Geçtiğimiz hafta Bursa Büyükşehir belediyesinin konuğu olarak Bursa’ya Güngör Dilmen’in yazdığı, Özer Tunca’nın sahneye koyduğu “Aşkımız Aksaray’ın En Büyük Yangını” adlı müzikali seyretmeye gittik. Oyun, metninde var olan bazı aksaklıklara, zayıf noktalara karşın Özer Tunca, şarkılarla danslarla süslediği oyunuyla seyircisine güzel bir 2,5 saat geçirtiyor.

Merinos Atatürk Kongre ve Kültür Merkezi oldukça büyük ve geniş sahnesiyle, salonuyla biz İstanbul’dan gelenleri kıskandıracak özelliklere sahip. Bursalılar çok şanslılar. Bursalılar aslında birçok açıdan şanslılar. Her türlü kültürel etkinliğe ulaşmak mümkün. Sergiler, konserler, birden çok sahnesinde sergilenen tiyatro oyunları, düzenlenen festivalleri, bir zamanlar çok popüler olan Uludağ kayak merkezlerini de gölgede bırakmış. Çok sıkıntılı, hergün bir acıya uyandığımız şu günlerde bunları görmek ilaç gibi geliyor insana.

Oyun, 19. yüzyılda İstanbul’un Aksaray semtindeki bir sokakta geçiyor. Saraydan uzaklaştırılmış, bir başka deyişle çerağ edilmiş Mahitap hanımla kemancı Artin efendinin, Firuz beyin çabalarıyla evlenmeleri ve beklentilerin karşılanamamasıyla yaşadıkları büyük hayal kırıklığı anlatılıyor.

Mahitap hanım saraydan çerağ edlmiş yani yaşı geçmiş ve pek de güzel olmadığı için artık sarayda kalmasına izin verilmeyen, masrafları saray tarafından karşılanan, yalnız bir kadın. Artin Bey ise kendini çok önemsemeyen, sağda solda keman çalarak hayatını kazanan, kendi deyimiyle bir “gıy-gıycı”. Firuz bey -mahallenin sözü dinlenen eli kalem tutan yaşlısı- bu iki insanın, biri genç kendine güveni olmayan delikanlı ile yaşını almış çok da güzel sayılmayan kadını, evlendirmeye karar verir ve aralarını yapar. Başlangıçta ikisi de istemezler, Firuz Bey’e inanmasalar da kabul ederler. Böylece Mahitap yanlızlıktan kurtulacak, Artin de Mahitap sayesinde, saraya Mızıka-i Humayun’a kapağı atacaktır. Ama işler böyle gitmez. Saraydan gelen mektup her şeyi altüst eder. Mahitap zengin (!) bir müzisyenle evlenmiş olması nedeniyle artık saraydan maaş alamayacak ve oturdukları konağın kirasını da kendileri ödeyeceklerdir. Artin bu işe çok bozulur. Her şey boşa gitmiştir. Çünkü Artin bu beklentileri nedeniyle evlenmek için sünnet olmuş, dinini değiştirmiş kiliseden çıkarılmıştır. Mahitap ise gerçeklerle bir kez daha karşılaşmış, yaşadığı hayal kırıklıklarına bir yenisi daha eklenmiştir.

Oyun eski bir Osmanlı mahallesinde, yıkık dökük evlerin arasında, insanların geleni gideni takip ettiği, dedikodusunu yaptığı; bohçacısı, nane şekercisi, kahvecisi, bekçisiyle canlı bir sokakta geçiyor. Heryer harap, evler dokunsan çökecek gibi. Osmanlının son günleri gibi evler de son zamanlarını yaşıyor. Tulumbacılar, mahalleli kadınlar, şarkılarla, danslarla oyunun akışını hızlandırırken zaman zaman olanları ya da olacakları açıklıyorlar. Her birinin tiplemesi ayrı ayrı tek tek işlenmiş.

Sahnede izlediğimiz oyunda da, metinde olduğu gibi Aksaray’ı yakacak büyük bir aşka rastlamıyoruz. Belki de oyunun adı bizi böyle bir beklentiye götürüyor. Oyunda Artin bey ve Mahitap hanımın ruh durumları biraz daha öne çıkarılabilir, adeta bir depresyona girme süreci –özellikle Mahiptap’ın –  biraz daha güçlü olarak ortaya konabilirdi. Böylece yönetmen seyirciye, Mahitap’ın saraydan uzaklaştırılmasının yanı sıra, maruz kaldığı bu büyük haksızlığı da sorgulaması için fırsat verebilirdi.

Dekor, sahneyi baştanbaşa dolduran yıkık dökük evlerden oluşuyor. Evlerin aynı zamanda içlerinin de görünecek şekilde yapılması hem görselliği pekiştirmiş hem de oyunculara rahat hareket etme alanları bırakmış. Müzisyenler, oyunun önemli bir parçası, tamamlayıcı öğesi olarak yer alıyor. Tulumbacılar sahnenin bir köşesinde hareketsiz otururken bile varlıklarını seyirciye hissettiriyorlar. Boçacısı, büyücüsü, nane şekercisiyle tam bir Osmanlı sokağı ve atmosferi vermek istenmiş ve başarılı da olunmuş.

Bitirirken, Özer Tunca ince ince işleyerek tam bir ekip çalışmasıyla metni eğlenceli, keyifli bir oyun haline getirmiş. Emeği geçen herkesin eline sağlık.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here