Sadık Aslankara

Yalnız sahnede değil tüm sanat türlerinde, gündelik yaşamda, hayatın içinde yapıp etmelerimize yayılmış halde doğum-düğün-ölüm sacayağının imgelediği yaşam bütünlüğünün saltık bir temele dönüştüğünü biliyoruz. Çünkü hayat döngüsü bu çarkla işleyip bu yönde ilerliyor…

İşte o zaman sanat, söylenecek sözün bu imgesel üçgen içinde paslaşmayla ortaya çıkacağını, gerçekliğin bu açıdan kuşatıldığını gördüğünde, buna dönük sergileyebileceği tek tutumun biçimsel, biçemsel açıdan yenilik, farklılık getirmekten öteye de gitmeyeceğini, ancak çeşitlendirme, zenginleştirme yoluyla sorunun üstesinden gelebileceğini görüyor kuşkusuz. Nitekim somut başarı da ancak bunu yapabildiğinde çıkıyor ortaya.

Behiç Ak’ın yazıp Semih Çelenk’in yönettiği, Başak Özdoğan’ın sahne tasarımıyla Sevinç Erbulak – Fırat Tanış ikilisinin sunduğu, tiyatroevi yapımı Ayrılık adlı oyunu izlerken, aynı zamanda hayatımızı biçimlendiren üçlü imgeyi düşünsel süzgecimde şöyle bir tartmaktan alamadım kendimi. Dünya sahneleriyle bizde kimbilir kaç kez yeniden yeniden işlendi bu sorunsal…

Yüksek Soyutlayım…
Ayrılık’ta, adı üzerinde ayrılmış, ancak ayrılıklarına henüz kendilerini pek de alıştıramamış bir çiftin birbirine tuttuğu aynada bu eski-yeni karı kocayı izliyoruz. Oyunun hemen hızla, yüksek soyutlayım düzeyi yakalayıp söyleşimler aracılığıyla seyirciyi kuşatan, üstelik başlangıçtaki düzeyini oyun boyunca koruyup, tıknefesliğe düşmeden bu soyutlayımı, hem de yeni açılımlarla ileriye taşıdığını görebiliyoruz. Behiç Ak metinlerinin temel özelliği aynı zamanda bu durum kuşkusuz. Peki bu olgunun, metinden sahne plastiğine katılışı bağlamında neler söylenebilir?


Sıçramalı, soyutlamalı söyleşimlerle gelişen oyun, âdeta bir tenis maçı izletircesine hızlı, kesmeli gidip gelmeler eşliğinde seyirciyi, bu düşünsel akışın içine çekmekte gecikmiyor elbette. Yazarın ortaya koyduğu söz dizileriyle yer yer dinlemeye, yönetmenin getirebildiği görsellikle de yer yer seyretmeye koyuluyor sonuçta seyirci… Ne var ki sonunda metin, giderek oyundan rol çalmaya doğru gidiyor da denebilir ağır ağır. Böyle olunca oyun metni, ağırlığını, kartopunun çığa dönüşmesine benzer biçimde katlamalı halde artırdıkça artırıyor.

Bu durumda oyun metnine yönelmek kaçınılmazlaşıyor kendiliğinden…

Uyumsuzluk Eşiğinde Bir Metin…
Behiç Ak oyunlarını, anlatılarını okumamış değilim. Ancak Ayrılık’la sahnede tanıştığımı söyleyeyim. Ne ki şaşırmadım, çünkü Behiç Ak imzalı bir metnin bütün özelliklerini yansıtıyordu oyun. Nitekim düşünsel, eylemsel anlamda her sözdizimiyle âdeta kazıcı, dip oyucu konum sergileyen oyun, neredeyse sözcükleri bir karıştırıcı içinde çırpıp kabartan, dilsel köpürme, fışkırma bir yana, o anda ortaya fırlatıverdiği sıçrama, uçma, buna uygun eğretilemeli imgesel gönderme eşliğinde, Behiç Ak metinlerinin belirgin özelliğini ortaya koyuyor.


Okunmalık yanıyla büyük tatlar salan metinlerin ayağa kaldırılması, kuşkusuz kendine özgü yaklaşımlar gerektiriyor. Bir yanıyla gözünüzü kıstığınızda uyumsuz tiyatro örneğini çağrıştıran bir metinden söz ediyoruz… Ele avuca sığmayan, yakaladığınızı sandığınız anda uçup başka bir anlam öbeğinin üzerine konuveren, her an akışıp değişerek ya da tam tersi kıvamlanıp yoğunlaşarak seyircinin üzerine çıkan kıpır kıpır bu söyleşimler dizisi, ister istemez rol çalan konum sergiliyor bu yanıyla…

Ne var ki bütün bunlar, nitelikçe dalgalanma veya yayılma yansıtan temel özelliğin, ister istemez üzerinde dengede durmak zorunda kalacağı o dayanak noktasının neredeyse belirsizleşmesine yol açıyor denebilir. Oyun, metinsel anlamda bu dengeyi kuramayınca rol çalar hale geçiyor çünkü kısa sürede. Burada metnin kendisinden söz ediyorum, onun sahneye taşınma biçimiyle değil, kendisi olarak kendisini nasıl dağıttığına, bu taşınmışlığın üzerine oturarak nasıl rol çaldığına değiniyorum…

Elbette sıkı örgülenmiş metin konumundan kaynaklanıyor bu. Bunun, sözel komedi olarak algılanması yanlış olur. Alaysama, aykırı gerçekçi temele oturtulmuş göndergeler dizisi oyunun düzeyini yükseltirken kuşkusuz seyirciyi güldürüyor, ancak güldürünün herhangi tortu bırakmadan geçtiği sanılmamalı. Tersine oyun bütün anlam öbeklerini bir araya getirerek sonuçta kavramsallığın önüne getirip bırakıyor seyirciyi. Amacı da bu değil mi zaten? O halde oyun, bir beraberliğe, olmayana ergi yöntemine benzer biçimde âdeta sondan başa bir olumsuzlamayla yaklaşarak seyirciyi başa döndürüp eline de neşterini veriyor.

Şimdi bundan sonra sahnelemeye, oyunculuğa bakabiliriz sanıyorum…


Oyunu, Kendi Ağırlığından Kurtaramamak…
Sahneye koyucuyla oyuncuların, kendi alanlarında ulaştıkları ustalığı tartışmak gereksiz. Ama, yukarıdan bu yana özetlemeye çalıştığım metinsel ağırlığın, bunu ayağa kaldıran kadro üzerinde de ciddi etkimeye yol açtığı görülebiliyor. Nasıl mı? Okumasam da metnin asla boşluk bırakmadığı ortada. O zaman gerek sahneye koyucu gerekse oyuncular, metnin bu baskısını, onu yorumlayıcı dışlamayla göğüslemek, dengelemek için çabalıyor bir bakıma.

Nitekim sahneye koyucu oyunu gide gide abartısı yükselen bir açık biçime doğru kaydırırken oyuncular da âdeta birer tek kişilik gösteri yıldızı havasında metnin yansıtıcılığıyla yetinmeyi, oyunculuklarını bu metnin tamamlayıcısı olarak kullanmayı yeğliyor. Böyle olunca da oyunculuğu kucaklayan bir metin yerine metni göstermeyi amaçlamış bir oyunculukla karşılaşıyoruz sahnede.

Ne var ki herhangi Behiç Ak metni, ister okunurluğu, ister seyredilirliği isterse sahne plastiğiyle olsun göz kamaştırmayı sürdürüyor yine de bir biçimde!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here