12. Uluslararası Eskişehir Çocuk ve Gençlik Tiyatroları Festivali kapsamında birçok oyun izleme şansımız oldu. Örneğin yurtiçinden Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu, İBŞT, Cengiz Özek Gölge Tiyatrosu, Ayşe Lebriz Berkem “Masal Gülleri”, Ankara Devlet Tiyatrosu yer aldı. Yurtdışından ise İspanya’dan Cia Alta-Gama, Almanya’dan Gruene Sosse, İran’dan E Like Emotion, İngiltere’den Finger and Thumb, Fransa’dan Act2 Kumpanya, Japonya’dan Kuklacı Yuki gibi gruplar zengin bir programla çocuklarla buluştular. Atölyeler, panel ve sergiler, konserler, sokak gösterileriyle Eskişehir’de Eskişehirlilere güzel bir hafta yaşattılar.

Bu oyunlar içinde özellikle iki gruba değinmek isterim. Biri kukla tiyatrosu; sadece üç dakikalık ve kişiye özel gösterisiyle Kuklacı Yuki’nin “Gizli Dünyalar”adlı oyunu, diğeri ise İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları’nın “Pollyanna” oyunu.

Önce Kuklacı Yuki’nin gösterisi. Oyun bir ağaç kabuğu içinde geçiyor. Seyirciler kulağına takılan kulaklıktan gelen müzik eşliğinde gözünü dayadığı delikten ağacın içinde olanları seyrediyor. Ağacın önünde toplanan çocuklar tek sıra olarak sabırla sıranın kendilerine gelmesini bekliyorlar. Delikten içeriye bakan çocuk gülerek, kahkahalar atarak, sevinçle coşkuyla içerde olanları seyrediyor. Doğal olarak arkasında bekleyenlerin merakları da artıyor. Her bir çocuk 3 dakika süreyle oyunu izliyor. Bekleyen 20 çocuk olsa –ki çok daha fazlaydı- en az bir saat beklemesi gerekiyordu. Dikkatimi çeken şey çocuklar sabırla beklerken, yetişkinlerin sağdan soldan çocuklarını araya sokmaya çalışmalarıydı. Bu kadar merak edilen oyuna gelince… Ağacın içinde iki tırtıl kuklası ve bir elma var. İki uzun çubuğa tutturulmuş tırtıllar yukardan Yuki tarafından idare ediliyor. Tırtıllardan pembe olanı mavi olana kur yapıyor. Önüne çıkıyor, yanında duruyor ama mavi hiç ilgilenmiyor. Pembe olan arada elmanın arkasına gidiyor ve kırt kırt kırt diye elmayı kemiriyor, biz bu sesi duyuyoruz. 3 dakikanın sonunda pembe olan kemirdiği elmayı çeviriyor. Elmanın üstünde içinden ok geçmiş bir kalp ve seni seviyorum yazısını görüyoruz. İki tırtıl yanak yanağa iken oyun bitiyor Tırtıllar son derece sevimli. Çok basit ama etkileyici bir aşk hikâyesi. Kuklacı Yuki’nin bir diğer 3 dakikalık oyununda ise bir kukla çocuk var. İçeri baktığınızda boş bir alanın ortasına birden bu çocuk kuklası düşüyor. Başında saksı şeklinde bir şapka, içinde kocaman bir papatya. Düşen çocuk kalkıyor, sağa sola bakıyor çıkış yolu bulamıyor. Duvara tırmanmaya çalışıyor beceremiyor, birden bir kelebek beliriyor. Kelebek önce çiçeğe konuyor. Kokluyor. Havalanıyor, etrafında uçuyor, sonra tekrar çiçeğe konuyor ve kanat çırparak ayaklarıyla tuttuğu çiçekle beraber çocuğu oradan kurtarıyor. Çocuğu yavaşça içeriyi gözlediğiniz deliğin ağzına getiriyor; bir sır verir gibi yavaşça “şşştt burası gizli bahçe” diyor ve bir yaprakla deliği kapatarak oyunu bitiriyor. Hepsi hepsi üç dakika… Daha sonraki günlerde sohbet ettiğim çocuklar en çok iki tırtılı beğendiklerini söylediler. Oyunun tek seyircili olması, içeriyi gizli bir şekilde izlemesi, zaten başlı başına merak uyandıran bir durum. Basit bir öykü, basit iki kukla ve üç dakika… Yuki yaklaşık bir saatte kurduğu ve bavuluna sığdırdığı sahnesi, dekoru, oyuncularıyla tek başına dünyayı geziyor. Bu yıl Ekim ayında Bursa’da ağırlamak istediğimi söylediğimde ekim ayında programının dolu olduğunu başka ülkelere gideceğini söyledi, önümüzdeki yıl için söz aldık. Umarım sözünü tutar.

İkinci oyunumuz “Pollyanna”. İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları’nın çok geniş bir kadroyla müzikal olarak sahnelediği oyun. Bilinen bir öyküsü vardır Pollyanna’nın. Önce annesini sonra da babasını kaybeden Pollyanna Londra’da yaşayan sert mizaçlı aksi teyzesinin yanına gelir. İyimserliği ve mutluluk oyunları ile hayata daima iyi yönünden bakan, aksi teyzesini yumuşattığı gibi bulunduğu çevreye verdiği olumlu duygularla kısa zamanda kendini sevdiren küçük kız kısa sürede çevresi için mutluluk kaynağı olur. “Hayatta ne olursa olsun umut dolu bakalım, İnsanları, doğayı ve hayvanları sevelim.” Mesajı veren hikâyenin yazıldığı dönemin (1913 Amerika’sında) ihtiyaçlarına cevap veriyor olabilir. Ekonomik krizlerin yaşandığı savaş yıllarındaki çocuklara mutlu olmanın yolunun elinde sahip olduğunla yetinmekten geçtiğini anlatmak yeterli olabiliyor. Ama günümüz çocuklarına ne diyor? Bugünkü ebeveynlere bakıyorum. Tablo hiç böyle değil. Değil çocuklara sahip olduklarıyla yetinmelerini öğütlemek, kendileri çocuklarını kendi elde edemedikleri içinde boğuyorlar. Onların istemesine, heveslenmesine izin vermiyorlar. Çocuklar bir isterlerse aileler 3-5 alıyorlar. Cep telefonları tabletler, bilgisayar oyunları, onları her dakika mutlu etmeye çalışan özel okullar, öğretmenler, “çocuğum kişilik sahibi olsun” düşüncesiyle kuralsız neredeyse başıboş yetiştirilen çocuklar, hangi birini saysak bitmez. Elbette bütün çocukların bu koşullara sahip olduğunu iddia edemeyiz. Farklı biçimlerde de olsa çocuklar bu toplum yapısı içinde yetişiyorlar. O zaman Pollyanna bu çocuklara ne söylüyor acaba? Ya da ne söylerse çocuklar onu can kulağıyla dinler? Bunun bir araştırmasının yapılması gerek. Belki Alman Grips Tiyatrosu gibi doğrudan çocuklara başvurup onlardan ipuçları alarak oyunlar yapılması gerekiyor. Seyirci dramaturjisi üzerine çalışılabilinir. Oyun sonrası çocuklarla söyleşiler yapılarak, oyunun salona nasıl geçtiği, nerelerde sorun olduğu araştırılabilir.

Oyunumuza dönecek olursak bir çocuk oyununda olması gereken her şey var. Dekor, kostüm, oyuncular, orkestra, müzik, ışık her şey en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş. Rüya gibi bir oyun. Ancak, oyunda yanımda oturan kız çocuğuna sordum “Polyanna’yı neden herkes seviyor?”, “Çünkü fakir çocuğa iyi davrandı”, “Çünkü iyi kalpli”,  gibi yanıtlarla sıradan, sonunda kazanan mutlu olan bir küçük iyi kız hikâyesine dönüşmüş. Bütün bu güzel ortam, masal gerçek arası sunulan bir dünya, oyuncular; şapkalı, döpiyesli renkli şık kadınlar, boneli önlüklü hizmetçilerle bir masal kitabından çıkmış gibiler.  Orkestra var, benim gibi her sene onlarca çocuk oyunu gören bir kişi için ne büyük lüks. Ama çocuklar ilk 15 dakikadan sonra aralarında konuşmaya başlıyorlar. Sahnede olanları anlamaya, dinlemeye çalışmıyorlar, çünkü onları kolaya alıştırdık.

Bunun birçok nedeni var elbette. Oyunun biraz daha kısa olması, şarkıların daha anlaşılır olması, izlenmeyi kolaylaştırabilir. Süre sürat devrinde yaşayan çocuklar için zorlayıcı olabilir. Ancak, sorunu sadece oyunda aramak niyetinde değilim. Öncelikle seyirci üzerine tüm tiyatroların elbirliği yaparak bir seyirci kültürü oluşturmaları gerekiyor. Maç seyreder gibi oyun seyredilmez. Sahneden salona sorular yöneltip katılım adına cevabı belli sorularla “duymadım, anlamadım “ gibi çocukları bağırtan durumlardan kesinlikle tiyatrolar kaçınmalı. Salona girdiği anda çocukların bir tiyatro salonunda oldukları, burada kesinlikle yüksek sesle konuşmamak, hatta konuşmamak gerektiği, alçak sesle bile konuşmanın salonda uğultuya neden olduğu seyretmek isteyenlere engel olduğu açıklanmalı. Salonun bir oyun alanı, kovalamaca oynanan bir yer olmadığı, buna yeltenen çocuklara ve özellikle buna izin veren velilere anlatılmalı ve bu konuda taviz verilmemeli. Oyun öncesi beklerken çocukların bulundukları yerin altını üstüne getirmeleri kesin bir dille engellenmeli. Kendini bilen aileler buna izin vermiyor zaten. Diğerleri de zaman içinde öğrenmeli.

Belki de sıfırdan başlamak gerek. Dinlemeye, takip etmeye, beklemeye, seyirci olmaya, tiyatro seyircisi olmaya…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here