüzden birbirimize destek olmak zorundayız. Bunun dışında insanlar bizlere sezonluk kart alarak destek oldular. 2010’da salonumuzu açarken de o sekilde açmıştık. 80 tane bireysel destekçimiz vardı ve insanlar bize para yolladılar. Tamamen karşılıksız. Açılabilelim diye. Böyle bir mekanizma gelişmiş durumda Türkiye’de.
Didem: Hiç sorumlu aramaya gerek yok. Tek bir sorumlu var burada. O da devletin kendisi. Bu sahne tozu denilen klişe var ya, derler onu yuttuktan sonra bir daha iflah olmazsın. Mekan açmak da hakikaten öyle bir şey galiba. Çünkü mekan sahibi olduktan sonra, mekan sahibi olmanın ne kadar önemli bir şey,  ne kadar olması gereken bir şey olduğunu anlıyorsunuz. Prova ihtiyacınız var, bir çatıya ihtiyacınız var. Onun dışında bir alışkanlık da var.

"Burada Bugün"
“Burada Bugün”

Bizim toplumumuzun bir star(!) merakı var. “Tiyatro…” dediğinizde hemen şu soru geliyor: “Kim oynuyor?” Sanılıyor ki, oynayan ünlüyse o oyun çok çok iyi.
Didem:
Ne yazık ki bu, televizyon kültürünün hatta sinema kültürünün yarattığı bir şey. Star olma algısı ve starın olduğu film hit filmdir algısı sinemanın tarihinden gelen bir şey.
Ufuk: Ben bunlara saygı duyuyorum. Olması gereken bir şey bu. Çünkü tanıyor, biliyor, görmek de en doğal hakkı. Burada yine kültür politikaları giriyor devreye. Bana kurum olarak yeterli miktarda tanıtım desteği yapılsa ben de tanınırım. Bizler de tanınırız. Bu sefer de, bir kesim Mekan Artı markası için oyun izlemeye başlar.

"80'lerde Lubunya Olmak"
“80’lerde Lubunya Olmak”

Bu salon yeterli mi peki? Bildiğim kadarıyla pek fazla büyük değil.
Ufuk:
104 kişilik. Bir çok alternatif tiyatro mekanına göre iyi bir salon. Fiziki koşulları tamamen iyi. 100 kişi gelip doldursa yeter bize. Biz de desek; “Burası yetmiyor. Hadi 500 kişilik salona geçelim.” Bu imkanımız da vardı, ama orası büyük geldi bize. Açıkçası seyirciye pek güvenemedik.

Mekan Artı’nın önümüzdeki zamanlarda yeni projeleri neler?
Didem:
İki tane projemiz gelecek yakında. Bir tanesi, İgor Bauersima’nın metnini “Burada Bugün” diye çevirdik. Çevirisini Murat Baykal yaptı. Mert Önder yönetiyor. Sercan Badur ve Büşra Develi oynuyor. İki kişilik bir oyun. Şubat sonunda prömiyer yapacak. Diğer oyun “Amerika”. Kafka’nın romanı “Amerika”nın sahne uyarlanması olacak. Ufuk uyarlayıp yönetecek. O da Mart gibi prömiyer yapacak. Onların dışında diğer oyunlarımız; “80’lerde Lubunya Olmak” ve “90’larda Lubunya Olmak” da devam ediyor. Havalar ısınınca sokak projelerimiz de devam edecek.