“Anne Frank’ın Hatıra Defteri” Üzerine

Müge Saut
869 Görüntülenme
“Anne Frank’ın Hatıra Defteri” Üzerine

Kültürün sanatı metalaştırmasından dolayı bir karşı duruş olarak toplumun sanata ihtiyacı olduğunu unutmadan, performans, tiyatro sanatı ve diğer sahne sanatlarını elverdiği ölçüde kullanarak bir sanat yapıtı oluşturduk. Bu sezon düzenli olarak oynadığımız Anne Frank’ın Hatıra Defteri adlı oyunumuzu günümüze taşımak hiç de kolay olmadı. Öncelikle savaşın ağır yükünü taşımış olan bir çocuğun gözünden hayata bakmak ve bu gerçekliği günümüze taşımak için çaba sarf ettik.

Savaş dediğimizde ilk akla gelen elbette savaş uçaklarının havada kol gezdiği, silahlı çatışmaların yaşandığı, kayıpların olduğu direkt yaşanan bir olgu olarak kavrıyoruz. Peki ya psikolojik savaş? Yani rutin hayatın içerisinde evden dışarı çıktığımız an yolda yürürken, iş yerinde çalışırken, iletişim halindeyken yaşadıklarımız, reklamlar, televizyon, internet vb bunlar bizi değiştirmiyor mu? Özünde birçok şey algımızla, kimliğimizle, iletişim kurma biçimimizle oynuyor. Bu kirli oyunu oynayan bilinçli siyasi irade; bizi biz yapan erdemleri, bilgeliği, güveni, sevgiyi, hoşgörüyü temelinden sarsacak adımlar atarak insanın genleriyle oynuyor. Görünen o ki;  kıyımın insan aklını sarstığı bir gerçek.

Sanat neye gereksinim duyar? İlk bakacağı yer hayatın kendisidir. Yaşamın kısır döngüleri, çıkışsızlıkları vb birçok şeye dayanak olur ve çözümler üretmeye çalışarak bilinçaltına itilmiş olanı gözler önüne serer. Sanat; insanlığın karanlık döngüsünü ayrıştırarak aydınlık bir gelecek için savaşacak araçlar bulgular.

İnsan psikolojisi 21.yy’da çürümüş, kaybolmuş, yitik, güvensiz, korkuyla yaşamın sunduğu olanakların sınırlarını aşamayan, varlığını ve iradesini kaybetmiş bir ortamda savrulmaktadır. Bireyin sevme olgusundan uzaklaşması ve vicdan denen en önemli şeyin hissedilemediği, bencil bir sapkınlıkla, dengesini yitirmiş bir günümüz gerçekliğiyle yüz yüzeyiz. Birbirini anlamayan, sözde bir gelecek kurgusu hayaliyle şimdiyi kaçıran insanlık, mutsuzluk abidesine dönüşmüş ve hayallerinden uzaklaştırılmış, yapay bir gerçekliğin köksüz bir tablosu gibi. Maalesef karanlığın içerisinde deviniyoruz. Bilgelik ve doğruluktan uzak bir toplamla ne kadar mutlu olabilirsiniz?

Bizim hikâyemiz direkt olarak tek başına Anne Frank’ın kendi hayatını anlatmaz; Amsterdam’da saklandıkları evde annesi, babası, kardeşi ve diğer aileyi anlatmaz.  Küçük bir çocuğun gözünden, yaşanan baskı ve sıkışmanın içerisinde kalmış insanı temsil eder. Yüzleşmemiz gereken sadece savaşın getirdikleri değil, bizim bu hayatın içerisinde bir çocuğun gözünden ve kalbinden dökülen gerçekleri sorgularken, günümüzün bireylerini de sorgulamak için çaba sarf ederek, hem kendimizi deşifre etmek hem de insan olmanın gereklerini araştırmak için yola çıktık. Tiyatral ve teorik stratejinin geliştirilmesi siz de bilirsiniz ki bir sanat yapıtında deneyimledikçe demlenir. Çünkü alternatif işler bir laboratuar gibi çalışmalıdır. Biz de öyle yaptık.

Anne Frank iki yıl boyunca bir çatı katında saklanırken, günümüz insanlığı da derin bir karanlık ve yalnızlığın içerisinde sıkışmış ve hapsolmuş bir şekilde yaşamaktadır. Anne Frank kendini gerçek bir canlı-insan olarak duyumsamak istediğini söylerken bizler de “gerçek ve insan nedir?” sorusunu sormakla yükümlü hissettik.

Yüzyıllardır savaşlar devam etmekte. Tüm çağlar boyunca insan bedeni yakıldı, aklı kurcalandı fakat biz insanlık olarak ne kadar bu sıkışmış ve hapsolmuş karanlıktan çıkmak için çaba sarf ettik?

Serol Teber, “İnsanın Hiçleşme serüvenine giriş” kitabının bir bölümünde;

“Ben-bütünlüğü bozulmuş bireylerde sıklıkla; benim içimde dört tane ben var, ben amorf bir yaratık oldum, benim eski bütünlüğüm yok oldu vb şikâyetler görülebilir” der.   Ben-dış dünya sınırının bozulduğunu, ben’in nerede bittiği, dış dünyanın nerede başladığı duygusunun belirsizleştiği durumlarda. Ben-bilincinin başkalarıyla iletişimi de çeşitli boyutlarda yanılsamalı nitelikler almaya başlar. Birey kendisine dışarıdan etki yapıldığı, bedenin, düşüncelerinin yönlendirildiğini söyleyebilir. Hafif durumlarda birey, kendisini eski toplumsal çevresinden yalıtlayıp, örneğin odasına kapanarak, kimi (yanılsamalı) önlemler almaya çalışır. Ancak genel olarak yüz ifadesindeki ağır korkunun izlerini pek saklayamaz. Gözler sürekli olarak kendi öz Ben’i ile dış dünya arasındaki ilişkileri denetlemek istercesine ikircimli ve korkuludur… Ben kimliğinin bozulması durumunda, bireyin, kendi öz yaşam öyküsü üzerine olan bilgilerine karşı kuşku ve güvensizlik ortaya çıkar.”  Syf: 187-188

İşte tam bu nokta da insan kendi kimliğine, bilincine sahip çıkmak zorundadır.  Bilinçsiz bir kitle tehlikeli bir yaşamı beraberinde getirmektedir.

Oyun, Anne Frank’ın gözünden hareketle kurmaca bir dünyada geçse de gerçeklik, günümüz gerçekliği ve insanlığının sorunudur. Hayatın ve bilincin peşinden sürüklenerek gerçekliği sorguluyoruz. Sorgulamak için performans, tiyatro ve mim sanatından besleniyoruz. Bu alanı açalım.

Performans; tiyatral göstergelerin yapısını bozarak yaşanan gerçekliğe oyuncunun duygularını, arzularını ortaya çıkarmasına ve anlatılan durumun vurgulanmasına sebep olur. İzleyiciye aktarılan bilgi performansla bir uygulama halini alır. Oyun izleyiciyle buluştuğunda şayet örtük bilgi söz konusuysa kişi bu bilgiyi dışavurumla ortaya çıkartacaktır. Bildiğiniz gibi tekrar ve yenileştirme arasındaki yaratıcı gerilim performansta önemlidir. Performatif ise estetik söylemin altında yatar. Toplumu, insan olan Ben olgusunu, ötekileşmenin nedenlerini, bireyin kayboluşunu vb bilgileri yorumlayarak toplumu oluşturan bireylerin bu sorunlara dair düşünme yolunu, yorumunu ve bu hale geliyor oluşumuzun hepimizle ilgisi olduğunu düşündürür. Oyunumuzda bu sorgu sürekli olarak taze tutuluyor. Yüzleşme olanaklarını araştırırken, günümüz insanının ben algısını felsefi bir yaklaşımla ele almaya çok dikkat ettiğimizi söylemeliyim.

Yukarda da belirttiğim gibi kurmaca bir oyun olan Anne Frank’ın Hatıra Defteri; tek başına dramatik bir söylem içermez. Bir amaca yönelik bedensel ve ruhsal yaratımı araştırır. Bedensel ve ruhsal etkinliklere Praksis diyoruz. Oyun; fragmanter yapıda ilerlerken birbirlerine bağlı durumlar yaratır fakat aksiyonu ilerletmez. Birtakım durumlar yaratırken cevaplar da üretir. Yaratılan durumlar insanlığa, dünyadaki bütün çatlakları, kırışıklıkları, yaraları, sefaleti tüm gerçekliğiyle gözler önüne serer. Düşünmeyi diskürsif bir biçimde ele alır.

“John Austin Edimsöz edimler için şöyle söyler: konvansiyonel güç taşırlar, var ederler, emrederler ama aynı biçimde bilgi verir, onaylar, belirtirler vb.. Diskürsif durumlar yaratılır. Diskürsif:  önermelerden başka önermelere yönelerek, mantıksal yolla çıkarımlar yaparak ilkelerden sonuca ulaşan düşünmedir” der. 1950’li yıllarda sözedim teorisi üzerine birçok bilim insanı çeşitli araştırmalar yapmıştır.

“Keir Elam ise; Dramatik söylem bütünleyici ve çatışan edimsözlerin ve etkisözlerin oluşturduğu bir ağdır: performatif kadar betimleyici olmasa da, tek kelimeyle dilbilimsel etkileşimdir. Biçimsel, şiirsel ve genel anlamda “estetik” işlevi ne olursa olsun, diyalog, her şeyden önce dramatik bir evrende birbirinden farklı kişisel, toplumsal ve etik güçlerin karşı karşıya getirildiği bir praksis biçimidir.”

Düşünümsel performance, yıllar öncesinden özümsenmiş, araştırılmış ve deneyimlenmiş bir sanatsal biçimdir. İzleyiciyle farklı iletişim biçimi kurmak, umarım, yenilikçi arayışı ya da önceden zaten bulgulanmış sanatı Türkiye’de deneyimlemenin kapısını aralayacaktır.

Oyunumuzdaki müzik ve dans kullanımı ile ilgili şunu söyleyebiliriz. Kullanılan müzik ve oluşturulan danslar, anlatımı güçlendiren göstergelerin kapısını aralar. Anne Frank’ın duyguları ve yaşanan durumların altmetni niteliğindedir. Burada önemli olan oyunculukta oluşan göstergeleri saptarken, müziğin de bu göstergeleri besliyor oluşudur.

Biz sanatı, tiyatroyu ve hayatı özümseyerek sorunu aydınlıkçı bir yaklaşımla elimizden geldiğince cevaplar üretmeye devam ediyoruz.

Uyarlayan ve Yöneten Müge Saut, Müzik Cem Yarkın, Işık Tasarımı Alev Topal Dekor ve Kostüm Altkat Sanat Reji Asistanı Gizem Özgün Derya Şener Diren Durgun, Öykü Orhan Işık Ses Selcan Tekin Gizem Özgün Fotoğraf Ömer Öztürk

Oynayanlar Nevzat Süs Aydan Cömert Mustafa Dincir Aybike Turan Selver Çavuş Özlet Ezgi Çelebi Beyza Candemir ve Müge Saut

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku