Aramızda İvan İvanoviç var mı? Ya da benzerleri? Daha da kötüleri? Nereye kadar sürükleyebilir, ne kadar değiştirebilirler bizi? Sınırlarımız ne kadar esneyebilir? İnsanlıktan çıkıp, ilkelerimizi bırakır mıyız geride? Kısacası, idealist duygularla çıkmışsak yola, sistem bizi evirip çevirip yoğurarak kendisine göre şekillendirir mi?

İvan İvanoviç, içimizdeki o kötü seslerin bütün hali. Onun konuşmasına bir defa izin verdiğimizde, bir defa dinlediğimizde onu, sonrasında ondan kurtulmamız imkânsız gibi.

Hep bir günah keçisi aranır ya.  İvan’ın misyonu da bu. Kendimizle yüzleşmek, geriye baktığımızda arzuladığımız ve ortada olan arasındaki farkı görüp düzeltmek yerine bir kurban seçiyoruz kendimize: İvan… Biz kötü değiliz. Bizi yoldan çıkaran o.

Nazım Hikmet’in tartışmalı oyunu “İvan İvanoviç Var mıydı, Yok muydu?” Emrah Eren rejisi ve Tiyatroadam yorumuyla karşımızda bu defa. Hikaye Rusya’da bir taşra kasabasında geçmekte… Kahramanımız Petrof, insanlara kâğıtlardan daha çok inanan dürüst, yardımsever, işini çıkarlarından önde tutan kasabadaki en sorumlu mevki sahibi amirdir. Bütün kasaba onu sevip saygı duymaktadır. Her şeyden önce yani! İşte bu noktada oyun sorar bize : “İnsan güç ve mevki sahibi olduğunda erdemlerini neden unutur?

Yola çıkarken ne kadar iyi niyet sahibi olsak da, ne kadar vazgeçilmez ideallerimiz olduğunu savunsak da hepimiz için söz konusu o tehlike, tam orada durmakta: Güce tapmak! Güce yönelmek! Söz konusu gücü bir defa elimizde hissettiğimizdeyse zayıflarla aramızdaki farkın daha da belirginleşmeye başladığını hissederiz. O noktada önemli olan tek şeyse vicdan seviyemizin nerede durduğu. Nazım’ın da dediği gibi:“Ben atölye şefi de olabilirim. Basit bir gazetenin başında müdür de. Petrof bunlardan herhangi biri olabilir. Aynı tehlike hepimiz için geçerli.”

Kim bu İvan İvanoviç? “Var mıydı gerçekten?” diye soruyorum Aşkın Şenol’a. “Var” diyor tereddüt etmeden. “Seninki hangisi?” Devam ediyor:”Aslında iyi soru. Çünkü bir sonrası da var bu sorunun. O zaman nerede? Benim içimde mi? Biz, oyunlarımızda, işaret edilenin, gösterilenin dışındakini buldurmaya çalışırız. Tamam, suçlu o işaret ettiğimiz kişi. Ama aslında hepimiz ortak değil miyiz bu suça? Sen hiçbir şey yapmadın mı? Sen de hayatında hiç o güce tapmadın mı, o yöne doğru kaymadın mı?”

Tiyatroadam ekibinden bahsetmeye gerek yok. Ekip önceki oyunlarında da çok iyiydi. Ve başarıları her sene katlanarak artmaya devam ediyor. Aşkın Şenol, Baransel Gürsoy, Berk Yaygın, Deniz Özmen, Fatih Koyunoğlu, Gökhan Azlağ, Pınar Tuncegil oyun süresince çok iyi performans gösteriyorlar. Onları ekip halinde görmeye alıştığımız için Ayça Koyunoğlu’nun eksikliği de hemen fark ediliyor. Dekor ve kostüm tasarımında Barış Dinçel’i, ışık tasarımında ise Yüksel Aymaz’ı ayrıca alkışlıyoruz. Yönetmen Emrah Eren’in de Tiyatroadam ruhuyla çok iyi uyuştuğunu söyleyebilirim. Oyunu seyrederken görüyoruz ki ekipteki “adamlardan” bir diğeri de o olmuş.

Oyunun hasır şapkalı adamı, Berk Yaygın’a göre oyun Nazım’ın yazdığı oyunlar içinde en az politik olanı.“Biz de politik tarafından yaklaşmadan ele aldık oyunu.” diyor Yaygın.“İnsan zaafları olan bir yaratık ve zaaflarına yenilmemesi için de sürekli uyanık olması lazım diyor metin. Tam bir komünizm eleştirisi değil. Evet, eleştiriyor; ulaşmak istediği hedefe ulaşıyor. Ama burada da işler çok iyi gitmiyor. Demek ki sistemlerde değil, insanlarda arazlar var. Çünkü sistemi de yaratan insanlar. Aslında çok iyi niyetlerle yola çıksanız bile ayağınız takılabilir.”

Fatih Koyunoğlu ise oyun için: “Burada önemsediğimiz, seyirciye tepeden bakmadan, seyirciyle aynı hizadan ilişki kurabilmek, oynarken yazarın derdini önce bizim öğrenmeye çalıştığımız, derdi olan, tabiri caizse suya sabuna dokunan, meselesi olan oyunları seçmek. Bunları anlatırken de Tiyatroadam’ın ekip gücünden yararlanarak mizahi dili tercih ediyoruz. Şu ana kadar da yerli oyun oynamamıştık. Bu açıdan Nazım Hikmet’le de bir kan uyuşması yaşadık” diyor.

İç seslerimiz her zaman kötü olmayabilir ama yolumuz o güçle kesişince nedense insanoğlu olarak “insanlıktan” çıkıyoruz. Ezmeye, kırmaya, yok etmeye alışığız çünkü. Bazı umutların kapıları aralıktır. Belki vicdan sesimiz İvan’ı bile bastırmaya yeter. Her şeyden önce yani…

Tiyatroadam…
Tiyatroadam, 2007 yılında kurulan bir topluluk. Aslında kuruldukları ilk zamanlarda bir topluluk bile değiller. Ayça Koyunoğlu kendilerini “Ellerinde sadece bir tekst olan birkaç deli” olarak tanımlıyor. Oynayacakları sahnenin belli olmaması bir yana yönetmenleri bile yok ortada. Seçtikleri ilk oyun da (Albay Kuş) kendi hikâyeleri ile çok paralel. (Albay Kuş’un konusu kısaca, ülke kurmaya çalışan delilerden oluşuyor). Daha sonra yolları Murat Karasu ve Serdar Akar ile kesişiyor. Serdar Akar’ın desteğiyle gerçek anlamda bir tiyatro olduklarında ise ona ithafen isimlerini Tiyatroadam koyuyorlar. Sonrasında görüyorlar ki tiyatroyu devam ettirmek, tiyatro kurdum demekten daha zormuş. Sahne arama, seyirciye ulaşma, prova yeri bulma derken yavaş yavaş Tiyatroadam’ın serüveni başlamış oluyor.

Birileri onların tarzını “politik komedi, kara komedi” ya da “Anselmon oyunu” diye isimlendirse de Tiyatroadam kendilerine bir isim biçmiyor. Yaptıkları iş sadece sahnede takım olmak. Takım oyunu oynamayı sevdiklerini her seferinde dile getiriyorlar.  Ama illaki takım oyunu oynayacaklar diye de bir şey yok. Asıl amaçları, seçtikleri oyunun kendi dertlerini anlatıp anlatmadığı.

Fatih Beye göre sanat dertli insanların işi. Olan ve olması gereken arasındaki farkı görüp, bunu kafasına takan insanlarla yola devam ediyorlar. Sadece sahnede takım değiller. Sahne arkasında da bir birliktelik söz konusu onlar için. Oyun seçiminden, dekor kurmaya, kostüme kadar herkes elini her işin altına sokuyor ve bundan gocunmuyor da. Zaten bu yüzden Emrah Eren ekibi zor ve inatçı olarak değerlendiriyor. “Tuttukları işi bırakmıyorlar,” diyor Eren, “Bir yönetmen ‘bugün şartlar böyle, prova yapmayalım’ dese bile Tiyatroadam, ‘şartlar nasıl olursa olsun bugün o prova yapılacak’ diyor. Delice bir inatları var. 10 yıldır ses getiren birçok oyun çıkardılar ve tahminimce bundan sonra da bu şekilde devam edecekler. Bir özel tiyatronun 10 yıl aynı ekiple devam edebilmesi bir mucize. Tiyatroadam, seyircilerin, sanatseverlerin çok iyi bakmaları ve sahiplenmeleri gereken bir yapı. Bu ekiple çalıştıktan sonra, benim için başka yerlerde oyun yapmak çok zor olacak. Hep bu konforu arayacağım.

Fatih Koyunoğlu:“Bizim hiçbir zaman bir patronumuz ya da genel sanat yönetmenimiz olmadı. Her şeye hep ortaklaşa karar verdik.” diyor. “Bu ekip bana; tartışmayı -tartışma ile kavga etmenin farkını- ve de inat etmeyi öğretti. Tartışmanın çok kıymetli olduğunu gördüm. Derdinize sadıksanız, inatçıysanız, sizin gibi düşünen insanlara denk gelir ve her şeyi başarabilirsiniz. Eskiden ‘lütfen oyunumuzu izleyin, salonunuzda oynayabilir miyiz?’ derken, şimdilerde birileri bize: ‘Oyununuzu izleyebilir miyiz? Lütfen gelin bizim salonumuzda oynayın’, demeye başladı. Onuncu sezonumuzda; tavrı, tarzı, duruşu olan bir tiyatro haline geldik. Tüm bu süre boyunca gördük ki çok büyük paralar, pullar biriktirmemişiz, ama çok kıymetli insanlar biriktirmişiz. Bu amaçla da Tiyatroadam Atölyeyi kurup yolumuza onları da dâhil ederek devam ediyoruz.”

Atölye kurma fikride başlarda Tiyatroadam’ın çok sıcak bakmadığı bir durum. Berk Yaygın imkânlarını paylaşmayan ablalarından, ağabeylerinden şikâyetçi… Onları eleştirirken kendileri de aynı duruma düşmemek adına atölye kurma fikri üzerinde yoğunlaşıyorlar. Bildiklerini, biriktirdikleri insanlarla yola çıkarak başkalarıyla paylaşabileceklerini düşünüyorlar. Atölyedeki amaç kendilerine oyun arkadaşı çıkarmak değil. Öyle yüksek vaatlerde de bulunmuyorlar. Sadece gelenlere oyun oynamanın keyifli bir şey olduğunu hissettirip, hata yapmaktan korkmamaları gerektiğini gösteriyorlar.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here