M.Sadık Aslankara

Sanat, bir gerçekliği yeniden kurarak, bunu sonsuz değişkeler hâlinde yapıp çatarak yaratıcılığı yansıtmanın da yolu kuşkusuz. Ama sanat bunu bilgi, bilişim temelinde aktarmaktan kaçınır, bunun yerine söz konusu gerçekliği soyutlayım, dönüştürüm çerçevesinde yeniden yapılandırmaya girişir, kurmaca odağında başka bir yolla anlatmaya çabalar her zaman.

Bu doğrultuda bir gerçeklik, henüz yaşanırken, sıcağı sıcağına bunu kurmacayla anlatabilmek ciddi hüner, yeti gerektirir. Çünkü olgusal gerçekliğin doğrudan kurmacaya alınması ya da yaşanırlığın doğrudanlık temelinde kurmacaya buyur edilmesi, yapıtta sanatsal yaratıyı gölgeleyici zaaf belirtisi olarak kendini ele verebilir. Eğer tuluat yapılmıyorsa tabii.

Bu nedenle ülkede yaşananlar sıcağı sıcağına kurmacaya alınırken, sanat yapıtının kurulumu, işlenimi üzerine bu zorunlu temel bilgi unutulmayacak, bunu yerine getirmenin güçlüğü mutlaka göz önünde bulundurulacak demektir.

İşte Bakırköy Belediye Tiyatroları’nın yapımı olarak Ceren Ercan metninden Yelda Baskın rejisiyle izlediğimiz Seni Seviyorum Türkiye adlı oyun, bunları bütünsellik içinde aştığını ele veren görüntüsüyle dikkati çekiyor.

Oyun İçinde Oyun İçinde Oyun; “Oyun, Oyun İçinde”…

Yazılı, görsel, sanal vb. her türlü iletişim aracında, hem de âdeta “orta malı” halinde kullanılan sözleri tutup bir oyun metnine doldursanız bundan nasıl bir “şey” çıkar dersiniz? Yer yer deneme, izlenim, anı tadı yayabilir bu, ama böyle bir “sığıştırma”yla doksan dakikalık bir oyunda bütünü kucaklayacak yapıt ortaya koyabilmek çok güç olsa gerek! O halde ilk iş bu tiyatral başarının hendesesini yapmaya girişmek kaba çizgilerle, özet gibi de alınsa bu.

Oyun, yansıttığı gövdesel bütünlükten aldığı payla yükseliyor, bunun işleyişinden yayılan göz çelici büyüyle de seyirciyi içine çekip bir büyük örtüşme, kilitlenme yaratıyor. Ama bu gövdesel bütünlük, tek tek öğelerine ayrıştırıldığında, parçaların her birinin de ilginç bir girişme, kenetlenme yansıttığı görülebiliyor.

Konuyu en genelden taşıyıp sürdürelim. Bir çamaşır yıkama evi (laundry) var, özne, nesne her şeyi, herkesi içine alan. Oyundaki ana çatı bu, irili ufaklı bütün öteki hikâyeler buradan çıkarak yol alıyor. İp oyununa benzer her hikâye bir yandan farklı yerlere savuruyor bizi, öte yandan dönüp dolaşıp aynı yerde buluşturuyor yanı sıra. Böylece tiyatral biçem olarak “oyun içinde oyun”, “oyun, oyun içinde” süreğenliğine dayalı bir çığ hareketiyle geliyor seyirci önüne.

Yazarın zekice kullandığı “çamaşır yıkama evi” eğretilemesi, bu yolla oyunun bütün yükünü sırtlanan kaldıraca dönüşüyor denebilir. Çünkü bu yöndeki yapı hem oyundaki metinsel ağırlığı ortadan kaldırıp dramatik bütünlüğü sağlıyor hem de oyunu kendi çelişkileri, çatışkılarıyla dinamik kılıyor.

“Seni Seviyorum Türkiye”…

Seni Seviyorum Türkiye’nin çözümüne girerken, tiyatral olanın kavranabilmesi açısından yukarıdaki saptamayı getirmek gerekiyordu ilkin. Sonrası kendiliğinden geliyor. Türkiye, çamaşırhane eğretilemesine alındığında her öğe yerli yerine oturtulabiliyor böylece. Ceren Ercan’ın, yazarlık yanında dramaturgisini de üstlenerek nakışlayıp hünerlediği bu eğretileme aracılığıyla oyunun bütün girdi çıktısı, dramatik temelde bütünlüğe kavuşup arkası da kolayca geliyor tabii. Her biri bir iletişim aracı yoluyla alıntılanıp aktarılabilecek sözler de dramatik yapı içinde böylelikle birebir kendi yerini buluyor.

Beckettvari çalımlarına karşın yine de sıradan metin düzenlemesi bağlamında kalabilecek oyunu asıl büyüten yan, söyleşimlerin, çamaşırhane eğretilemesiyle biçimlendirilip kıvama getirilmesi bana göre. Oyun, bu yanıyla âdeta seyir şölenine dönüşürken sahne yerleşiminde metne giydirilen büyü ise kıvrak yayılışı, dalgalanışıyla dikkati çekiyor. Bundaki pay da yönetmen Yelda Baskın’ın artısı olarak alınmalı.

Sonrasında buna oyuncularla tasarımcıların, teknik ekibin katkısı ekleniyor. Yine de bu başarıda en önemli taşıyıcı oyuncu kuşkusuz, her zamanki gibi. Koreografide Melih Kıraç’la farklı sahne üzeri tasarımlarda Cem Yılmazer, Selin Ölçen, Okan Kaya, Emre Sırımsı, Ercan Koçak adları unutulmamalı.

Oyuncular, yine bu çatı kurgu yönünde belirlenen düzeneğe dayalı kendi enstrümanlarıyla, ama bütünsel bir plastiğe bağlı kalarak sahneyi var ediyor. Her oyuncu elbette dönerek oynuyor, ancak ana çatı çamaşırhaneye geçildiğinde Alican Yücesoy, buyurganı evrensel yerleştirime dayalı yerlilik içinde başarıyla canlandırırken Damla Karaelmas, Defne Şener Günay, Emre Koç, İrem Sultan Cengiz dönüşleri, dönüştürümleriyle büyünün etkin öğeleri olarak öne çıkıyor.

Oyuncu sinerjisi, elbirliğiyle kotarılan oyunun en büyük destekçisi. Gerek metnin gerek rejinin somutlanırlığı, anlaşılırlığı, her şeye karşın bu yüksek oyuncu püskürmesiyle yaşanıyor denebilir kanımca. O zaman, üzerine minik aynaların yerleştirildiği döner bir küreye bindirilen ışığın vurduğu bu trajik baloda, Türkiye’nin bin bir halinin yansımalarını da buluyoruz karşımızda.

Bakırköy Belediye Tiyatroları; Hak Edilmiş Bir Alkış…

İşte bir topluluk, işte bir oyun, işte bunu sahneye taşıyan emekçiler, bir kıyıdan bu görsel şöleni izleyen, gülerek de olsa kahırla, acıyla olup bitenin tanıklığını yapan seyirci. Burası Türkiye, çamaşırhanede paklanması gerekenler de biziz yani bütün toplum… Yıkanacağız, ütüleneceğiz ve tek tipleştirileceğiz.

Âdeta bir tiyatro kolektifinin, ötesinde tiyatro komününün yansıtacağı eşgüdüm, paylaşım, dayanışma ruhuyla havalandırılan Seni Seviyorum Türkiye, yazarından yönetmenine, oyuncularına, tasarımcılarından teknik ekibine sahne üstü, arkası tüm emekçileriyle birlikte hak edilmiş alkışlarla uğurlanıyor sahneden.

Bu mevsimin kesinlikle kaçırılmaması gereken yapımlarından biri bana göre Seni Seviyorum Türkiye.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here