Pınar Erol

Biat etmeyen bir jenerasyonun iyi kalpli adamlarından Alican Yücesoy. Göz kulak olduğu şeyler ona emanet. Ezberleri alt üst etmesini çok sevdim. Yokluktan beslenen sanat dallarını yeşertmesini de… Ama en çok soru sormayı akıl etmesini! 

“Birbirini sevmeyenlerin değil oyuncu; insan bile olamayacağını” en iyi öğrenenlerden. O yüzden oyunculuğun tam kalbine sevmeyi koyuyor. Hayatı olduğu gibi kabul etmiş, öyle karşılıyor.  Yalnız vefalı insanlarda olan o büyümüş bakışlarında iyilik var, merhamet var, kararlılık var, inanç var… Duyarsızlık onun da kalbini kırıyor. Evsiz bırakılan düşüncelerin sesi oluyor. “Zorbalıkları unutmayın” sözü ne yakıcı bir hatırlatma! Aynı gökyüzüne bakmak yetmiyor, aynı hayali kuranlarla buluşuyor. Gücünü birbirinden alan insanların kenetlenmesi, yeryüzü cennetinin varlığına inandırıyor beni.

Doğanın gücüne, sanatın şifasına, gelecek güzel günlere ve Alican Yücesoy’un samimiyetine inanıyorum. Hayatın güzel günlerini unutmayacağım. Onu sahnede izlediğim günleri unutmayacağım…

Öncesinde ne olacaksın diye sorulduğunda, fantezi olarak pilotluk var. Sonra babanızın yönlendirmesiyle iki sene Endüstri Meslek Lisesi’nde elektronik okuyosunuz. Bursa Devlet Tiyatrosu’nda Celal Kadri Kınoğlu’nu “Bir Garip Orhan Veli”de izledikten sonra oyuncu -hatta tiyatrocu- olmaya karar veriyorsunuz ve bunu annenize söylediğiniz de o da size “tiyatrocular çok okuyan, kültürlü insanlardır” diyor. Siz sonradan bunun tersini söyleyeceksiniz.
Evet, aynen öyle oldu. “Tiyatrocular çok kültürlü insanlardır” dedi. Dalga geçti yani. Sen hiç orada değilsin demek istedi bana. Haksız da sayılmazdı. Öyle olmadığını da görüyorum yıllardır. ‘Tiyatro kültürlü bir şey’ algısı yanlış. Annemin algısı yanlış.

Haliç Üniversitesi Tiyatro Bölümü’nü kazandığınız günün ertesinde, Bursa’ya dönünce Müşfik Kenter’in asistanı (Adnan Tönel), hocanın sizin Bakırköy Belediye Tiyatroları’ndaki seçmelere katılmanızı istediğini iletiyor ve (2001’de) on sekiz yaşında ‘Kuzguncuklu Fazilet’ için seçilen beş kişiden biri oluyorsunuz. Turgay Kantürk yönetiyor, Selçuk Borak koreografiyi, Melih Kibar müzikleri yapıyor. Seçilenler kendilerini anlatırken siz hiçbir şey yapmadığınızı itiraf edip, öğrenmeyi çok istediğinizi, size sahneyi paspasla deseler hayır demeyeceğinizi söylüyorsunuz. Oyunun yardımcı yönetmeni Fidan Koşar, ‘buradan çıkıp, buraya koş’ dediğinde, o mesafe size çok uzun görünüyor ve hâlâ da koşuyorsunuz. Orada, Meral Çetinkaya’yı, Zekai Müftüoğlu’nu, Sönmez Atasoy’u defalarca izliyorsunuz.
Ben girdiğimde “İvan İvanoviç Var mıydı Yok muydu” oyunu vardı. Arkada, kalabalığın içinde patates yiyeni oynuyordum. Düşündüğümde gerçekten arkadan izleme fırsatı bulduğum bir dönemdi o. Ayrıca kendi hocalarımla oynama fırsatı da buldum. Onlarla aynı kulisi paylaşma fırsatı buldum. Bir de bizim iş, gerçekten yaparak öğreniliyor. Birinin size öğretmesinin çok mümkün olmadığı bir iş; görüp, deneyip, öğrenilen bir şey. Bunun için sahneye çıkmanız lâzım, sorumluluk almanız lâzım ya da birinin size sorumluluk vermesi lâzım. Ne mutlu ki Hoca’mız bize fazlasıyla sorumluluk verdi. Şimdiki oyuncuların o kadar fırsatı oluyor mu bilmiyorum. Bugün sahip olduğum her şeyin emektarı derim hep Hoca için.

Hep vefayla bahsettiğiniz Müşfik Kenter’i ayrıca özel kılan, dersi ders gibi anlatmayıp; anektodlarla anlamanızı sağlamasıydı.
‘Burayı böyle oynayın’ demezdi. Hikâye anlatırdı. Kendi yaşadığı hikâyeleri anlatırdı. Onun hikâyesine kapılıp o kişiyi oynamanızdan çok; onun hikâyesiyle kendi hikâyenizi bulmanız üstünden giderdi. Tabii ki Hoca’yı anlamak da kolay değildi. Hoca’yı geç anlıyorsunuz. Ben mezun olmaya yakındım onu anladığımda. Mezun olduktan sonraki dört senem de, öğrendiklerimi unutmakla geçti. Böylece Hoca’yı tekrar daha rahat anlayabilirdim. Bunların hepsi tabii ki bir deney, bir yolculuk. Biliyorum ki Hoca sadece benim için değil; bütün öğrencileri için değerli. Onun çırağı olmuş, öğrencisi olmuş tiyatrocuların hepsinin bugün minnet duyduğuna da çok eminim.

“İnsan olun” sözü onun bayrağı gibiydi ve kaç oyuncunun oyunculuk düsturu oldu.
O üslûbu bulup benimsetmiş biri tabii. Kendi çağı için de çok duyduğum bir şeydir bu. Onun Türkiye Tiyatrosu’nda yeni bir çağ açma gerçeği vardır oyunculukla ilgili. O yalınlık, o gerçeklik, o doğallık… Bu zor bir şeydir ve onun genç yaşlarında yaptığı oyunculuk döneminde, çok olağan bir şey değil hamaseti bırakmak, yalınlaşmak. Ne gariptir ki altmış – yetmiş yıl öncesinden bahsediyoruz. Onun, o zaman açtığı kanalda hâlâ çabalayarak, öyle oyuncular olmaya çalışıyoruz.

Daha konservatuvarda onun öğrencisi değilken, Bakırköy Belediye Tiyatroları’nda meslektaşı oluyorsunuz. Gözünüzü ilk açtığınız yer burası ve yıllar içinde istifa etme noktasına geldiğiniz anlarda bile ona duyduğunuz vefa sizi durduruyor. Müşfik Kenter size hâlâ yardım ediyor, eli hâlâ üstünüzde.
Kesinlikle öyle. Benim buraya aidiyetten öte, borçlu hissetme durumum var. Bu biraz da yapıyla alâkalı bir şey. Her insanda olmaz, hatta saçmadır. Biryere karşı aidiyet hissetmek tamam ama borçlu hissetmek durumu garip bir şey. Başka neye karşı bu kadar ait, sorumlu ve borçlu hissediyorum bilmiyorum açıkçası. Hoca’nın bizim için önayak olması ve arkadaşlarımın olması önemli unsurlardı istifadan vazgeçmek için. Geçmişteki o istifa etme noktasına geldiğim anlarda, ne var yani başka yerlerde de tiyatro yaparım, sonuçta iki kalas bir hevese bağlayabilirim dediğimde, nedense bir şeyler tuttu beni burada. Ve tabii ki Hoca’nın varken varlığı ve yokken varlığı da önemli bir şey benim için.

Arada özel tiyatrolarla da temasınız oluyor. 2004’te Onur Bayraktar’ın Stüdyo Drama’sında “Suret”i, 2012’deTiyatro Hal’de “Eksik (Bulls)”i ve şimdi 2017 sezonunda da Kumbaracı50’de “He-Go”yu oynuyorsunuz.
Çok garip, geçenlerde de bunu konuştuk. Alternatif mekânlar Onur’un zamanında yoktu ve onun, hayata geçirmek için böyle bir fikri vardı. Özel tiyatro olmak için, özel olman gerekiyordu. “Çatı katında tiyatro yapacağız, gel” demek çok önemliydi. Hayatta olsaydı tiyatro için çok fazla gıda sağlayabilecek bir insan olduğunu düşünüyorum yazar olarak da tiyatro insanı olarak da. Ne yazık ki çok genç yaşta kaybettik.

BBT’deki oyunlarınızın arasında “Yağmurcu”, “Sıkıyönetim”, “Aklı Havada” ve “Hayvan Çiftliği” ilk akla gelenlerden. Emrah Eren’in sahneye koyduğu “Hayvan Çiftliği” severek ve eğlenerek oynadığınız oyunlardan biri. “Bütün hayvanlar eşittir ama bazı hayvanlar öbürlerinden daha eşittir” cümlesi eşitlikçi toplumu kurmanın zorluğunu anlatıyor. Ayrıca yaşadığın hayatta nasılsan, sahne hayatında da öylesin diyorsunuz ya. Bu rolün uzakta değil, yakınınızda, içinizde olduğunu görüyorsunuz, kendinizi yakalıyorsunuz.
“Hayvan Çiftliği”ndeki hikâyeyi bilirsiniz. Bu sistemin içinde olmakla ilgili. Birçok şeyi sonradan değerlendirdiğimizde hep söylüyoruz hayatın içinde olmakla ilgili şeyi ama bunu gerçekten görebildiğim anlardan biri “Hayvan Çiftiği”nin prova sürecidir. İçinde bulunduğumuz sistemin ne kadar yakınımızda olduğunu hatırlattı bana. İçimde dememin sebebi o. Yoksa Napolyan olmakla ilgili bir şey değil yani. O sistemi, o totaliter yapıyı daha net görebildiğim bir an oldu benim için. Benim için veya bu işi yapanlar için tiyatroda bir kırılma noktasıdır “Hayvan Çiftiliği”. O noktadan sonra, yaptığım bütün oyunlarda, bunu daha net görmeye başladım. Emrah Eren’in çok etkisi var bunda. Bu işlerde ekip olmak tabii ki çok değerli ama ekip olmak için ya tanışık olman lâzım ya da birdenbire aşık olman lâzım. Ben bu tiyatroya girdiğimde Emrah da yeni girmişti. Onlar mezundu, ben daha yeni başlamıştım. Bana sürekli oyunlar, kitaplar önerirdi. Edebiyatla ilgili birçok açığımı kapatmış, beni çok geliştirmiş biridir. Yıllar sonra da beni kendi yaptığı oyunda oynattı. Orada beni ikinci kademeye de geçirmiş biridir. O yüzden benim için çok değerlidir Emrah. Ondan sonra da gerçekten hep böyle gelişti. Yaptığımız “Gülünç Karanlık”ta da “He-Go”da da hep buldum hayatın içindeki anları.

Son oyununuz “He-Go”da şarkı söyleyen, piyano çalan, resim yapan bir oyuncuyu oynuyorsunuz. Şu ‘çok yönlü oyuncu’ dediğimizden. Bu da içinizden çıkan bir rol. Anneniz resim öğretmeni ve siz de biraz resim yapıyorsunuz ve “Akdeniz Akşamları”ndan öte gitar çalıyorsunuz.
Oyundaki Çetin kadar bir iddiam yok ama. Metni okuduğumda o kadar güldüm ki… Birçok tanıdığım, arkadaşım var böyle olan. Çok yönlülük çok sevilen bir şey. Tabii ki anormal değil zaten, gerçekten değil. Oyuncuların çoğu hem yazar, hem oynar, hem yönetir, hem enstrüman çalar, resme ilgisi vardır. Ben de evde ufak ufak çizerim, kendimce bir şeyler tıngırdatırım. Bu beni utandıran da bir şey. Belki kendi çapımda demenin ötesine geçebilecekken beni tutan da bir şey. Ama iyi böyle çünkü kendim için yapıyorum ve kendimle ilgilenmek beni mutlu ediyor. Resim yaparken kafamın boşaldığını hisediyorum. Sanatsal aktivitelerin çoğu pratik çözümler sunuyor bize. Yalnızlıkla ilgili, birlikte olmakla ilgili.

En sevdiğiniz oyun yazarı Brecht. Bir tane Brecht oynamışsınız ama epik oyunculuğun gerçekliğine inanmıyorsunuz. “Ben alternatif bir tiyatroda epik bir oyun oynamak istiyorum diyorsunuz. Serkan Keskin, Şener Şen, Erkan Can var beraber oynamak istedikleriniz arasında. Genelde arkadaşlarınızla değil ama tüm hocalarınızla sahneyi paylaşmışsınız ve muhtemelen yaşıtlarınızdan fazla oyun oynamışsınız.
Özel olarak illa şunu oynayayım gibi bir isteğimin olmadığını fark ettim geçen süreçte. Daha da iyi anladım ya da. Hatta ne oynayacağımı bilmemenin daha değerli olduğunu düşünüyorum artık. Bu benim için daha yaratıcı, daha üretken, daha sürprizlerle dolu ve beni daha eğlendiren bir hâl oldu. Bilmediğim, tanımadığım insanların sürprizlerini merak eder oldum. Ordan ne bulabilirim, ne çalabilirim, nasıl bir serüvene çıkabilirim onlarla birlikte? Oyunculuk tarafındaki asıl heyecan veren şeyin bir yolculuk olduğunu düşünüyorum. İyi bir oyuncak bu.

Kadriye Kenter’in görevden alınmasından sonra süreç başlıyor. #NasılBirTiyatro, #SenDeSöyle hashtag’leriyle sosyal medyada bir farkındalık başlıyor. Tiyatro hakkındaki yanlış algıyı yakalamak adına, ancak belli bir estetik ve entellektüel düzeyi aşanlar talep edebilir yargısını dümdüz eden bir önermeyle geliyorsunuz.
Tiyatro herkes içindir. En başında konuştuğumuz konuya dönüyoruz: Annemin “tiyatrocular kültürlü insanlardır” sözüne. Gerçekten ötelediğiniz ya da dışında tutmak istediğiniz bir kitle de olduğunu varsayıyorum. Tabii ki yeni tiyatro bunu yapmıyor ama burası (BBT) için çok geçerli bir şeydi bu. Muhtemelen anneme tiyatrocu olmak istiyorum dediğim zamanlarda Shakespeare izlemek beni korkutabilirdi. Burada sezon açılış oyunumuz Shakespeare’in ilk dönem oyunu “Yanlışlıklar Komedyası”ydı. Evet Shakespeare’in en zor, en riskli oyunu. Hiçbir tiyatro özel olarak “Yanlışlıklar Komedyası”nı seçmez. “Bir Yaz Gecesi Rüyası” mesela daha kesin bir iştir. Bunu herkese izletebilirsek, her oyunu izletebiliriz diye bir yaklaşımımız vardı. Çalıştığını da düşünüyorum bunun. Birinin ben dün Shakespeare izledim demesi çok değerli. Artık Hamlet”i de çok rahat izleyebilirler. Tabii nasıl bir tiyatro sorusu idari, sanatsal, tasarımsal çok şeyi kapsayan bir soruydu.

Kurum tiyatrosu olunca parayı verenin yolunu izlemek gibi, memur sanatçı olmak gibi söylemler oluyor. Siz de idari çalışmalarla, sanatsal çalışmaların birbirinin vaktini yediği zamanlar geçirdiniz. “Mücadele ettim. Talep ettim ve talep ettiğim şeyi aldım” dediniz sonunda. Kızıl yıldızlı bereyle katıldığınız seçim günü, tiyatroda kendi küçük devriminizi yaptığınızı söylediniz. Bu, bırakın tiyatroyu, birey bazında da çok ilham verici, özgürlük adına yüreklendirici bir şeydi. Tarih 16 Haziran 2015.
Bunu kendi aramızda konuşurken de çok sık hatırlatıyoruz birbirimize.  Bizim bir misyonumuz vardı. O da kendini tamamladı. Bizim bir talebimiz vardı. O da demokratik bir seçimdi. Aslında mücadele bunun için verildi ve o mücadele kazanıldı. Bizim kazanmamızdan bahsetmiyorum; burada yirmi beş yıl sonra seçim yapılmasından bahsediyorum. Sanırım insanlar bu süreçte verdikleri desteği ve bu başarının ardında pay sahibi olduklarını unuttular. Dışardaki insanlardan, Şehir Tiyatroları ve Devlet Tiyatroları seyircilerinden bahsediyorum. Bizim seyircimiz zaten devamlı geliyor. Elleri hep buranın üzerinde. Aynı ilginin oraya o kadar gösterilmediğini düşünüyorum. Gösterilseydi benzer uygulamalar orada da yapılırdı. Bu geçtiğimiz iki yıllık süreçte, bunun tutan bir şey olduğunu, başarı gösterebilecek bir yöntem olduğunu da iddia ediyorum. İyi bir sezon geçirdi tiyatromuz. İyi bir repertuvar yapıldı. Bunun formülü seçilmiş bir yönetimin olması. Yönetimi seçenlerin buranın çalışanları olması. Buradaki sürecin bir şekilde devam etmesi… Bunun, Devlet Tiyatroları ve Şehir Tiyatroları’na da uygulanması gerektiğini söylüyorum. Kanun koyucu büyüklerimiz kendilerince kanunlar, yasalar çıkartıyorlar. İyi, hoş, güzel… Çıkartsınlar tabii ki ama Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok. Biz iki sene önce sıfırdan keşfettik. Bu sistemin hem yurtiçinde hem yurtdışında bir başarı elde ettiğini söylüyorum. Biz yurtdışında da oynadık oyunlarımızı. Bu gerçekten çalışan bir sistem. Kendisinin oy kullandığı bir genel sanat yönetmeni, yönetim kurulu içinde bir üye, üyeleri sanatçıların ve teknik personelin seçebildiği, genel sanat yönetmenini bütün ekibin seçebildiği, sanatçı temsilcisini oyuncuların seçtiği bir yapıyı kurmak çok mümkün. Bunu kim istemez? Bugün ülke için de aynı şeyi istemiyor muyuz?

Referandumda da istediğimiz buydu. Genel sanat yönetmeni olarak kurumunuzda vekâleten görev yapan kişi ülkenin Cumhurbaşkanı, Başbakanı, İçişleri Bakanı gibiydi. Yönetim Kurulu’ndaki yedi üyeden dördü kendisiydi ve o kuvvetler birliğinin ilk icraatı kişilerin atılmasının altına imza atmak oldu. Siz de her yönetim gibi enkaz devraldınız. Yılların çözülemeyen sorunlarının yanında, kalkan oyunlar, çıkarılan kişilerle işlevsiz bırakıldınız.
Umarım enkaz devretmem. Çok büyük bir iddiam yok ama bence enkaz bırakmıyor olmak gayet yeterli.

Kazandıktan sonra “Bundan bir sene önce Kafka Kafe’de oturan ekip şu anda toplantıyı Yönetim Kurulu odasında yapıyor” diyerek kolları sıvadınız. Ve biz “göz hizası model” diye bir şey duyduk, “kolektif” duyduk, “yatay yapılanma” duyduk. İnternette bilet satışları başladı. Çocuk oyunları, konservatuvara hazırlık sınıfı gibi yenilikler oldu. On beş yılda toplam yedi kere turne yapan tiyatro, turnelere başladı. “Gülünç Karanlık” Almanya’da oynandı. ‘Yüreğe kuvvet’ başladı sezon. Açılış oyunu “Yanlışlıklar Komedyası”nı, “4X100”, “Yarın Başka Koruda”, “Gülünç Karanlık”, “Kıran Resimleri” ve iki çocuk oyunu izledi. Repertuvar 1994’ten beri bu kadar zengin olmamıştı.
Buradaki insanların özverisiyle oldu her şey. Marangozhaneden çay ocağına kadar gerçekten insanüstü bir çalışma vardı. Kendi kendimizi seçebildiğimiz, kendi kendimizi yönetebildiğimiz noktada aslında kendi oyladığım insana hizmet ediyorum diye düşünüyor; aslında hepimizin hizmet ettiği şeyin tiyatro olduğu gerçeğini unutuyor bir taraftan. Birbirimize hizmet etme mantığı başarıyı ve dağılmamayı, birlikte hareket edebilmeyi veya aynı sözü söyleyebilmeyi getiren şeylerden bir tanesi.

Seyirci biletini alıp tiyatroya gelerek zaten üzerine düşeni yapıyor diyorsunuz. O, o kadarından mı sorumlu?
Öyle. Seyirci bilet alacak ve gelip oturacak. Bir şey öğretme diye bir derdi yok bizim yaptığımız tiyatronun. Sorularımız var, merak ettiğimiz şeyler var. Muhtemelen hepimizin merak ettiği şeyler onlar. O soruları atıyoruz ortaya. Yani yapmak istediğimiz tiyatro bu. Bundan önce yapılan tiyatroyu ben zaten eski buluyorum. Ben yeni tiyatronun, yeni söylemin, yeni buluşun, herkese ulaşmanın formülünün peşindeyim. Aslında bunun formülünü bulmuş bir adam var: William Shakespeare! Üst tarafa kraliyet ailesini oturtup, alta şehrin düşkünlerine kadar olan seyirciyi oturtup aynı anda izletebilme başarısı müthiştir. İki tarafın da anlayıp, iki tarafın da sevip ayrılması metinsel bir başarıdır. Ben de her alana tiyatronun yayılabileceğini düşünüyorum. Yeninin de bu olduğu düşüncesindeyim. Tabii ki metin de, sahneleme de, reji de yenileşecek ama önce bakışımızı yenilememiz lâzım. Böylece yeni oyunculuk üslûbunu da, Hoca’nın açtığı yeri genişletmeye kadar vardırabilelim. Hayat kısa, sanat uzun denen meşhur lafa varıyoruz gene.

Seyirci anlamıyorsa dönüp kendinizde arıyorsunuz problemi.
Öyle tabii, dönüp kendimize bakacağız. Birisi bilet alıyorsa ve tiyatro izlemek için buraya geliyorsa, aslında inanmaya hazır olarak geliyor demektir. Bunun başka hiçbir alternatifi yok. Beğenmemek üzere gelen seyirci diye bir şeyden bahsederler. Hiç inanmam ona. Ne niyetle gelirse gelsin fark etmez, bilinçaltında, bizi yöneten başka bir bellekte, inanmak için gelir. Olmuyorsa kendimize bakmamız lâzım. Herkesi aynı anda yakalamak zor ama biz zoru başarmaya çalışıyoruz. Sanatın olayı bu zaten. Onun için doğa dışında her şeye muhalif. Küstahlığı buradan geliyor. Tepeden bakan tavrı gizli tutmak da sanatın elinde olan bir şey.

“Gülünç Karanlık”ı çağdaş Alman yazar Wolfram Lotz yazmış. Yönetmeni ve çevirmeni de Nurkan Erpulat. Radyo oyunu olarak yazılmış ve 2015’te, Almanya’da “En İyi Oyun” ve “En İyi Metin” ödüllerini almış. Burada sahnelenirken yönetmenin size anlattırdığı şeylerin sonradan oyuna dahil edildiğini görüyorsunuz. Yazarın isteği de uyarlama yapılması yönünde.
Nurkan’ın çalışma şekli benim daha önceden gördüğüm bir çalışma şekli değil. Başka bir prova anlayışı var onun. Tabii ki oyunla da alâkalı bu. Her oyunda böyle çalışacak anlamına gelmemeli bu. Mutlaka başka metodları da vardır. Bu oyun için yaptığının iyi bir metod olduğunu düşünüyorum. Bize özel alanlar yarattı provalar boyunca. Ortaya konu atması aslında meselemizin, merakımızın, öfkemizin ya da mutluluğumuzun yönlendiği yerlerle çok ilgiliydi. Ve bunları söze döktüğümüz anlarda, haberimiz olmadan bunları kaydettiğini öğrendik oyun çıktıktan bir süre sonra. Üç gün kala bir metin getirdi. Oyunun bazı yerlerine o metin eklendi. Bilgimiz olsaydı muhtemelen oyunculuk tuzağına düşecektik ve iddialı cümleler edecektik. O zaman da aslında kendimiz olmayacaktık ve bizim için asıl önemli olan cümleleri normal normal kurmayacaktık. Hepimizin ortak dertleri olduğunu gösteriyor oyun. Ortak sıkıntımızı, sanatçının sorununu ya da sanatla ilgilenen kişinin sorununu… Ve kendimize de vuruyoruz tabii ki.

“Gülünç Karanlık” son iki sezon tiyatro adına verilen neredeyse tüm ödülleri aldı. Çok yorulduğunuzu, çok yıprandığınızı biliyorum. Bu ödüller, onları unutturup “oh, değdi, yaraları sardı, devam et” dedirtti mi size?
Açıkçası evet. İki sezonu da ayrı ayrı değerlendireyim. İlk sezonun sonunda çok yorgunduk. “Yanlışlıklar Komdeyası” çıkmıştı. Hiç unutamadığım bir şey. On beş gün tatil yapacaktık. Ben on gün tatil ya yaptım ya yapmadım. O kadar yorgundum ki, tatilde birkaç arkadaşımla karşılaştım ve onlarla geçirdiğim zaman bile tam olarak hafızamda yok. Sadece uyumak istiyordum. Ödül almıştık ve o bizi çok mutlu etmişti. Sezon başlarken yine ateşledi bizi aynı şey. Yine birçok şey yapmaya niyetlendik ama yapamadık. Bu seneyi değerlendirecek olursak, o şiirde olduğu gibi “elimizden geleni yaptık yetmedi, şimdi sıra ayağımızdan geleni yapmak, gitmek gibi” deyip oraya mı varalım ya da yokluğumuzun da aslında bir anlamı olduğunu falan konuştuğumuz noktada bir ödül daha alıyor olmak… Biraz dayanalım ve bir şey daha söyleyelim, belki bu sefer bir şey olur, bir kapı daha açılır, yeni bir şey getirebiliriz belki diyerek bir sene daha denemeye evrildi hikâye. Ödül tabii ki bizi ateşliyor, tabii ki bizi ayakta tutuyor. Ödül almak güzel… Her şey yolundayken güzel, her şey görece yolundayken güzelin ötesinde; çok kıymetli!

Afife Ödülleri’ndeki “o uzaktaki güzel ve yalnız tiyatro” çok hoş bir atıftı. Ve o uzak tiyatro, gündemin merkezine yerleşti. Ayrıca adaylıklar açıklanırken de, sonrasında ödülü kazandığınız belli olduğunda da aldığınız alkış ve tezahürat çok güzeldi. Ekip ruhu yüksek, coşkusu çok belirgindi.
İnanın bana o duygu, ödül kadar değerli bir şeydi. Arkadaşlarımla konuşurken bana soruyorlar oyun devam ediyor mu diye. “Evet” diyorum. Bu sefer “ya, uzak ya” diyorlar. Hep diyorum ya Türkiye’de tiyatroyla ilgili tüm problemlerin sebebi de tiyatrocular diye. “Bakırköy uzak ya”yı kim söylesin biliyor musunuz? Mesela bizim marketteki abi söylesin ama bunu benimle aynı işi yapanlar söyleyince ben de onlara “tiyatro yapmayın bence” diyorum. Bir de bizim işimiz mobil, turnelere gidiyoruz. O zaman Bakırköy sana uzaksa hiçbir zaman da yakın olmayacak.

Kurumda “paralel yapılanma olduğu” gibi yorumlar aldınız. 2005’te oynanmıştı tiyatronuzda Haldun Taner’in “Günün Adamı” oyunu. Günün adamlarının çok olduğu bir yerde “günün adamı” olmayarak yılın adamı oldunuz sonra. Türkiye Gençlik Ödülleri’nde “Gülünç Karanlık” ‘En İyi Tiyatro Oyunu Ödülü’nü kazandı. Çürümeye terk edilen ve yıkılıp AVM yapılan sinema ve tiyatro binalarını hatırlatan sözleriniz kaç kişinin içindekini uyandırdı, kaç kişinin coşkusunu çoğalttı. Zorbalıkları unutmayanların alkışını aldı. Onları yüreğinden yakaladı.
Bir yerden ödül almak zaten değerli bir şey. Ama verildiği yer daha değerli. Hatta şunu söyleyeyim, oynadığım filmlerden birinin galası orada yapılmak istendi. Ben de öyle olursa galaya katılmayacağımı dile getirdim. “Gitmeseydin” dediler. Şimdi benim bunu anlamama imkân yok. Bu eski işte. Diyorum ya eskiden kopmamız için her şeyi yapmamız lâzım. Artık böyle bir protesto yok. Aksine gitmem ve bunu söylemem lâzım. Ve bunu bağırarak değil; güzelce, kendime yakışır biçimde, tiyatroya yakışır biçimde, bu ülkenin vatandaşına yakışır biçimde söylüyor olmam lâzım. Aynı Shakespeare’in altı yüz sene önce yaptığı gibi olması gerektiğini düşünüyorum. Gitme diyenin de, gelmeseydi diyenin de aynı şekilde konuşması gerektiğini düşünüyorum. Herkese ulaşılabilirlikten bahsediyorum. Ben de bu konuşmanın insanlara ulaştığını düşünüyorum. Artık yapacak bir şey yok ama bunu hatırlatmaktan da vazgeçmeyeceğiz. Bunun psikolojik bir karşılığı var. Orada yaşayan insanların, oranın önünden geçemeyen insanların varlığını bilmek hoş bir şey değil. Toplum içinde yapılan her hareketin bir travması var. Bugün benim tiyatromu kapattığınızda benim için bir travma var ama inanın buradaki insanlarınkiyle kıyaslandığında benimki geçici kalır. Ben gider, başka bir tiyatroda iş bulabilirim ama bu tiyatroda ya da o sinemada çalışan birinin başka bir yerde iş bulma, oradaki anılarını bulma ihtimali çok daha düşük. Anılar bizi hayata tutunduruyor. Bununla ilgili zaten büyük bir deformasyon var. Asıl yıkım bunlar. AKM’nin yokluğunun meselesi anılarımız aslında.

Genel Sanat Yönetmenliği’niz ne kadar devam edecek, belirli bir takvim var mı öngörülen? Yoksa ‘iki yıl sonra bırakırım’ sözü oda sıcaklığında mı söylendi?
Asla değil. Bunun bu sene olmasını düşünüyordum aslında. Bu süre benim için iki yıl ama bu gibi kurumlarda bunun dört sene, beş sene olması mantıklı. Neden devam ediyorsun derseniz geçen sene hiçbir şey yapmamış olmak, bu sene devam etmeye sebep benim için. Bir de sanırım bunun rutinini Belediye Başkanı seçimine denk getirmek de iyi bir fikir. Her değişen Belediye Başkanı’yla buradaki yönetimin değişmesi, onların koordineli çalışması için de çok iyi bir şey. Çünkü burada çalışırken bir anlamda Belediye’ye de çalışıyorsun. Bunların da bir ayarı var. Bundan sonraki seçimde mutlaka buranın devredilmesi lâzım. Burayı yönetirken kafa sağlığı çok önemli. Benim en büyük avantajım buradaki ekip. Onlar olmadan yapılanların yüzde birini yapamazdım. Ekipten bir kişiyi bile çekseniz, yine yapamazdım. Burada harcadığım zamanı çok kıymetli buluyorum. Bir şeyler yapabiliyor olduğumda da çok mutlu oluyorum ama kendime ayırmak istediğim zaman ve projelerim var. Tiyatro değerli, sanat değerli ama hayat daha da değerli.

En kötü sezonunuz bu olsun. Yeni sezona daha iyisinde buluşmak üzere. Çok teşekkürler

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here