Robert Schild

54 Yıllık Damdaki Kemancı, 49  Yıl Sonra İkinci Kez Türkiye’de: Bu “Kült Müzikal” Niye O Denli Popüler?

Değerli okurlarımızın bir bölümü, sezonun başından bu yana dergimizin portalında eleştiri yazılarımın yayımlanmadığını belki fark etmiştir. Bunun tek nedeni, bundan böyle kış aylarını çocuklarımızın yanında yurt dışında geçirmeye ailecek karar vermiş olmamızdır…

Bu bağlamda, 2017/2018 tiyatro sezonuna girmiş olduğumuz Viyana’dan arada bir seslenmeyi düşündüğümü belirtmek isterim. Şu anda ise, sevgili İstanbul’umuzda çoktandır özlemini duyduğumuz uluslararası çaptaki bir müzikalin yerli bir topluluk tarafınca sahnelenmesi müjdesi karşısında, yapımı henüz bizzat izlememiş olmama karşın, ölümsüz “Fiddler on the Roof”un kısa bir analizini kaleme aldım. Bazı küçük farklılıklar ile geçtiğimiz hafta AGOS gazetesinde yayımlanmış olan bu yazıyı, kendilerinin izni ile sizlerle de paylaşmak istedim.

 ***

Cüneyt Gökçer’li Damdaki Kemancı Fotoromanı

Büyük tiyatro adamı Cüneyt Gökçer’in ülkemizdeki ilk gösteriminden neredeyse 50 yıl sonra, Türkiye’nin en donanımlı sahnesi olan Zorlu PSM’de Mehmet Ergen’in yeni çevirisi ve yönetiminde  yeniden izleme fırsatına eriştiğimiz Damdaki Kemancı müzikali, türünde bir fenomen sayılır!

1964 yılında Broadway’de ilk kez sahnelenmesinin ardından geçen sekiz yıl boyunca aralıksız olarak gösterimde kalarak toplam 3242 kez perde kaldırmakla döneminin rekorunu kırmıştı, “Fiddler on the Roof”… İlk gösterim yılında dokuz Tony ödülü almış, 2015 yılına dek Broadway’de beş kez daha sahnelenmiş, Londra’da toplam dört ayrı yapım görmüş ve halen onlarca ülkenin özgün dillerinde yüzbinlerce kişi tarafınca coşku ile karşılanıyor…

Peki, hakkında kitaplar ve tezler yazılmış bu müzikal niye o denli popüler? Bazı yorumculara göre içerdiği konular acı gerçekleri hafife indirgiyor, belki de kitsch sınırını aşıyor mu; dahası, sıradan bir Yahudi propagandasına mı yeltenmiş? Nasıl oluyor da müziği izleyicileri kalpten vuruyor, “If I Were A Rich Man” şarkısı artık bir “klasik” olmuş, “Sunrise, Sunset”  dünya çapında binlerce düğünde keyifle çalınıyor?

Japonlar da Kemancı’ya bayılıyor!

Efsanevi New York valisi Fiorello H. LaGuardia’nın yaşamını kısmen eleştirel biçimde işleyen Fiorello! müzikalinin söz ve müziğine imza atarak 1960 Tony ile Tiyatro Pulitzer ödüllerini almış Sheldon Harnick ve Jerry Bock’un, yeni bir tarihi uyarlamaya soyunmaları için kimi Broadway üstadları tarafınca yüreklendirilmiş oldukları anlatılır… Deneyimli senaryo yazarı Joseph Stein, West Side Story ve Cabaret’in de yapımcısı olan Harold Prince ile yine Batı Yakası’nın yaratıclarından koreograf/yönetmen Jerome Robbins, bunların başında geliyordu. Stein’ın senaryosu ise, Yiddiş edebiyatının en başarılı temsilcisi sayılan Sholem Aleichem’in 1894-1916 yılları arasında yayımladığı Sütçü Tevye’nin Öyküleri’ne dayanıyordu. İşte bunca yetenekli profesyoneller tarafınca kotarılacak bir müzikalin başarılı olmaması da pek düşünülemezdi!

Japon Tevye

Damdaki Kemancı, 20. yüzyılın başlarında Rusya’da ikinci sınıf vatandaş olarak yaşamlarını sürdürmüş, ardından kâh zorunlu, kâh gönüllü olarak dış ülkelere göç etmiş olan Yahudi halkının, ancak aynı zamanda yoksul sütçü Tevye, eşi Golde ve (özgün öykülerde yedi olan!) üç kızının öyküsünü anlatıyor. Geniş anlamda Anatevka köyü fertlerinin temsil ettiği döneminin Yahudi halkının, dar anlamda ise  simgesel bir ailesinin toplumsal/töresel sorunlarını izlerken, bu halk topluluğunun akibetini ilgilendiren ciddi konular ile Yahudi mizahına has özeleştirel şakalar arasında gidip geliyoruz. Ne var ki sahnede gelişen olayların arasında öne çıkan, bu halkın çektiklerinden ziyade yaşama tutunmalarına ve aralarındaki sorunların üstesinden gelmeye yönelik eylemleridir. Bu sorunların başında ise gelenekler ile baş etmeleri geliyor.

Bu bağlamda, oyunun Japonya’daki provalarda karşılaştığı ilginç bir soruyu nakleden senarist Joseph Stein’a söz verelim: Guardian gazetesine anlattığı kadarıyla, 1967’de Tokyo’da gösterime giren oyunun yapımcısı, “ABD izleyicisi konuyu tam anlamıyla anlayabiliyor mu?” sorusuna Stein bir hayli şaşırır ve “Elbette anlıyor; ben oyunu zaten öncelikle Amerika sahneleri için yazdım – ancak bunu niye sordunuz ki?” tepkisine karşın, yapımcıdan “Çünkü oyun o denli Japon’vari ki!..” yanıtını alır…

Şöyle düşünelim: Japonya’da hemen hemen hiç Yahudi yaşamaz… Bundan öte Japon halkı, oyunun finalini oluşturacak zorunlu, hele gönüllü göç konularına da çok uzaktır. O halde, oyunu “Japon’vari” kılan ne olabilir? Hiç kuşku yoktur ki, gelenekler – ve öncelikle baba/kız ilişkileri, zorunlu evlendirme, sıra dışı özelliklere sahip damatlar ile baş etme sorunsalı gibi konulardır bunlar… Keza, benzer bir sorunlar yumağı, özellikle kırsal Türkiye halkının da karşısına çıkmıyor mu?

Japon yapımcının dile getirdiği bu saptama, besteci Jerry Bock’un yıllar önce müzik yazarı Max Wilk’e söyledikleriyle de örtüşüyor: “Joe ve Sheldon ile oyunu hazırlarken, ‘boşuna uğraşmayın’ diyenler de olmuştu. ‘Yahudi geleneklerine yer veren bir yapıma pek fazla izleyici bulamazsınız; bu tür müzikli oyunların çağı çoktan geçmiş’ gibi gerekçeler ile karşı karşıya kaldık… Ne var ki Kemancı’mız, ABD Ulusal Katolik Ödülü’nü de aldı, topu topuna 200 aileyi geçmeyen Yahudi nüfusu olan Finlandiya’da bile kapalı gişe oynadı!..”

Kitsch mi, değil mi?

Demek ki, bu oyunda Doğu Avrupa Yahudi gelenekleri veya Klezmer müziğinden öte kimi ilginç özellikler, her toplumda görülebilen bazı motifler var… Böylesine cezbedici motifleri/çeşnileri de, sahneye koyduğu her oyun için “kendine has özellikleri nelerdir?” sorgulamasını getiren Jerome Robbins ortaya çıkarmış. Bu tiyatro ve dans üstadına göre, Çarlık Rusyası’ndaki zor ve çekinceli yaşam şartları, onlara katlanmak durumunda olan köy halkı, keza aralarından örnek olarak seçilmiş bir ailenin öyküsü ana ortam(lar)ı oluştururken, oyunun asal odak noktası, aile reisinin / köy halkının /nihayet tüm ülkein / çoğu ülkelerin karşı karşıya kalacağı köklü ortam/tutum değişikliklerine nasıl göğüs gerebilecekleri konusudur! Ve yine Max Wilk’in “They’re Playing Our Song” kitabına aktardığı Jerry Bock’un söylemine  göre, repertuara son olarak dahil ettikleri “Tradition!” şarkısını oyunun leitmotiv’i olarak seçip bir çeşit uvertür olarak ölümsüzleştiren, Jerome Robbins olmuştur.

Müziğine gelince, burada da büyük ve zengin bir tür çeşitliliğinin sergilendiği gözden kaçmıyor. Yukarıda değindiğimiz “If I were a Rich Man”, “Tradition!” veya Şişe Dans Müziği töresel Yahudi ezgileriyle Hassidik şarkılara göz kırparken, “To Life” veya “Chavaleh” şarkıları dansa davet ediyor, “Matchmaker” ise katıksız Broadway tınıları geleneğine uymaktadır…

Damdaki Kemancı / Yön: Mehmet Ergen / Zorlu PSM

Katılınmaması pek mümkün olmayan bir yoruma göre, Joseph Stein’ın uyarlaması Sholem Aleichem’in hüzün dolu kimi sahnelerini oldukça “pembe” çiziyor, keza Yahudilerin tüm sıkıntılarına, çekincelerine karşın, yine de yılmadan çatı aralıklarında ayakta durup keman çalarcasına sanat yaptıklarını genelleştirerek klişeleştirirken, zaman zaman kitsch tuzağına da düşmüyor değil! Buna karşın, 1939 yılında ABD’nin efsanevi sahne ve film sanatçısı Maurice Schwartz’ın yönettiği ve başrolünü üstlendiği “Tevya” filmi, özellikle bir Hristiyan Rus genci ile evden kaçan üçüncü kızı Chava’yı ölmüş addeden sütçü ailesinin büyük bir hüzün yaşadığını sergilemişti.

Stein/Harnick/Bock’un kotardığı müzikalin adının yanı sıra dekorları da, dönemin Rus Yahudi ressamı Marc Chagall’ın sıkca çizmiş olduğu kemancılara dayanır. Gerek senarist gerekse sahne/giysi tasarımcıları, bu halk ressamının köy betimlemeleriyle kemancı motifini örnek almışlarsa da, bizzat Chagall’ın bu esinlemeyi pek benimsemediğinin de altını çizmeliyiz.

Yukarıda sıraladığımız yaratıcı ekibin tümünün Musevi dinine mensup olduklarını biliyorsak da, bu müzikalin bir Yahudi propagandası içermediğini varsayabiliriz; gerçek şudur ki böyle bir öykü, döneminin acı dolu gelişmelerini belirli bir mizah dozuyla sahneye taşıyarak kimilerimize küçümsenmeyecek bir tarih dersi de veriyor… Yine bazı yorumculara göre, Rusya ve Polonya’da Yahudi halkına karşı sürdürülmüş olan kıyıcı eylemler, Damdaki Kemancı’nın gösterildiği birçok ülkede ancak bu müzikal aracılığı ile kamuoyuna duyurulmuştu

Oyunun ilginç bulduğumuz bir diğer ve çağdaş tarihe göz kırpan özelliği, günümüzde yeni doruklara ulaşmış bulunan mülteci sorununa daha 1960’larda değinmiş olması ve bu bağlamda, 2016 yılında Aachen Tiyatrosu repertuarına alınırken, sahne tasarımının Suriye iç savaşına çeşitli göndermelerde bulunmasıydı!

Tiyatro evrenseldir, çoğu kez zaman sınırlarını aşar ve her daim izdüşümler, iletiler ile doludur. Umudumuz, değerli tiyatrocu Mehmet Ergen ve ekibinin bu önemli yapıtı, hak ettiği biçimde sergilemesidir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here