‘‘Ab Uno Disce Omnes’’- Bir Şeyden Her Şey Öğren: ‘‘Online’’ Tiyatro

Neslihan Yalman
2217 Görüntülenme

‘Yıldızlara doğru…’’

Uzun süredir aklımda olan bir yazıyı ancak yazabiliyorum. Aslında, bunun, koronavirüsün hayatımızı etkilediği, bizleri evlere kapattığı zamanlara da denk gelmesi isabetli oldu. Öyle ki, süreç teknolojinin hız kazanmasıyla birlikte, sanal bir ortama doğru akıyordu zaten. Bunun sanatla da etkileşimi giderek artıyordu. 

Sanat akademilerinde ders verirken, yaklaşık bir sene evvel bir şeylerin değişmeye başladığını daha net fark etmeye başladım. Hatta, o zamanlar ‘dünya tiyatro tarihi/ tiyatro tarihi ve kuramları’ dersinde öğrencilerime ‘‘ileride bir hologramla aynı sahneyi paylaşabilirsiniz; hatta, belki de, başrolü o bile alabilir.’’ demiştim. Akademideki diğer eğitmen arkadaşlarıma da yavaş yavaş ‘‘online’’ eğitimi denemeye başlamalarına dair sinyaller vermiştim. Sistemin bir bölümünün klasik eğitimle ilerleyeceğini, ama bir bölümünün de dijital ortama kayacağını anlatmıştım. Lakin, çoğu arkadaşım konuyu anlamadılar, bu işe cesaret edemediler, şimdilik bildiğimiz sistemle, klasik olanla yola devam edelim dediler. O standardın dışına taşan olmadı. Ardından, 2020’nin başında bir virüs süreci baş gösterdi ve sanat akademilerini de tsunami’ye tutarcasına sürükledi. Yine, öncelenen bir durumun geleceğini söylememize rağmen, dinlenmedik ve hüsrana uğradık. Türkiye’de asla vizyonlu bakış sağlanamıyor. 

Bu zaman zarfında kimi öğrencilerimle -özellikle, yazarlık, okuma/analiz vb.- derslerimi ‘‘online’’ sistem üstünden gerçekleştirmeye devam ettim. O arada, ‘‘whatsapp’’ın görüntülü konuşma özelliklerini, ‘‘zoom’’, ‘‘skype’’ gibi programları da kullanmayı öğrendim. ‘‘Messenger’’dan ‘‘word’’ dosyası göndermeyi sürdürdük öğrenci arkadaşlarla. Ben bunları öğrenirken, 2000 kuşağı onları çoktan hatmetmişti bile. Hatta, onlar, yeni gelen aplikasyonlara da kolayca uyum sağlıyorlardı. Çünkü, bu çağın içine doğmuşlardı. 

Neden bunu yazıyorum? Çünkü, artık ortalama elli-altmış yaş ve üstü bir kuşağın geçerliliği pek kalmadı. Çoğu da vefat ediyorlar ki, standart ömür zaten yetmiş… Onların öncesini temsil eden kırk-elli yaş kuşağı da, günümüze tam uyum sağlayamıyor ki; zaten oyunu artık genç seyirci, genç alımlayıcı belirliyor. Dolayısıyla, sanat da içinde bulunduğu yüzyıla eklemleniyor. Bu yüzyıl neyi öneriyor peki? Başta, dijital olanı… VR gözlükleri, dokunmatik telefonları, yeni aplikasyonları… Teknik materyalleri… Sokağa taşanı… Direneni, hakkını yedirmemeyi… Farklılıkları… Küçük küçük yapılanmaları… 

Dolayısıyla, ‘‘dijitalin tiyatroya aksetmesi’’ ve ‘‘online’’ tiyatro/ ‘‘online’’ tiyatro eğitimi yaygınlaşıyor. Bu durum oldukça doğal… Çünkü, dünya tarihine baktığınızda, tiyatronun hep içinde bulunduğu çağa entegre olduğu görülmüştür. Bu entegrasyonun, Ortaçağ’da ihtiyaç dahilinde taşınabilir sahne yapılmasından yahut şartlar çerçevesinde sokak tiyatrocularının çıkarılmasından farkı yok. Bar tiyatrosu, oda tiyatrosu, apartman tiyatrosu, ev tiyatrosu kavramı da bunlarla hibritlenerek oluşmuştur. Okumalar, kuklalar, pantomimler… Tiyatro hiç durmaz ve ilerler. O sebeple, oyun sahnede oynanır, seyirciyle oyuncu göz temasına girmelidir nostaljisi, bu sanatın akışkan doğasını doğru okuyamamaktır. Tiyatro hem çağın içinde gelişen, hem de onunla şekillenen bir sanattır. 21. yüzyıldayız ve alımlayıcı artık gençtir; o da, dijital bir evrende yaşamaktadır. Ölü deriler soyulmalıdır ki, Türkiye dünyaya geç kaldığı için, o deriler kazınmalıdır, yüzmelidir hatta! Bir an önce… 

Tabii, biz bunları ülkemizin ilerlemesi adına belirtiyoruz. Çünkü, özellikle İngiltere, Amerika açısından baktığımızda -ki, dünya tiyatrosunu temelde bu iki ülke belirler- mevcut konuları zaten aşmışlardı. Biz burada daha, ‘‘online’’ tiyatro mu olur, o ne  öyle diyoruz. Tiyatro sahnede yapılır katılığıyla aksileşen ve kavgacı bir imaj çizen, abus tiyatrocularla uğraşıyoruz. 

Dünya ise beklemiyor. Covid 19 salgın yarattığında mesela, ‘‘National Theatre’’ hemen ‘‘online’’ alt yapısını devreye soktu ve ‘‘hashtag’’le (#nationaltheatreathome) yayınlarına başladı. Takipçilere, İngiltere’yle aynı anda, internet üstünden ilk gösterimleri takip etme imkânı sağlandı. Orada birkaç oyun izleme fırsatı buldum. Bundan Türkiye’deki çoğu tiyatrocunun haberi bile yoktu, ki bunların bir bölümü üniversitelerde de tiyatro eğitimi veriyorlar. Vahim tabloyu düşünün. Çağın çok gerisinde tekniklerle, oyunlarla… Hiçbir şeye yetişemiyoruz. Bu cidden bir skandaldır. 

Bugün Türkiye’deki hangi tiyatro öğrencisiyle, tiyatrocuyla karşılaşsak, birçoğu şaşkın şekilde, kendi küçük hayal aleminde yaşıyor. Döneme adapte olmaya çalışanlar da, alt yapı eksikliğinden ve zihniyet darlığından ötürü, sadece taklit pozisyonunda kalabiliyorlar. İşlevsel insanlar da bir araya gelemiyorlar. 

Kendi öğrencilerime iddialı şekilde söylüyorum ve bundan da eminim, ‘‘Art Academy İzmir’’de verdiğim ‘dünya tiyatro tarihi/ tiyatro tarihi ve kuramları dersini’ bir daha hiçbir yerde o kadar kapsamlı alamayacaklar. Ben bir ders değil, bir bakış açısı öğretiyorum, çünkü. Geçmişin üstünde ilerleyen, şimdiyi takip eden ve geleceği tasavvur eden geniş bir ağ… Bu çocuklar güzel sanatlar fakültelerine gittiklerinde, o kadar derinlikli şekilde oyun analiz edemeyecekler. Bunu biliyorum. Yakından da izliyorum, görüyorum, türlü fakültede türlü öğrencilerimiz var. Donanım yok ülkede, nitekim. Ezber, geçiştirme, şikayet, çağın gerisinde kalma, kafa karışıklığı, içine kapanıklık, haset, grupçuluk, empati yoksunluğu var. Zekâ pırıltısı bambaşka bir nişanedir. 

Mesele çok oyun okumak, oyun sahnelemek, senelerdir ders vermek de değildir. Bunlar teknik işlerdir, bir insan o yola baş koyarsa, bunları mecburen yapar. Mesele, bir dünya görüşü inşa etmektir, esneyebilen. 

Ben mesela, her sene oyun müfredatını değiştiririm, ona ek oyunlar koyarım. Yeni bir gelişme olduğunda -sadece, tiyatroda değil- etrafta, onu da derslere dahil ederim. Gerektiğinde toplantılar düzenlerim, ilgili konularda farklı disiplinlerden konukları oralara davet ederim. Genç arkadaşlarla, öğrensinler, ortamı görsünler diye tiyatrolara, operalara, balelere giderim, sergilere. Sonra da, şu ifadelerle karşılaşırım; ‘‘hocam, kimse bize sizin davrandığınız gibi davranmıyor.’’, ‘‘hocam, hayatımda hiç operaya gitmemiştim.’’, ‘‘hocam, bizim orada opera bile yok.’’ vd… 

Nitekim, okul hocaları bu çocukları sürekli eziyorlar. Senelerdir eğitmen olduğunu zanneden pedagoji yoksunu bu insanlar çakmışlar popolarını sandalyelere, ‘‘şimdiye kadar kaç Shakespeare kitabı okudun?’’ diye, on sekiz-yirmi yaşındaki insana soruyorlar. Ben içinden geliyorum bu işlerin; açık açık yazayım: Bunu soran kişi de taş çatlasın ‘‘Hamlet’’, ‘‘Macbeth’’, ‘‘Hırçın Kız’’  vb. okumuştur en fazla. Sadece, bunları pazarlıyordur. 

Kendilerine yalan söyleyenlerin, başkalarına faşist, ceberut kesildiği, sevgisiz bir ülkede yaşıyoruz. Tiyatro önce sevgidir; ben bunu etrafta göremiyorum. Bir grup insan, çağın gerisinde kalmış şekilde, paçayı kurtarmaya çalışarak, bağırıp çağırıyor, içiyor, kavga ediyor, etrafa şiddet yayılırken aydın sorumluluğu alacağına, bayağı bayağı oyunlar oynuyor, sahil fotoğrafı paylaşıyor veya konuşması gereken yerde susup kalıyor. Türkiye’nin sanatçısı, eğitmeni bu şekildeyse, işbirliği de yapamıyorsa parlak zihinlerle üstelik, kusura bakmasınlar -yıllar önce bir arkadaşım demişti bu ifadeyi- adı güzel sanatlar fakülteleri diye kalır o kurumlar. 

Ben şimdiyi, dünyadaki-evrendeki gelişmeleri çok önemserim. Uzayda iki kara delik mi çarpışmış, inanın bunun bile tiyatroyla ilgisi vardır. Virüsün bile… Şu an, belki de yeni korona oyunculuğu teknikleri gelecektir, yeni oyun yazım teknikleri… Açık olmak lazım, araştırmak…Genç arkadaşların psikolojilerine, algılarına, anlatım tekniklerine göre çalışmaları uyarlamak elzemdir. İnteraktif eğitim modeli… Ben bunu yaparım, mesela. 

Lakin, bugün çalıştığım akademiler vasıtasıyla da, etrafta gördüğüm manzara kötüdür. Çoğu güzel sanatlar fakültesinde eğitim gören gençler inanılmaz acı çekiyorlar. Hocaları internetten fazla anlamıyor. Birçoğu derse istikrarlı biçimde girmiyor. Kimileri yerlerine asistan sokuyorlar. Derslere giren hocaların bir bölümü de sinirliler, çocukları aşağılıyorlar. Kiminin ciddi boyutta akıl sorunları var. Donanımları eksik… Yabancı dil bilmiyorlar. Yurt dışındaki gelişmelerden tam haberdar değiller… 

Yıllardır, İzmir’deki hiçbir tiyatrocuyu, akademisyeni uluslararası bir oyunda salonda görmedim. Ben ama, Rusya’dan birileri mi gelmiş; Irak’tan birileri, İran’dan, Yunanistan’dan, her neredense, o an giderim. 2018, 2019, 2020… Beklemez. Çağı kaçırmamaya gayret ederim. Hiç olmadı; -dediğim gibi- internet, ‘youtube’ vd. üstünden bir şeyler izlerim. 

O sırada da, tiyatrocuların çoğu, siyasetten haberdar değillerdir tabii. Algıları iktidara cılız laf atmalarla geçer. Şairlerin yanlış şiirlerini paylaşmakla, geçmişi hortlatıp hortlatıp durmakla, sızlanmakla… Benzer tiyatro bildirileri yazmakla, benzer söyleşileri vermekle… Bunların birçoğu, yazlıkta bahçelerini sularlar, rakı içerler, yemeğe gidip eğlenirler. Yahut, belediyelere, partilere danışman, kral, erk sahibi olurlar. Bunların tutkuları, heyecanları, entelektüel çapları, disiplinlerarası algıları tartışılır pozisyondadır. 

Yani, Türkiye’de tiyatrocu olmak, bırakın ‘‘online’’ gelişmeleri takip etmeyi; emekliliği, tatile gitmeyi, arkadaş evlerini ziyareti, yemeyi-içmeyi ve havadan maaş almayı, kolay yoldan proje kapmayı simgeler. Zaten, başta devlet tiyatrosu olmak üzere, özel tiyatrolara da baktığınızda, oyun seçimlerinden metinlerdeki bariz arızalara, sahnelemelerden basit oyunculuklara kadar birçok açık yakalarsınız. Afişlerde estetik, oyunun içeriğiyle paralel bir bütünlük yoktur. Hep aynı isimler, aynı isimlere ihale verirler, kendi aralarında evcilik oynarlar. Bir aile boyu insan, aynı soyadıyla bütün şehir tiyatrolarına, devlet tiyatrolarına sirayet eder. Karı, koca, anne, baba, oğlu, kızı… İktidar partisindekiler gibi… Damadından ekonomi bakanı yapmak… Kırpıp kırpıp yıldız gibi… 

Tiyatro Türkiye’de bir evcilik oyunuysa eğer; acaba ne zaman lunaparka gidecek de, o doyumu alacak diye beklersiniz. Kör umut… Çok sesliliği, çok renkliliği yakalayıp, uzay tiyatrosunu umacak güya. Daha düz yolda ilerleyememiş. Türk Tiyatrosu deyince benim aklıma güçlü bir imge gelmiyor. 

Bu Türkler, Türkiye’de yaşayanlar, ne zaman ‘‘online’’ tiyatrodan anlayacaklar? Zor gözüküyor. Seyirciyle tiyatroyu yapanlar arasında da bir yapaylık var. Tiyatrocuların siyasetten haberleri yok. Politik bilinçleri hele hiç yok. Tepki veremiyorlar. Seyirci de anladığına tiyatro diyor, adeta beyin hücrelerim gelişmesin, kendimi bir ileri seviyeye taşımayayım, gerikafalılık iyidir diye yerinde sayıyor. Tiyatro yerinde sayıyor, seyirci geriye gidiyor. O zaman, burada sanatın işlevi ne oluyor; ‘vermidon mu bu?’ – o an, ağrıyı kesiveriyor. Ama, ağrı yapısal, orada hâlâ duruyor, daha da artıyor. 

Bilirsiniz, dünyada şu an çok yerde sokak hareketleri var, feministler meydanlara çıkıyorlar. Kolombiya’da kitlesel halde kadınlar tacizci olduğu iddia edilen adamın işyerini bastılar. Meksika’da kadınlar, insan hakları merkezini ele geçirdiler. Ortalığın tozunu attırdılar, anarşizm kol geziyor ki –sanatın hası da doğası gereği anarşisttir; yıkar, daha iyisini yapmayı tasarlar. Yıkmadan asla olmazzz- / o kadınlar duvarlara özgürlük ifadelerini içeren yazılar yazdılar spreylerle, yarı çıplak şekilde. Fransa’da, sarı yelekliler yürüyorlar sürekli. İzmir’de, Alsancak’ta-merkezde de, genç kadınlar cinayetleri protesto etmek için toplandıklarında defalarca dövülüp, yerlerde sürükleniyorlar. Tek bir kadın tiyatrocudan çıt çıkmıyor. Bu durum, bir sanatçının akıl muhasebesi ve kadınların arzu ettikleri hak talepleri hususunda ciddi bir utançtır! Herkesin kendi vicdanına bırakıyorum olayı. 

Nitekim, ülkenin mülteciler, kadınlar, LGBTİQ+ bireyleri, gençler, yaşlılar vd. adına da gelişmiş tiyatroları yok. Çocuk tiyatroları çağın hayli gerisinde… Tiyatroyla ilgili insanlar, yeni yüzyılda dijital algıyla hareket eden, o özgürlükçü çocuklardan bihaberler… Yahut, para kazanma, geçim derdi için sanatın niteliğini feda ediyorlar. Birlik bile olamıyorlar. Oluşturdukları yapılanmalarda, bir çerçeve, bir hareket planı, bir düzen yok. Birkaç ağababası, hanımağa oturmuş bir şeylerin başına, gelene gidene rey veriyor, fikir diretiyor. Birilerini manipüle ediyorlar. O sırada, ülke alev alev, uzay kıpır kıpır, dijital ortam giderek genişleyen bir havza ama! 

Velhasıl, bu insanlar geçmişlerine de tam sahip çıkamazlar. Geleneksel Türk tiyatrosunu güncelleyemezler. Bırakın güncellemeyi, daha onun kökenini ve işlevini bağlamları bazında ayrıntılarıyla bilmezler. Türkiye’den habersiz, Türk tiyatrosu yapıyorlar. Gelen nesillere bir şeyleri aktaracak tiyatral öğretim tekniklerini uygulayamıyorlar.  

Jenerasyonlar arasındaki köprüleri kurmak için, derslerdeki bilgileri aktarmak adına yaratıcı düşüncenin de gerekli olduğu bir gerçektir. Oysa, çoğu tiyatro uzmanı sadece temsil boyutunda birer karton kişiliğe dönüşmüştür. Kollarını bağlayıp, poz kesen afiştirler… Kapıdan girip çıkan otomatik makineler… Ansiklopedik bilgilerle günlerini kurtarma derdine düşmüşlerdir ki, ‘‘online’’ tiyatroyu, internet tiyatrosunu kiminle, kimlerle konuşalım da, ufuk açıcı düzlemde değerlendirelim? 

Çoğu tiyatrocunun içlerindeki kökler kurumuştur, tutku ölmüştür, duygular soğumuştur. Bazıları varlıklarını siyasete, sefaya kurban etmişlerdir. Bazıları da gündelik çarkın öğüttüğü birer tasarıma dönüşmüşlerdir. Tiyatro birçok insan için önce bir iştir. Bir şirketin ismi misali; TİYATRO LTD… Bu da onun hakikatini silip süpürmüştür. 

Maalesef, Türkiye’de tiyatrocular, bir avuç yazarın nostaljik oyununu ya da belli birkaç yabancı oyunu çevirip çevrip, sahneleyip sahneleyip dururlar. Yeni çeviri oyun sahnelemek isterler; lakin, dekor, konu, alt metin, oyunculuk hepsi sorunludur. Prodüksiyonlar bayağılaşır. Bir dramaturg olarak zaten şu altın kuralın altını da hep çizerim: Türkiye’de dramaturg kullanılmadan sahnelenen hiçbir oyunu tanımıyorum!

Hele, dramaturg ülkemizde kesinlikle gereklidir. Ama, vizyonu geniş; bilimden sanata, insan ilişkilerinden çağın gerçeklerine kadar çok şeyi değerlendirebilen, sağlam, cesur, çok boyutlu bir dramaturg… Yoksa, ailesinde tiyatrocu var diye oradan torpilli yahut fikirleri fi tarihinden kalma dramaturglardan da bahsetmiyorum. Çok önemli bir dinamikten… Üzerinde durulmalı… Dramaturg, Türkiye gibi yarım bir ülke; yarım sanat, yarım ekmek arası kuru sanat yapılan bir ülke için kesinlikle mühimdir! 

Nitekim, tiyatrocuların yeni diye getirdikleri oyunların çoğu, Amerika’da ve Avrupa’da çoktan tükenmiştir. Yugoslavya, yıkılış nostaljisi vb. hortlatıp dururlar. Otizm konusunda bir oyun sahnelerler, içeriği açıklarla doludur; oyun asaletini yitirir, duygu sömürmenin bir aracı halini alır. Durmadan, göbek atma, sokak havası kıvamında miladı dolmuş müzikaller de önünüze getirilir. Bu kadar çapsız, yanlışlarla dolu, yetersiz ve çağın gerisinde bir tiyatro ortamında bir de siz ‘‘online’’ tiyatro deyince, bahaneleri de hazırdır. Tiyatro sahnede yapılır. Ondan sonra da, ağlamaklı şekilde paylaştıkları yazılarda, sahne her yerdir derler, tersine. Her yere nere, o zaman? Bunun yol tarifini almak gerek… 

İşte, o her yere zaten, ‘‘online’’ ortam, internet de girer. Bunu onların dar zihniyetlerinin hücrelerinden içeri sokamazsınız! Entelektüel derinlikleri, vizyonları bulunmadığı için, konuyu tartışsanız da, bir yerde bu tıkanır. Esneyemezler. 

Bir de, tiyatrocular hep ortalamanın ve reklamın peşine düştüklerinden ötürü, seyirciyi geliştirmek gibi ulvi bir derdi de edinmezler. Onlar için seyirci hep ortalama kalmalıdır, sorgulamamalıdır, olanı tüketmelidir. Türkiye’de nezih, kendini geliştirmiş, çok yönlü seyirci de pek yoktur. Bunu istemezler ki, kendilerine büyük talepler de olmasın. Ver önlerine bir Nâzım (Hikmet), bir Shakespeare klasiği, bir Moliere. İdare ediversinler… 

Daha biz bunları değerlendirirken, bir de ‘‘online’’ olanı konuşacağız da, çağa yetişeceğiz. Gerçekten çok zorlayıcı… Oysa, ‘‘online’’ anahtar kelimedir; şimdiyi kuracaktır ve geleceği de şekillendirecektir. Hatta, dengeler de değişmiştir, değişecektir. Bilim çağındayız, pozitif bilimlerin çağı… Teknolojinin… Ve artık, gençler tiyatronun kurucu üyeleri olacaklardır. Zaten, belli bir yaşın üstündekiler emekli oluyorlar, ölüyorlar, doğanın kanunu bu! 

Geçenlerde, bir üniversitede okuyan öğrencim ‘‘hocam, arkadaşlarım ‘youtube’ kanalı açıyorlar. Orada tiyatro yapılır mı hiç?’’ dedi. ‘‘Yapılır, sen de aç; tarzını yarat.’’ dedim. Hatta, dene, ‘‘dükkân tiyatrosu’’ yap diye de ekledim. Günümüzde ‘youtuber’lık da bir alandır, bir meslektir kimi yerde. Yarın ‘youtube tiyatrosu’ kurulsa, -‘zoom tiyatrosu’, ‘zoom okuma tiyatrosu’- heyecanla ilk bekleyenlerden biri olurum ki; neredeyse, yirmi senedir profesyonel anlamda hem eğitim, hem pratik düzlemde, tiyatronun içindeyim. Neden bir oyunu internetten de izlemeyelim ki; hem sahne çekimleri üstünden, hem kutu kutu her oyuncunun yer aldığı kalabalık aplikasyonların içinden? Kostümlü ya da kostümsüz… 

Tiyatro beklemez, altını çizmiştik, yine çizelim; akışkandır. Alır başını yayılır. Sahne de ne ki?! Bunu hele yıllarını bu alana vermiş kişilerin demeleri gerekiyor. Gerekmez mi?! Gündemler, oyunlar, sunumlar, çıkışlar bambaşka… 

Pandemi süreci geldiğinde, bu bir nevi şeffaf bir alan da yarattı. Neyin ne olabileceğini gördük. Kimler nelere hazırlıklı… Ki, bunun devamı da olacak, asıl ‘reel tiyatro’ yeni başladı. Bu süreçte, İngiltere’de koltuk sayılarının azaldığı sahneler kuruldu. Hastalık, ölüm vd. koşullar düşünülerek, yeni bir tiyatro bile inşa edildi. Fransa’da, Almanya’da oda tiyatroları, ev tipi tiyatrolar, kafe tiyatroları, hatta uçak tiyatroları tartışılıyor. Düşünsenize, çağımızda zaman algısı da değişti. Her şey anlık, parçalı… Hesaplar tutmuyor. Koca koca prodüksiyonlar için mukaveleler imzalanırken, hepsi çöp oldu. Seyirci sayısı şimdilerde problem… Dengeler şaştı. 

Mümkün değildir, umulmasın, eskiye dönülmeyecektir. Unutulsun! Yeni bir düzenin doğum sancıları başladı. Belki de, ‘‘online’’ tiyatro festivallerinin… Tiyatro evinizde… ‘‘At home’’ !!! Dünya tarihinin kurucu üyesi, baş kahramanı İngiltere’den daha mı iyi bileceksin? Hayal aleminde yaşama. Ölüyorsun. Kuruyorsun. Sevimsizleşiyor ve çirkinleşiyorsun. Geride kalma; hatta, depar atman lazım! 

Kimse -ciddi boyutta akıcı değilse- dinozorlar döneminden kalma iki perdelik, ortalama 90 dakikalık bir oyunu zevkle izlemiyor atık. Onu ancak, azınlıkta kalmış, sürekli tiyatroya gitme alışkanlığı edinmiş, evde yalnızlıktan sıkılan, kendini iyi-kötü beslemek isteyen orta yaş ve üstündeki sıradan kişiler izliyorlar. O seyirci grubundan da, tiyatroya büyük bir katkı gelmez artık! Oyunlar bile tek perdeye, 45 dakikaya düşmüşken, bildiğinde inat edenler hastalanacaklardır. Katılaşacaklardır. 

Oyunlar iki perde sahneleneceklerse bile -ilgi çekmek için- içlerinde akrobasi, müzik, hayalet perde kullanılmak zorundadır. Herkes görsel hafızayla, internetin yarattığı algıyla yaşamaktadır. 

Örneğin, bir buçuk-iki saatlik uçak yolculuğunuzda, iki oyuncunun size gösterim yaptıklarını düşünün. Bu uçuşlarda bir tiyatro sergilendiğini… Havada… Yahut, doğaçlama… Müthiş… Heyecan verici… Gerçek tiyatro budur zaten, zaman-zemin geçilsin. Her yere sızabilir. Havaalanına… İnternete de… İnternet hava sahasına… Yenilikler daha çekicidir! 

Bugün, sanat artık yüzeysel olanın, hızın, gündelik olanın peşindedir. Her yere dağılabilir. 

Üstelik, ‘‘online’’ tiyatro, Türkiye’deki köhnemiş üst-ast algısını, abus ilişkileri de sekteye uğratacaktır. Artık, kimse hocasının hakaretlerine, çağdışı teknikleri zorla-notla tehdit ederek uygulamasına göz yummayacaktır. İfşa diye de bir durum var, sorunlar sosyal medyada dolaşıma sokulacaktır. Orası da güçlü bir aktarma, gösterme aracıdır. Herkesin ona göre haddini, çapını, yerini bilmesi; davranışlarına çekidüzen vermesi gerekir. 

Akademideki kız öğrencilerime demiştim, ‘‘sizin zamanınız geldi. Çıkın ortaya ve oynayın. Gerekirse, oyunu bozun, yeniden siz oynayın.’’ 

Bu ülkenin devrimci, feminist, hareket halinde, yürek hoplatan bir kadın tiyatrosu bile yok. Onca kadın ezilirken ülkede ve kendini gizli saklı ezdirirken de… Tiyatro dahil… Hepimiz çok şey biliyoruzdur. Dolayısıyla, mesela, ‘Tuz Biber Stand Up’ ‘youtube’ sayfasında gençlerin yaptıkları, modern anlamda meddahlığın devamıdır. Biz bile doğru dürüst, gerçek bir meddah izlememişken, o meddah bize Ramazan günlerinde uyuşturucu ve hafif hikâyelerle yutturulurken;  bu gençler, meddahlığın hicvini, cinsel dilini, vahşetle kurduğu etkileşimi, açık güldürüsünü, siyasi göndermelerini vd. bizlere taşımışlardır. İnternete, açık alana… Büyük cesaret… Maalesef, devrim bu ülkede +50 yaş kesiminden gelmeyecek. Devrim dinamiktir. Geçmişi anmaz, önüne bakar. Toz attırır toz! 

İddia edilebilir ki, tersten de modernleşsek, geleneksel meddahın tezahürü bugün bu gençlerin yaptıklarıdır. Geçmişte, büyüklerimiz diye, tiyatroyu bize kırparak sunan, kadını ikinci plana atarak, Afife Jale’ye acıyarak, hüzünle bakmamızı sağlayan tiyatrocuların değil. Türkiye’de tiyatro, cinsellik, vahşet, cesaret, politik bilinç anlamında çok geride kalmıştır. Kadınların üstünde, hem erkekler tarafından, hem de birbirlerine uyguladıkları baskılar vardır. 

Pratikte, Türkiye’de bir tiyatro olduğunu, ama sanatsal şiddette bir tiyatro olmadığını bile kolaylıkla iddia edebiliriz. Türkiye’de gerçek bir tiyatro bulunmadığını… Verilerimiz, belgelerimiz, gözlemlerimiz çoktur, argümanlarımız. Ama, susarız, konuyu fazla da deşmeyiz. İsimler bazında… O da, biraz, saygımızdan… Ülkedeki biat kültüründen, cemaatçilikten, kumaştan, çapın darlığından ötürü… Sonuçta, biz de bu coğrafyanın bir parçasıyız. Hastalık varsa çevrede, sirayet etmemesi olasılıksızdır. 

Yurt dışında, arabalarda, büyük bir sinema perdesine yansıtılarak yahut sahnede de hâlâ tiyatro izlenmektedir. Yanda bu gelişmeler de devam etmektedir. Lakin, orada, arabanın üstü genelde açılmaktadır; bilakis, üstüne bile oturulmaktadır. Yıldızların altında tiyatro… 

Bizde İzmir Büyükşehir Belediyesi konuyu her zamanki kısıtlılığıyla anlamış olacak ki, boş bir alanda ‘Anadolu Ateşi’ni araba içinde insanlara izleterek kültür ve sanat sunduğunu zannetmektedir. Bunlar büyük skandallardır. Farkındasızlıklar… 

Bıkmadan usanmadan, başarısız rejilerle oynanan Nâzım Hikmet oyunlarından birini daha sahneletmek üzere harekete geçilmiştir. Afişe bir de Abidin Dino’nun figürleri özensizce atılıvermiştir. Afiş yavan olmuştur. Güler misiniz, ağlar mısınız, sinirlenir misiniz?!!! İzmir’de sanat adı altında bu geç kalınmışlık pazarlanmaktadır. Aslında, bunlar ucuz cumhuriyetçi halk partisi manevraları, cingöz belediye rantlarıdır. Halkın seviyesini yükseltmektense, ona zaten doğru dürüst bilmediği Nâzım Hikmet’i kakalamaktadır. Bu sanatçının sırtından ne oratoryolarla, ne tiyatro gösterileriyle, ne şiir dinletileriyle kimler ne paralar kazanmadılar ki! 

Böylesi çağ dışılıkları, ayıpları, avamlıkları gördükçe, inanın gençlere de hak veriyoruz. Hayat akıyor. Size dar ediyorlar. Çünkü, dünyaları samimiyetsiz, sıkışmış ve dar… Sevgisizler, mutsuzlar, yeniliğe de kapalılar… Hoş geldin, yaaa yüzde yüz Türkiye’de, herkes aynı kafada, aynı iktidar… Yaaa coğrafya’i Türkiye! Yaaa şehr-i İzmir! 

Dünyada sokak hareketleri var, gençler özgürlük istiyorlar. Türkiye’de o bile yok. Eski solcusu 12 Eylül’de bize şunu bunu yaptılar diye diye kendini acınacak duruma düşürüyor. Oysa, Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, İbrahim Kaypakkaya, Hikmet Kıvılcımlı, Behice Boran vd. boyun eğmemiştir. Onların başları hep diktir, öfkeleri estetlik boyutunda diridir. Bunların kitleleriyse, bugün şikayet eden, evde bira göbeği yapan, oraya buraya elde rakıyla bağırıp çağıran, affetmeyeceğiz travmasıyla birilerine atıfta bulunan sinmiş insanlar gibi görünüyorlar. Ülkede, Kenan Evren, başı dik biri gibi görülüyor, o fotoğraflarda. Bu nasıl olabilir? Solla sağ Türkiye’de nasıl böylesi yer değiştirebilir? Aklım almıyor. Sol dediğin, bugün sokakta, sokak tiyatrosunda, grafiti yapan gençlerle, protestocu kadınlarla, Taylan Kulaçoğlu’yla beraber olmalıdır. Onlar dayak yedikleri zaman, alıp megafonu eline şiir okumalıdır. Nâzım Hikmet orada, ‘o anda’ lazım değilse, büyükşehir belediyesinin kıytırık salonlarında ne aramaktadır? Bu, o şairi de zerre anlamamak, onun hayaletini hortlatmaktır. 

Caddeleri arşınlayın; kafelerin vitrinlerini, reklam panolarını inceleyin. Estetik yoksunu, Türkçe hatalarıyla dolu, afişler paylaşılıyor. Görsellikler berbat… Yüksek perdeden, kulakları tırmalayan, aynı şiirler yanlış ortamlarda sürekli okunup duruyor. Sanatçıların, kültür sorumlularının kendilerini bu hale düşürmemeleri gerekirdi. Esef… Asil kalmalılar asıl; dinamik, dipçik gibi, dimdik…  Ülkede bir tane derinlikli 12 Eylül oyunu yok. ‘Derinlik’ ifadesinin altını çizerek belirtiyorum. Yaz deyince, yazılan her oyun da etkili olmuyor. 

Nitekim, sene 2020… Tiyatroda, sanatta vb. olanlarla yetinmekten biz de delirecek noktaya geldik. İttirsen de, ileriye gidilmiyor. Bant geriye, aynıya sarıyor. Çoğu oyunu hatır gönül ilişkisi için izliyoruz. Çoğu etkinliğe ayıp olmasın diye katılıyoruz. Çoğu gelişmeyi, eksik de olsa emektir işte kafasıyla değerlendiriyoruz. Arkadaş arkadaşın tiyatrosunu güzelliyor. İki kara deliğin çarpışması tartışılırken evrende… Zihnimize durmadan hakaret ediliyor.  Bilinçdışımızı kötü ve yetersiz materyaller işgale mecbur bırakılıyor. 

Pandemi sürecinde, Genco Erkal oyunlarını  insanlara internetten açtı, mesela. Devlet ve şehir tiyatroları da açtı. Fakat, bunlar ciddi geç kalınmışlıklardır. Zaten, oyunlar da güncel değillerdir, bu durum da ayrı facia. Türk tiyatrosu kapalı kapılar ardında, iş çevirmektedir. Dünya her yere, bir telefon ekranından yayılırken… 

Mesela, yazın internete (‘google’a) bir oyunun adını. Herkesin bildiği bir şey olsun (Godot’yu Beklerken, diyelim), onlarca oyun örneği karşınıza çıkacaktır. Uluslararası… Kimi bunların yarımdır, kimi oyunun tamamıdır. Onlarca röportaj, afiş örneği, fotoğraf da görürsünüz, ki çoğu da yüksek estetik algının tezahürleridir. Ama, Türk tiyatrosuyla ilgili bir şey araştırın. Yoktur. Ne oyun, ne bir veri… Cılız, tek tip, çöl… Ülke gibi… Her şey internete açılırken, onlar internetten giderek uzaklaşırlar. Yahut, ona uyumlanayım derken, yaptıkları işler sakil kalır. Bu da, tıpkı başımızdaki siyasetçiler-devlet erki vb. misali despotik bir ortam doğurur. Tiyatroda da… Her ülkenin sanatı kendine benzer. 

O sebeple, gündelik yaşamdaki ortam da bundan ötürü yamuk haldedir. Sanatsızlıktan… Sanat diye sunulanların da, çıkar için, para için, ilişkiler için, tutkusuzca, ezbere, ceberutlukla, çevrecilikle-adamcılıkla yapılmasından ötürü… Genci yaşlısından hep icazet almak zorunda hisseder kendisini. Oysa, gencin çağı gelmişken, yaşlısı interneti kullanamazken daha! Oraya oyunu kim yükleyecek, o ‘vimeo’ya? E-davetiyeler, dijital tartışma platformları… Yok, yok, yok. Korona süreci geçecek. Tiyatrolar açılacak. Bekleyin bekleyin, çok beklersiniz! Biz de, uzaya atta gideceğiz diye avunuruz, o sırada. 

Sonra, her ülkenin bir iç gerçekliği vardır. Örneğin, Amerika’nın tarihsel gidişatı içinde zenci hareketleri merkezinde bir kitlesel tepkime oluşmuştur. Bugün orada bu yönde de bir tepkime, bir sokak hareketi gelişmiştir. Fransa’da sarı yelekliler adlı grubun protestoları da bu minvalde okunabilir. Yine, Belçika’da başörtüsü yasağını, ırkçılığı, 5G teknolojisini; hatta, koronavirüsün getirdiği tedbirleri bile protesto ediyorlar. Orada, ‘Virüs Çılgınlığı’ diye bir grup bile var. Dünyada iklim değişikliği, Latin Amerikalılar’a, Afrikalılar’a yapılanlar tartışılıyor. Mülteciler konusunda Avrupa devletlerine çıkışılıyor. Peki Türkiye’de durum nedir? Ağırlıkla, kadınların uğradığı şiddetin artışı… Kadınlarla birlikte, çocukların, LGBTİQ+ bireylerinin, hayvanların, işçilerin, çiftçilerin… Yani, işin ekonomik alt yapısıyla, kültürel alt yapısı kriz halinde çakışıyor ve genelde önce bu kesimdeki insanları etkiliyor. Dip ezilenler… Bir de, üstüne şahane bir alan yaratılmış gibi onlara, durmadan gençler taşlanıyor.

Amerika’da hatırı sayılır bir zenci kültürü vardır. ‘Harlem Edebiyatı’ olmuştur zamanında, ‘zenci tiyatrosu’. Yahut, İngiltere’de -her ne kadar onlar da sömürgeci davransalar- zencilere dair bir kültürel alan verilmiştir. Müslümanlar’a da… 

Örneğin, ‘National Theatre’, Nijerya asıllı Inua Ellams’ın ‘Barber Shop Chronicles’ oyununu zenci vatandaşlarına açık şekilde oynarken; bunu, internetten de eşzamanlı dünyaya sundu. Hep beraber, koordinatsızca, aynı anda izledik. Pandemi dönemi İngiltere için hızlı geçti, entegrasyon anlamında o kadar da zorlanılmadı. 

Oysa, Türkiye’nin, yaşadığım şehir İzmir’in, doğru dürüst bir ‘öteki’ tiyatrosu bile bulunmuyor. Bir kadın tiyatrosu… Olmamasından ziyade, onu benim gibi bunun üstüne senelerdir düşünen, her türlü kadın/ ve insan grubunun, oluşumun içine girip çıkmış; olaylara çok boyutlu bakabilen kişilerin de yapması gerekiyor. Kaliteli isimlerin birlikteliğinden büyük bir sinerji doğacaktır. Aslen, endemik insanların olaylara neşter atması gerekiyor. Yoksa, irin büyük… Türkiye’de kültürel arızalar; evlere, okullara, üniversitelere, sokaklara taşan şiddet var. Bundan sanat da sorumludur! Sürekli karşıdakilerden şikayet etmesin. 

Türkiye’nin sahte orta sınıf yahut yetersiz ajit-prop tiyatro yapıcılarının yetersizlikleri de artık iyice göze batıyor. Ara yüzeyde, daha kucaklayıcı, ama estetik barındıran, gerektiğinde de halka ulaşan bir tiyatro gerekiyor. Şu an ortalarda olanların çoğunluğu anca içe kapanmışlığı, uğultuyu, çaresizliği, köhnemişliği, tek sesliliği temsil ediyorlar. Kusura bakmasınlar. Biz, kavuk bir kadına devredilmeli artık diye etrafta yazıp, konuşurken, tiyatrocuların büyük kesimi -kadınlar da dahil sustular- ve kimse bu yönde kamuoyu yaratamadı. Üzücüdür. 

Şevket Çoruh’u protesto ettiğimi söyledim ben. Protesto edilmelidir. Dalga geçer gibi, kavuğu kadın sanatçılardan birine vermediler. Aksine, kavuk devredilirken elde edilecek geliri ‘Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ne aktaracaklarını söylediler. Bir çeşit tiyatral cinlik, sus payı, yani… Muhtemelen, Rasim Öztekin’e, yetkililere, o çevreye, benim tepkim ve benim gibi olanların çatlak sesleri ulaşmış olacak ki, ağza bir parmak bal çalarcasına işi iyice ucuzlaştırıyorlar. O kavuk bir kadına verilmeliydi; gerisi sorgulanamaz. Hele ki, 21. yüzyılda… Ülkede kadınlara da yapılanlar bağlamında… İyi bir cevap olurdu hükümete ve dünyaya. Kadınlara da moral… Ve tiyatroya teşekkür… Yenilik… Cesaret… Kan… Gelirdi biraz. Sonra, bağış da yine gerekli yerlere yapılırdı. 

Türkiye’de her şeyin böyle aymazlıklarla, saçmalıklarla, düşüncesizliklerle ilerlemesi benim sinirimi bozuyor, çünkü. Gerçek bir feminist sanat, feminist yapılanma talep ediyoruz. Mültecilerin, sokak çocuklarının, sigortasız konfeksiyon işçilerinin, gey-lezbiyen bireylerin, travestilerin, transeksüellerin işin içine dahil edilecekleri performatif, aktif bir uzam… Yoksa, travesti-transeksüel rollerini orta sınıfın orta algısına yıllardır tiyatro diye yutturmaya çalışan yetersiz oyuncuların aktardıklarını değil… Bir de bunların üstünden ödül alan oyuncuların… Aralarında ödül döndürenlerin çeteleştikleri kokuşmuşluğu… İstemiyoruz. Bunaltıyor. Sahte geliyor birçok şey. Batıyor. Herkes sosyal medyadaki gelişmeleri alenen görüyor. Arkalarda, kapalı kapılar arkasında nelerin geliştiğini de öğreniyor. Değişiyor hayat. Kabuk çatlıyor. 

Devrim… Kıpırdama… Cinayetlerin olduğu, kanın aktığı, restleşmelerin şiddetlendiği, politik bilincin üst estetikle, internetle, sokakla harmanlandığı bir karnavalesk yapı düşünüyoruz. Esneyen, ama temeli olan, çatallı, nitelikli bir yapı… Bir uzay tiyatrosu hayali, hologramlar, video’lar, ‘youtube tiyatroları’, şiir tiyatroları… Şimdide kurulan, ileriye sıçrama amaçlı… 

‘Online’ dersler, ‘online’ sanat… Her yere yayılsın. Kurumların görünmez demir parmaklıklarından, köhnemiş üniversitelerden, tiyatro salonlarının havasız-kovit yaymaya müsait, yetersiz salonlarından… Uzaklaşın biraz da artık… Yüzyıl size mesaj veriyor. 

Çimlere, ara sokaklara, dijital platformlara akın. Yığılın. Belki de, sanat aslında ölmüyordur, sektör de, oraya doğru diriliyordur. Siz geriden geliyorsunuzdur, belki, kim bilir! Sanat yıldızlara bakıyordur. 

Yeni bir bildiri, yeni bir manifesto yazmanın zamanıdır, belki. Yeni bir koronavirüs oyunculuğu tekniği… Ne dersiniz?! Bir buçuk, iki metre… 

Daha çerçeve sahneden bir türlü çıkamayan dar çerçeveleriniz varken, nasıl yumruk atacaksınız önünüze gerilen kurallara? Nasıl tekme, ayağınıza takılan barikatlara? Barikatı siz de örüyorsunuz. 

Düşünmeye vaktiniz yok. Zaten, geri kaldınız çokça. Biraz harekete geçmelisiniz. Tiyatro çağının dilidir daima! Bu dil bugün teknolojiyse eğer… Türk Tiyatrosu biraz önlere ilerlemelidir! İlerleyelim lütfen!

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku