Antalya’nın Yersiz Yurtsuz Tiyatro’sunda “Şeylerin Sonu”

Gonca Katman
1136 Görüntülenme
Antalya’nın Yersiz Yurtsuz Tiyatro’sunda “Şeylerin Sonu”

Antalya’nın ödenekli tiyatrolara olan zorunlu bağımlılığına alternatif olan cesur ve profesyonel bir ekiple tanışma şansı yakaladım. Antalya’da tiyatro yapmak –hatta genel olarak sanatla uğraşmak- başlı başına bir sorun iken ‘özel tiyatro’ kurup işletmenin ne denli emek ve fedakârlık istediğini tahmin etmek zor değil… Antalya’nın son zamanlarda dikkat çeken tiyatro girişimi ‘Yersiz Yurtsuz Tiyatro’nun yeni sezon oyunu ‘Şeylerin Sonu’nu izledikten sonra, bu genç ve dinamik ekip ile hem kendi çalışmalarını hem de tiyatroyu taşrada yapmanın keyifli ancak bir o kadar da zorlayıcı olan yönlerini konuştuk. 

Yersiz Yurtsuz Tiyatro düşüncesi 2015 yılında filizlenmiş. Dramaturg, Yazar ve Yönetmen Ruteba Doğan ile oyuncu Abdullah Yıldırım ilk oyunlarıyla 2016 yılında seyirci karşısına çıkmışlar. Bu tarihten itibaren her sene yeni bir oyun eklemişler repertuarlarına ve gün geçtikçe Yersiz Yurtsuz’un da müdavimleri çoğalmış. Her sene hem kendi performansları hem de takipçileri bakımından izlenen bu gelişimin temel sebebi belirttiğim gibi en başta profesyonel, işinin ehli bir ekip olmaları.

Ruteba Doğan Yersiz Yurtsuz Tiyatro’dan önce İstanbul Dot Tiyatro’da dramaturgluk, bazı özel sanat kurumlarında drama ve tiyatro çalışmaları yapmış, Akdeniz Üniversitesi Antalya Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümünde öğretim görevlisi olarak çalışmış; hem eğitim hem de deneyim konusunda kendini sürekli geliştirmiş bir isim. Tiyatrolarda ve sanat çalışmalarında aktif olarak yer alsa da asıl işinin metin yazarlığı olduğunu özellikle belirtiyor Doğan. Halen öykü ve oyun yazarlığı konusundaki çalışmalarını da sürdürüyor Yersiz Yurtsuz Tiyatro’nun çalışmalarına paralel olarak.

 Abdullah Yıldırım ile Doğan’ın yolu konservatuarda kesişmiş. Yıldırım henüz öğrenci iken tanıştığı Ruteba Doğan ile mezun olduktan sonra da iletişimi koparmamış. İkili düşünme biçimlerinin ve sanat anlayışlarının son derece uyumlu olduğunu, birlikte çalışmaktan ve üretmekten oldukça keyif aldıklarını söylerken bu uyumun başarılı oyunların yolunda atılan önemli bir adım olduğunu belirtiyor. Zaten oyunu izledikten sonra da bu konuda onlarla hemfikir olmamak elde değil. ‘Şeylerin Sonu’ böylesi keyifli ve verimli bir prova sürecinden çıkmış, samimi bir çabanın ürünü.  

Abdullah Yıldırım konservatuardan mezun olduktan sonra sinema oyunculuğu üzerine çalışmış ve birkaç kısa filmde oyunculuk yapmış. Yaratıcılığına ve üretkenliğine ket vuracak kurumlarla çalışmaktan kaçındığını söylüyor Yıldırım. İçine sinmeyen, kendi sanatını ve oyunculuğunu geliştiremeyeceği bir projede yer almaktansa daha kısıtlı bir seyirci kitlesine hitap etmeyi göze alarak sanat değeri yüksek işler yapmayı tercih ediyor. Bu nedene Yersiz Yurtsuz tiyatro onun için bir özgürlük alanı yaratıyor; Ruteba Doğan ile birlikte çalışmaktan oldukça memnun ve Yersiz Yurtsuz Tiyatro’da her oyunda kendini yenileyebildiğini, rolünü ve oyunculuğunu geliştirebildiğini, kalıpların dışına çıkabildiğini söylüyor.  

Peki, neden Yersiz Yurtsuz Tiyatro? Evet, gerçekten bir sahneleri olmadığı için bu ismi tercih ettikleri doğru. Fakat yalnızca bu değil. Ruteba Doğan, kendilerine özgü tiyatro dili oluşturmaya çalıştıklarını, bu dilin de yersiz yurtsuz insanların dili olduğunu söylüyor. Oluşturmaya çalıştıkları bu dil Deleuze ve Guattari’nin Minör Edebiyat olarak nitelendirilen anlatım biçiminden besleniyor. Ruteba Doğan, oyunlarını yazarken Deleuze’ün minör dil önerilerini benimsediğini söylüyor. 

Gilles Deleuze ve Félix Guattari’nin dil düşüncesi aslında belli bir merkez etrafında şekillenmiş olan ve majör dil olarak isimlendirdikleri ifade biçimine alternatif olan bir başka biçime odaklanır. Değişmezlik özelliği temelinde majör dil homojen bir topluma işaret ederken minör dil bu homojen toplumun hiyerarşik yapısına karşıt olarak sürekli bir değişim içindedir. Ancak “Minör edebiyat minör bir dilin edebiyatı değil, daha ziyade, bir azınlığın majör bir dilde yaptığı edebiyattır. Ama temel özelliği, dilin, güçlü yersiz-yurtsuzlaşma katsayısından her koşulda etkilenmiş olmasıdır” “Deleuze ve Guattari, dilin toplumsal kodlama rejimleri aracılığıyla iktidar aracına dönüştürüldüğünü öne sürmektedirler.” Bu dönüşümü engellemek üzere dil merkeziyetçi yapısından kurtarılmalıdır. Bu nedenle, “Dilin sınırlarında sözdizimi bozan bir kekeleme yaratır minör edebiyat.”Bu düşünceler etrafında merkezin dışındakilerin sesi olarak, dertlerini, yersiz yurtsuz karakterlerin gözünden anlatmaya çalışan ekip, bunun yanında oyunlarında toplumsal, siyasal, politik meselelerden izlerin bulunduğunu söylerken tiyatronun toplumsal gerçeği yaratan bu dinamiklerden ayrı düşünülemeyeceğini savunuyorlar. Nitekim Deleuze ve Guattari’ye göre de dilin birliği kökensel olarak politiktir. “Deleuze ve Guattari, minör edebiyattaki tüm anlatım biçimlerinin, çığlıkların, majörden kaçış çizgilerinin, vurguların, aslında minör edebiyatın kendisinin politik olduğuna işaret ederler.” 

‘Şeylerin Sonu’ bu doğrultuda yersiz yurtsuz olmanın çığlığını duyururken seyircisiyle sosyo-politik olguların tartışmasını yapıyor. ‘Şeylerin Sonu’ bu açıdan bir ilk değil onlar için. Ekibin önceki oyunları da derdi, söylemi olan oyunlar. 2016 yılında sahneye koyulan ‘Şipşak’ işsiz üç karakterin öyküsünü içeren bir karakomedi iken, 2017 sezonunda çalıştıkları ‘Bamgüm’de mülteci sorununu, 2018’deki ‘Bozlak’ta ise adaleti ve adaletsizliği tartışmışlar seyircileriyle. Ruteba Doğan, amaçlarının, oyunları hem oyuncuyla hem de seyirciyle oynamak olduğunu söylüyor. ”Farklı bir iş yapmıyoruz ama alternatif bir girişimiz” diyen Doğan, artık küçük de olsa artık kemikleşen bir seyirci kitlelelerinin de oluştuğunu, bu kitle ile kurduğu iletişimde, oyunlarının doğru bir noktaya ulaştığını gözlemlediğini de vurguluyor. 

Yersiz Yurtsuz Tiyatro, oyunlarında sosyo-politik olguların tartışmasını sunarken gerçekçi çizgiden ayrılmıyor. Bununla beraber metnin gerektirdiği anlatım tekniklerini de kullanmaktan kaçınmıyorlar; örneğin ‘Şeylerin Sonu’nda açık biçim öğelerin bulunduğunu görebilirsiniz. Brecht, Shakespare, Çehov üçgeninde öykünün gerektirdiği şekilde biçimle çalışıyorlar; konvansiyonel tiyatronun bir gereği olarak kendinden önceki literatürden de yararlanıyorlar. Doğan, yazdığı oyunlarda tercihen mutlaka metinlerarası ilişkiler kurduğunu, bunun yanında tüm çalışmalarında disiplinlerarası bir çalışma yöntemi benimsediğini söylüyor. Oyunlarının yaratıcı yazım sürecinde edebiyat, felsefe, tiyatro, sosyoloji gibi birçok disiplinden faydalanıyor. Yersiz Yurtsuz Tiyatro’da şimdiye kadar bütün metinleri Ruteba Doğan kaleme almış. Ancak bir ‘yazar tiyatrosu’ olma gibi bir gayeleri yok. Gerektiğinde ve uygun gördüklerinde klasik, modern oyunlar da sahneleyebileceklerini aktarıyorlar. 

Yersiz Yurtsuz Tiyatro’nun sabit bir oyuncu kadrosu yok. Yaratıcı işin dinamiğine göre ekip arkadaşları buluyorlar. Bunun bir zorunluluktan çok süreci besleyen bir seçim olduğunu söyleyen Abdullah Yıldırım, az kadrolu oyunlar yapmak üzere yola çıktıklarını, derin anlamların aslında küçük ilişkilerde, küçük yaşantılarda gizli olduğunu söylüyor; onlara göre hayatı anlamak ve güzelleştirmek için büyük işlere, prodüksiyonlara gerek yok. Büyük ve haykırarak söylenen yargılar, tespitler yerine yaşamı çepeçevre saran düşünceleri irdeliyorlar. 

Aslında minör dilin ve azınlığın çığlığı, öteki olmayı yadırgatan bir nitelikte değil. Öyle ya, yersiz yurtsuz olmamak varlığı kanıtlanmış bir kimliğe işaret etmez. Buna karşın yersiz yurtsuz olmak bir yoksunluğun kanıtı da değildir. Aksine bir hürriyet halidir. Şeylerin Sonu da aslında böyle bir hürriyetin keşfini sahneye koyuyor. Yersiz Yurtsuz Tiyatro insanın ve insan yaşamının özgürlüğünü tartışıyor Antalya’da seyircisiyle. 

Buna karşın Yersiz Yurtsuz olmanın, öteki olmanın bir de diğer yüzü olduğunu unutmuyoruz sohbetimizde. Doğan, Yersiz Yurtsuz olmanın dezavantajlarından, Antalya’da tiyatro yapmaya çalışmanın zorlu süreçlerinden bahsediyor. Seyircinin tiyatroya olan küskünlüğünden yakınıyoruz birlikte. Zaman içinde beklediği sanatsal verimi alamayan tiyatro seyircisinin sahnelere küsmesi ve izlediği kötü ya da vasat bir temsilden etkilenerek Antalya’daki tüm tiyatro girişimlerini bir nevi etiketlemesi oldukça üzüntü verici. İstanbul’a göre sürekliliği olan tiyatroseverler oldukça küçük bir grubu oluşturuyor. Bunun dışında çeşitli ama sürekliliği olmayan bir seyirci grafiği var Antalya’nın. Ancak bu çeşitli kitle hep daha iyi ve farklı biçimlerde çalışılmış ya da deneysel oyunların alımlayıcısı olabilecek, sanat camiasını daha iyi işlere yönlendirecek bilinçlilikte talepkâr değil. Bu nedenle özel tiyatrolar ekonomik ve ekonomiye bağlı sanatsal kaygılar sebebiyle uzun süre iş yapamıyorlar. Tam olarak bu nedenle de tiyatronun taşrasında kalıyor Antalya. Ödenekli tiyatroların başarılı çalışmalarına karşın hareketli bir tiyatro ortamı yaratılamıyor. Ve bu durum bir döngü şeklinde alıp başını gidiyor, engellenemiyor. Kimi özel tiyatrolar fedakârlıkla varlıklarını sürdürmeye çalışıyor ancak genelde risk almak istemeyip ya da varlığını sürdüremez hale gelip İstanbul’u tercih ediyorlar. Özel tiyatrolar kurulup canlı işler yürümedikçe de seyirci küskünlüğünü yenip, evinin refahından çıkıp tiyatro salonlarına rağbet etmiyor. Bu anlamda Antalya’da konforun yarattığı bir rehavet ortamının da bulunduğu bir gerçek. Antalya’da özellikle çalışan kesimin sosyal yaşam grafiğinde kültür-sanat faaliyetlerinin yeri oldukça düşük. Merak, heves yok değil, var ama bununla beraber de kayıtsız bir yaklaşım var tiyatro ve sanata. Ve bu konuda sorumlu olan tek bir taraf yok. Ne yalnızca tiyatrocular ne  de seyirciler tek başına sorumlu tutulamaz bu ilişkisizlikten. Birbirini izleyen sebep sonuçların yarattığı bir döngüyle açıklayabiliyoruz Antalya’daki sanat ortamının kesatlığını. Biz, yine de bu arz-talep döngüsünün kaliteli oyunlarla, iyi ekiplerle kırılabileceğine olan inancımızı korumak istiyoruz ve Antalya’daki sanatseverlere çağrımızı yapıyoruz böylelikle. 

Yersiz Yurtsuz ekibi ‘Şeylerin Sonu’nu bir kitap kafede sahneliyor. Antalya Işıklar Caddesi’nde bulunan Octopus Kitap Kafe kültür-sanat faaliyetleri için oldukça doğru bir seçim aslında; tiyatro için yeterli bir alanı olmasa da hem konum hem de bir kültürel üretime elverişli bir çalışma ortamı olarak… Oyunun Octopus Kitap Kafe’de sahneleneceğini duyduğumda, mekân gözümün önüne geldiğinde ufak bir tedirginlik hissetmiştim. Ancak oyundan hemen önce baktım ki küçük ve kitaplıklarla döşenmiş bir alan kısıtlı imkânlarla birden kullanışlı bir oda tiyatrosuna dönüşüvermiş. Mekânı, estetik yaratan bir olgu olarak kabul etmemek imkânsız; ancak ‘Şeylerin Sonu’nda gördüğüm kadarıyla estetiğin de mekânı biçimlendirme gücü olduğu açık. Bazı teknik eksiklikler nedeniyle kendilerine ait bir sahneye olan ihtiyacın sürdüğünü söylüyor ekip. Yine de seyir zevki veren, Antalya’da alternatif ve samimi bir ortamda oyun izlemek isteyenler için kaçırılmayacak bir fırsat. 

Yersiz Yurtsuz Tiyatro ve Şeylerin Sonu deyince ister istemez umutsuz ve karamsar bir tiyatrodan bahsettiğimizi düşünebilirsiniz. Doğan, bunun aksine yaşamın tüm gerçekliğine bir sanatçı olarak pozitif ve iyileştirici bir noktadan bakmayı yeğliyor. Bu anlamda Yersiz Yurtsuz bırakılmış olan herkesin şeylerin sonuna aldanmayıp her sonun yeni bir başlangıca gebe olduğunu hatırlatan bir oyundan bahsettiğimizi belirtmem gerek. 

Oyunun konusuna gelince; babası ile yaşadığı anlaşmazlıklar sonucunda genç yaşında evden kovulan Sedef’in baba evine, babasının halı dükkânına dönmesiyle birlikte yıllar sonra geçmişiyle hesaplaşması anlatılıyor; babasının yanında büyümüş olan, kardeşi olarak kabul ettiği evlatlık Ali ile şeylerin sonuna yaptıkları tanıklığın öyküsü bu, bir gitme-kalma çelişkisi…

Sedef’e göre babası otoriter, zalim, baskıcı ve tutucu bir karakterdir. Babasının bu özellikleri, ona kabul edemeyeceği bir gelecek sunmuş bu nedenle o da istediği bölümde okumayı, babasının istediği gibi biri olmak yerine kendi istediği gibi biri olmayı tercih etmiştir. Bu, babası için anlaşılmaz bir durumdur çünkü babası Salih Usta kontrolcü yapısının yanında, bilgisiz, aymaz bir adamdır. Bu nedenle Sedef evden kovulduktan sonra diğer kardeşleri babasının yalnızca parasına konmakla uğraşmış, Salih Usta’yı yapayalnız ve yüzüstü bırakmışlardır. Sedef’in anlattığı bütün bunlar mantıklı bir çerçeveye oturacakken Ali, Salih Usta’yı farklı bir pencereden anlatmaya başlar. Ona göre o iyi yürekli, onu besleyip büyüten, büyük, yetenekli bir ustadır. Oysa Ali’nin sırtındaki kambur bile yıllarca yaşadığı şiddeti ve esareti apaçık göstermektedir. Ali bile bu kapandan kurtulmak için her şey göze almaktadır artık, olmak istemediği birine dönüşmeyi bile… Sedef dönmüştür, Ali gitmek istemektedir. Ancak oyun ilerledikçe kaybolup giden yalnızca Salih Usta ve hatıraları olacaktır… Sedef ve Ali geçmişin ve şimdinin ipleriyle geleceği örmeye karar verirler böylelikle, üstelik kişiliklerinden, dürüstlüklerinden, benliklerinden ödün vermeden.

“Geçmişin yıkıntılarında dolaşırken buraya düştü yolum.”

Bakıldığında her ikisi de yersiz yurtsuz karakterler. Ali evi ve ailesi olmayan bir yetim, Sedef kabul görmeyen bir evlat… Fakat dedik ya yersiz yurtsuz olmak biz çözümsüzlük değil; yersiz yurtsuz olmak onları şeylerin sonundan kurtarıp kendi başlangıçlarını yapmak için tetikleyen itici bir güç. Ve o başlangıçlar için gitmek şart değil; evini yerini yurdunu ilmek ilmek dokumak insanın elinde. Dış dünya her ne kadar yoz, yıkıcı, ümitsizse iç dünyaları o kadar heyecanlı, neşeli ve umut dolu… 

Öykü bu iki kardeş arasında, aile ilişkilerinin, kişisel tercihlerin tartışılmasıyla ilerlerken toplum-birey-iktidar üçgeninde evrensel bir soruna odaklanıyor. Düşünceler var olan iktidarı kabul edip onunla şeylerin, her şeyin sonuna adım adım ilerlemek ile bu iktidarın söylemlerini bitmez tükenmez bir dürüstlükle, eleştirel akıl süzgecinden geçirip yeni bir benliğin inşasına katkıda bulunmak arasında çarpıştırılıyor. 

“Gerçekleşmemiş belki de hiç gerçekleşmeyecek bir yerin kenarında bekliyorduk.”

İki farklı karakter iki farklı yoldan gelip buluşuyorlar geçmişteki tek bir noktada. Sedef değişmeyeni değiştirecek güce sahip, direnişçi, aydın, yenilikçi; Ali ise Sedef’in deyimiyle akıldan yoksun bir yaşamın ürünü, güç altında ezilen, verileni kanıksayan bir kişi. İlk başta içinden çıkılmayacak tartışmalara neden olan bu farklar bir araya geldiğinde ise var olan yıkıntıyı dönüştürebilecek bir güç ortaya çıkıyor. Şeylerin sonu bir noktada bu ayrılıkların sonu oluyor. 

Bir de komşu dükkânda çalışan mülteci çocuk Ziya’nın sonu var oyunda. O, geçmişini benliğini, kimliğini yalnızca karnını doyurmak için küçük bir halı parçasıyla birlikte kaybedecekken ona biçilen bu yazgıya karşı geliyor ve geç olmadan ailesinin peşinden gidiyor. Şeylerin sonu bir kez de ayrılıkların sonu oluyor.

Daha sonra Salih Usta kayboluyor, yaşadıkları, yaşattıkları da öyle; geriye kalan iğneler, iplikler, dokuma tezgâhı… Önce üşüyorlar geçmişin kaybolduğu yerde Sedef ve Ali. Fakat sonra hiçbir şeyin sona ermediğini fark ediyorlar. Geçmişin yıkıntılarında, soğuğunda kaybolmamak için harekete geçiyorlar…

“Bu şeylerin hiç biri sevgiyle ilgili değil belki de.”

 Çağımızda en küçük başarısızlığa, en ufacık yenilgiye hemen teslim olmaya alıştığımızdan mıdır, hayatta kalma dürtümüz yalnızca bize verilenlerle işleyişini sürdürebildiğinden midir bilmiyorum, bu umut biraz temelsiz geliyor bana. Sedef ve Ali’nin yolları daha uzun, ancak o yolda yaşayacakları şeyler,  yolun başındaki bu umut kıvılcımı gibi onları ayakta tutmayı başaracak mı? Seyircide tamamlanıyor aslında oyun. Ve elbette denemeye değer.  

Sedef rolünde Suser Başaran oldukça iyi iş çıkarmış. Sahneyi Sedef’in enerjisiyle dolduruyor. Onun dik başlı asabi tavırlarının altındaki akıllı, mantıklı ve bir o kadar da ince ruhlu, sevecen karakterini tüm yönleriyle tam tadında aktarıyor. Sedef ve Ali’nin birbirlerine olan bağlılığı ve sevgisine paralel olarak ikili oldukça iyi bir iletişim kuruyor sahnede. Abdullah Yıldırım’ın kendisinin de belirttiği gibi oyunculuğun yaşamla ve insanla sıkı bir bağı var ve olması gerekir. Nitekim Yıldırım da ‘Şeylerin Sonu’nda sahnede yaşıyor, rol yapmıyor; rolü kendi içinden ve metinden yola çıkarak, düşünerek yorumlayarak sahneye koyuyor.

Sahnede sade, şık ve öykünün ruhuna uygun bir dekor var. İlmek ilmek, emeklerle dokunan halılar imgelemde büyüyor ve öykünün yaşandığı halıcı dükkânını seyircinin düş gücünde canlandırıyor. 

O halıcı tezgâhından, o küçücük dükkândan çıkıp yüreğimize dokunmayı başarıyor öykü. Sihirli bir halı yok belki bu öyküde ama insanı alıp başka dünyalara götüren bir güç var. Başarılı düğümlerle ilerleyen öykü öyle güzel yerleşmiş ki sahneye daha fazlasına ihtiyaç duymuyor seyirci.

Ben şimdiden merakla gelecek sezon oyunlarını bekliyorum. Ve keyifli sohbetleri, içtenlikleri için tüm ekibe teşekkür ediyorum. 

Şeylerin Sonu’nu paylaşmak isteyen, sanatseverler için Yersiz Yurtsuz Tiyatro sezon boyunca her Çarşamba Octopus Kitap Kafe’de…

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku