Ayçe Özyiğit

Tiyatrolar yakın zamanda yeni bir isimle karşılaşacaklar. İsmi Bağımsız Tiyatrolar Topluluğu olan bu yeni birlik tüm tiyatrolara kapılarını sonuna kadar açıyor. Hem de öyle ahkâm kesmeden, burun kıvırmadan, tiyatroları/toplulukları önemli-önemsiz diye etiketlendirmeden. Diyorlar ki birlik olarak : “Bilen her zaman bilmeyene borçludur.” Bilenin bilmeyen üzerinde hakkı vardır. Bağımsız Tiyatrolar Birliği kurucularından olan Kımız Zeynep ile birlik hakkında ufak bir konuşma yaptık.

Öncelikle; Bağımsız Tiyatrolar Birliği basın duyurusundan ufak bir alıntı ve sonrasında buyurun röportajımız…

“Haziran sıcağında kurucu yönetimimizi belirledik. Haziran ayı son görüşmeler ve planlamalarla birlikte 29 Haziran 2017’de Bağımsız Tiyatro Birliği yönetimi; kurucu yürütme ve kurucu Başkan olarak oluşturulmuştur.

Kurucu Yürütme ekibi: C Gökhan Bulut, Gökmen Okdayan, Hüseyin Akçar, İbrahim Yılmaz, Mustafa Vejdi Koçak, Onur Çatal, Osman Uğur Mamuk, Ozan Dönder, Yağmur Yalçın. Kurucu Başkan: Kımız Bozkır. Sözcü Kurucu Başkan olmakla birlikte, yürütme kurulu üyelerinin her biri; kendi yerelinde, bölgesinde ve genelde eşit yetkilidir. Kuruluş amaçlarımızı hayata geçirirken bizler de yalnız kalmayalım diye bir “Danışma Kurulu” oluşturmaya karar alınmıştır.

Her sezon; yürütmeyle en az iki (sezon ve sezon sonu) toplantı ve bir Bağımsız Tiyatro Buluşması planlanmıştır. Dönem sonu ise (3 yıl) bir genel kurulla değerlendirme ve seçim çalışması yapılacaktır. Kolaylıklar ve dayanışmayla…”

Sizin asıl dert ettiğiniz yerel tiyatrolar yanılmıyorsam?
Yerel tiyatro gelişmediği zaman bizler de var olamayız. Eğer o şehrin kendi yerelinde bir tiyatro varsa ve seyirci onu sahiplenmişse o zaman oradaki seyirci bizim de seyircimiz olabilir. Bu benim tiyatrocu kimliğimle çok önceden vardığım bir kanıdır. Kaldı ki zaten insani ve toplumsal anlamda da her yerelde bir tiyatro olmak zorundadır. Ülkede tiyatro var diyebilmek için, 80 tane mi ilin var, bunun 60’ında, oranın insanlarının kurduğu tiyatroların olması gerekir. Biz bunları seneler önce henüz okuldayken (DTCF Tiyatro) konuşmaya başlamıştık.

Peki, o zamandan bu zamana gelişme sayılabilecek bir şeyler yapılabildi mi? Sanıyorum sizin TÜTİB’de yer almanız da aynı dönemlere denk geliyor.
O zamanlar yerelde amatör tiyatronun özel tiyatroya dönüşmüş hali pek yoktu. Turneye giden tiyatrolar, az/çok turneye gidilen iller, az sayıda yerel tiyatro ve DT’nin bölge tiyatroları vardı. Yerel tiyatroyu gözlemleyip tiyatro ve seyirci ilişkisini yaşadıkça gördüm ki toplumsal ve politik tiyatronun bizim gibi ülkelerde gerekliliği netleşiyor. Bunlara kafa yoran bir oyuncu olarak, işlerimi ve üretimimi bu yönde ilerlettim. Yerelde kadınlar, çocuklar ve gençlerle çalışmalar yaptığım bir dönemde (2008-2009) -bu çalışmalar şimdi bir semt tiyatrosu olarak yaşıyor- TÜTİB’le yollarımız kesişti. Onların da yüzünün yerele dönük olduğunu düşündüğüm için birliğe katıldım. TÜTİB’de iki dönem yürütme bir dönem de eşbaşkanlık yaptım. Beklentilerin olmuyorsa bazı şeyler için kendin uğraşırsın ve zaten ekip işi olan bu çalışmalarda ekibini çoğaltıp güçlendirirsin değil mi? Önce Türkiye Tiyatrolar Birliği olarak ülkeye genellenmiş adımızın içini doldurmak gerekiyordu. Önerim şu oldu; TÜTİB’in üst başlık olduğu bölge birliklerimizin dernekleşip daha sağlam, kendi idarecileri olan, özerk bir yapıya dönüşmesi ve bölge yönetimi başkanlarının da TÜTİB yönetimi ve başkanlar kurulunu oluşturması.  Önerdiğim bu model çoğulcu bir yapıya sahipti. Bu model bölge birlikleri ve tiyatroların çoğu tarafından sevildi ve kabul gördü. Bölge toplantımızda konuştuğumuz bu model eş başkanımız Zafer Gecegörür ve üç arkadaşı tarafından onaylanmadı.  Onlara göre federasyon tipi bir yapı kurumlarla işbirliğinde zorlanabilirdi ve platform kalmak en iyisiydi. Bundan sebep önceden hazırlamış oldukları bir deklarasyonu okuyup onayladılar. Bu bana çok yanlış geldi. 9. yılını dolduran kurumsallaşmış bir birliksen, bölge birlik başkanlarının olduğu toplantıda, tek başımıza‘Hadi, ben yaptım oldu. Bundan sonra böyle hareket ediyoruz.’ denilemeyeceğini bilmemiz gerekir. Önerdikleri modelde birbirine kenetlenmiş 20 tiyatro söz konusu ve bu Türkiye Tiyatrolar Birliği olmuyor bence.

İsminize Türkiye diyorsanız eğer bütün bölgeleri kapsamanız gerekmiyor mu?
Kapsamıştı da; ama kapsadığı yerin bir bütüne dönüşmesi gerekiyordu. Bölgede 10-15 tiyatro birleşip bir dernek kurup, onun adına “Bölge Birliği” diyecekler. Yönetimlerini oluşturup başkanlarını da TÜTİB ve başkanlar kuruluna gönderecekler, o da bölgesindeki tiyatrolarla çoğulcu ve paylaşımcı çalışarak bölge kararlarını ve isteklerini TÜTİB’e getirecek. Ama her bölgeden kurulmuş olan tek bir dernek gelir ve resmiyet onda olursa, o tek söz sahibi olur, onun adı bölge olmaz. Bizim adımız Türkiye Tiyatrolar Birliği başlığıyla buluşmaz.

O halde genel kurula hiç gidilmedi?
Genel kurula gitsek bile bir şeylerin değişmeyeceği sonucuna vardık. Toplantı sonucu genel kurul sonucu gibiydi. O zaman da bize iki yol kaldı. Ya genel kurul çağrısı yapacağız ya da gideceğiz. “Benim önerdiğim resim madem görünmüyor, o zaman ben de giderim” dedim. Ben gittim, ama benimle birlikte birçok tiyatro ve bölge başkanı arkadaşımız da ayrıldı. Ekim ayında bizler tekrar konuştuk. Bu işleyişin karşısında olan herkesle her şeye varım demiştim.

Sizin düşündüğünüz neydi peki?
Tiyatroların bölgelerde birleşmesi… Merkezi olmayan bir sanatçı birliğinin kendi içinde bağımsız ve sorumsuz büyüyüp ‘sana ne?’ diyerek yürümesi çok önemliydi.

Yerelde şu an durum nasıl? Nerelerdeydi, hangi aşamalara geldi?
Bulundukları alanı daraltıp alanın içinde sabitlenmek gibi bir sıkıntıları var onların. Tabii ki küçücük bir yerde üç tane tiyatro olması zordur, yerelin handikabıdır bu. Eğer yerelde tiyatrolar 50 yıl önce açılmaya başlamış olsaydı herhalde bugün oralarda yedinci tiyatro açılıyor olurdu ve bu işleyişe alışılırdı. Şimdi yerellerde henüz bir tane tiyatro var. Daha onu oturtamadan, bir de dönem bu dönem olunca, herkes daha küçük yaşarsam daha garantici kalabilirim diye düşünüyor. On tane tiyatro birbirine tutunabilir, turnelere giderler… Evet, güzel duruyor aslında, ama hayır yüz tane niye olmasın? Benim derdim bu. Tehlikeli değildir. 100 tane tutunabilirse zaten, silkeler atar.

Bir zaman sonra orada kurulmuş olan tiyatroların birbirini kollaması, başka bir tiyatronun kurulmasını istememesi gibi bir durum söz konusu olmaz mı?
Bağlılıklar var, ama bağlılıkları kankalığa dönüştürme kısmı oldu mu burada biraz şiraze kayıyor. O, tiyatro dostluğuna dönüşmeli bence. Tiyatro aşkı ile yola çıkmış olmalarına saygı duymak gerekir. Farklılıkları olsa da sanat ve tiyatroya özgür bakılıyorsa yan yana durulabilir. Desteklerken de birine beş giderken diğerine iki gitmek olmamalı. Aynı yerde çok olmak, nüfusu az olan yerleri ürkütebiliyor; ama kent onu taşıyabiliyorsa olur.

Semt Tiyatrosu çalışmaları da yapıyorsunuz sanıyorum. Hangi bölgeleri kapsıyor bu?
Proje olarak yapıyorum; Ankara Keçiören’de. Keçiören semtinin insanlarıyla Semt Tiyatrosunu kurduk. 2009-2012 arası öğretmen arkadaşlarımızla birlikte Eskişehir’de çocuklarla çocuk tiyatrosu projesini çalıştık. Cunda’da yerelin insanlarıyla başka bir proje yürüyor.

Benim yolumu sizinle kesiştiren şu oldu aslında: Bir tiyatro topluluğu TÜTİB toplantısı için söz konusu olan bir hiyerarşiden söz etti. “Benim dediğim doğrudur” gibi bir durum oluşmuş orada. Bu ne kadar doğru?
Evet, kızdığımız yer de hiyerarşinin kurulmaya başladığı o noktaydı. “Biz yaptık, oldu”, vardı orada. TÜTİB’in son toplantısı eşbaşkan olarak ‘bu iş böyle yapılmaz’ diye yükseldiğim bir toplantı oldu. Kendi adıma hiç öyle yaşamadım ve yaşamak da istemiyorum. Kendi memleketindeki tiyatroları askıya alıp başka bir şey peşinde koşamazsınız. İyi bir şey üretmek ve çoğalmak zorundayız. Birlik olmanın anlamı budur. Kalkıp da küçücük bir yere kilitlenip garip bir zincir kurmaya çalışıyorsak zaten kendimize ters düşeriz. Yoksa orada tartışacak nokta yoktu. Herkes kendine göre iyi niyetliydi. Sanıyor ki doğrusu budur, yaparsam olur ve yapıp göstermeliyim. Yereldeki tiyatrocu ise daha amatör; o da sana bakıyor.  O zaman da şu manzara çıkıyor ortaya: birileri yapacak! Katılımcılık, birlik, dayanışma olmuyor; o isme uymuyoruz o zaman. Hepimizin durduğu yerler var zaten. Buraya gelene “sen de benim gibi dur” dediğinde hem yanlıştır söylediğin hem ayıptır. Bir şeyleri yok etmekten yana olmamak gerekiyor.

O zaman TÜTİB için bir dağılma söz konusu oldu. Bu takındıkları tavrın altında yatan neden korku olabilir miydi peki?
Korkudan kaynaklı olduğunu sanmıyorum. O konuda akıllı olduklarını varsayıyorum. TÜTİB içinde korkup susan yok. Orası 2006’da kurulan ilk büyük birlikti. Gözünü geniş alana dikmiş, genişlemiş, tekrar daralmış. Bu yüzden herkes benim gibi olsun dememeli. Zaten ondan bıkmışız da başka bir şey arıyoruz. Biz de “TÜTİB kendi bildiği gibi yürüsün.” dedik ve çekildik. Her seferinde bir şey umduk, her seferinde hayal kırıklığına uğradık. Bir kere daha güvenmeye kalksak vakit kaybedecektik. Şimdi yeni bir yönetim kurdular ama bir tartışma daha yaşanırsa orası için umut kalmıyor. Yaşanmazsa eğer TÜTİB de kendi içinde büyüyebilir.

Bağımsız Tiyatrolar Birliği’nden, kurulumunuzdan söz edelim.
Hiçbir şekilde kimseye ‘gel ya da git’ demiyoruz. Sadece kolektif bir çağrı yaparak kurulduk. Kurucular ve katılımcılar kendini açıkladığında orada bir birlik oluşmuş oldu. Geniş alanı gören arkadaşlarımızla yola çıktık. Ege’den, Güneydoğu’dan, Antep’ten katılan bütün bölge birlik başkanlarımız ve bizi izleyen, gözleyen, destek olan hocalarımız dahil bizimle birlikte yürüyen bir kesim var. Yaptığımız duyuruda şansımız bölge birliklerinden gelen arkadaşlar oldu. Bölge başkanı oradan çıkıp ‘geliyorum’ dediği an oradaki tiyatro da zaten duyacaktır. 6 tiyatrodan 2 tanesi ‘ben kalıyorum’, derse kendisi bilir.

Bir tiyatro topluluğu her iki birlikte de yer alabilir mi?
Biz, yereli temelli yok etmeden ayrıldık. Başarılı bir kopuş yaşandı TÜTİB ile. İçeride kavga et, dışarıda etme mantığı ile hareket ettik ama ilkesel açıdan çok farklı bakıyoruz. Bu yüzden ayrıldık. Doğal olarak bu yapıyı seçen birisi orada olamaz zaten ama gelenlere de kapımız açık.

Birliğin dert edindiği şey ne? Hedefledikleriniz, düşündükleriniz, yapacaklarınız veya yapmak istedikleriniz?
Tiyatroların yönetmeyle ilgili bir problemleri yok. Bizim düşündüğümüz, yerel tiyatrolara hocalar gönderip oralarda atölyeler yapmak. Çünkü bu onlar için çok önemli. O zaman onun çıtası yükselmiş olacak. Herkesin çıtayı getirdiği yerin bir üstü var. “Oldum diyen, öldüm der.” Hepimiz için her zaman bir bilinmez vardır. Yeni yola çıkanların bizden beklediği, elimizdeki malzeme ile onların elinden tutmamız; gidip orada ahkâm kesmemiz değil. Diyelim ki bir arkadaşımın oyununu seyrettim. Sahne üzerine koyduğu malzemenin oynadığı oyunla ilgisi yoksa ona yanlışlarını ve neyin olmadığını göstermem gerekiyor. Aynı durumda birileri de bana gösterecek tabii. Böyle bir biçime ulaşalım istiyoruz. Bu noktayı yakalarsak sonrasında “Ben ne yapabilirim?” e sıra gelir. Ve dayanışma başlar. Biz de aynısını hocalarımızdan bekliyoruz. Malzeme ortak. Onun üstüne koyarak ilerleyeceğiz. Eşit yollarda değiliz çünkü. Yeni çıkan var, mezun olmuş var, okulda okuyan var. Festivaller hep bunun içindi. Birbirimizin oyunlarını görmeliyiz. İyi oyun, kötü oyun yoktur. Doğru, eksik/fazla ve yanlış oyun vardır. Bizler; “Onlar kötü bir şey de yapsa -dökülseler bile- keyifle seyredilecek. Açık eleştiri olmayacak, gidip yönetmeni ile konuşulacak.” diyoruz. Bunun arkasından da şu cümlemiz geliyor. -Sonunda Bağımsız Tiyatrolar Birliği’nde kullanmak nasip oldu; “Bilenin bilmeyene borcu var.” Bu, ben-sen anlamında değil. Biz varız. “Bilenin bilmeyene borcu var” derken tüm kesimin ortak cümlesi olacak bu. Yeni açılan bir amatör tiyatro, açılmak isteyen amatör tiyatro ya da öğrenciler de dahil bu cümleye. Dayanışma diyorsak sanattaki adı bu olmalı diye düşündük. Tiyatrolar yaşamak zorunda; çoğalmak gerekli mantığı ile yürüyoruz.

Bu “Bağımsız Tiyatro” ismi… Kimleri, nereleri kapsıyor?
Biz bağımsız tiyatro derken sanatta bağımsız olanı hedefledik. “Türkiye” gibi çok büyük çatı isimlerkullanmamayı seçtik ki sonra altını doldurmaya çalışıyorsun. Şehir Tiyatroları, kurumsal ya da belediye tiyatroları da bizim aramızda olabiliyorlar. Bir de çok güzel bir şey oldu. Şu anda Azerbaycan’da alternatif tiyatro topluluğu olan Reblüs Tiyatrosu var. Reblüs, Bağımsız Tiyatrolar Birliği’nin sayfasına girdi. Çünkü biz Türkiye falan dememişiz. İsteyen girebilir. Almanya’da bir Türk Tiyatrosu da girebilir. O zaman çok daha güzel, başka bir büyümeye yol açmış olabiliriz. Onu yaşayıp göreceğiz. Türkiye Tiyatrolar Birliği desek giremezdi ki. Evet, o da geniş bir isim; ama o isim de senin bütünün kadardı. Şimdiki ise biraz daha deli… Bunun bütünü yok, ama küçük kalma hakkımız da var. Öbüründe hesap sorarlardı ki sorduk da nitekim. “Türkiye diyorsun da niye azıcık olmaya uğraşıyorsun.” diye. Burada derdimiz büyümek ya da küçülmek değil. Asıl derdimiz katılımcı olması. Katılımcı olmazsa bütün bunları yapamayız.

Katılımcı olması için neler yapıyorsunuz ya da yapacaksınız?
Web sayfamız duruyor. Bir tane beğeni sayfamız, bir tane de katılımcı sayfamız var. E-posta gönderenler yeniler genelde. Eskiler mesaj göndermeye ihtiyaç duymuyor. “Ben varım” diye bakıyor. 15-20 tane hiç mesaj almadığımız tiyatromuz var. Aslında Mart ayındaki toplantıyla daha da netleşecek durum. Arada kalmış bir halimiz var. Gelenlere, “Bizim tarafa geleceksen biraz daha geniş düşünmelisin.” diyoruz. Bana Birlik ne verecek değil de ben birliğe ne katabilirim diye düşünecekler. Çünkü sen bir şey kattığın zaman buraya katılan her şeyin dönüşü sanadır, hepimizedir.
Peki, korku yok mu hiç? Yani insanlar da nerede duracağını bilmiyorlar. Korkuyorlar sanki.
Cesaret korkmamak değildir. Korkuya rağmen yapmaktır. Herkes kendince bir şeylerin farkında… Bir şeyleri, çok fazla tartışmadan, abartmadan, birbirimize düşmüş gibi gözükmeden yapmalıyız. Hala umut var ve tiyatro yola çıktığından bu yana ne badireler atlatmış.

Umut var mı sizce? Düzelir mi, değişir mi bir şeyler?
Bu seferki öyle bir şey değil.  Son 6 yılın sentezi, 10 yıldır görünen bir şeydi. Karşı taraf zinciri bağlayarak, bayrak teslim alarak gelmiş. Her gelen de bir tarafı halledip diğerine koltuğu bırakmış. Ama şimdi son perdenin gelişi bu… “Sanatçı çağının tanığıdır” diye bir söz var. Bilmezse, arkasını dönerse ya da hiç fark etmezse nasıl tanık olacak? ‘A, pardon!’, diyecek sonra. Ama olmaz, fark etmek zorundasın. Sonra kimse hesap soramaz birbirine. Bazı insanlar, ‘kimse konuşmuyor, sessiz kalıyor’ diye orada burada bağırıyor; hayır, o sessiz kalanın değil sorumluluk. Yazar, çizer, gazeteci, aydın, sanat insanları sorumlu olanlardan. Senin önde yürümediğin bir yerde arkada kalana hesap sorma hakkın yok.

Bu birlikte işleyiş nasıl olacak? Toplantı için duyuru yapacak mısınız?
İlk toplantıya katılanlar kurucu kadro gibi olacak. Sonra gidip bölgelerinde çalışmalarını yapacaklar. ‘Biz böyle bir şeyin içindeyiz avantajlarımız ve sorumluluklarımız bunlar.’ diye anlatacaklar. ‘Bizler bir üst hocaya ulaşacağız, bizim için vakit ayırıp gelecek ama bizim de başka birisine bunu taşımamız gerekiyor, vakit ayırıp ona gitmeliyiz.’ diyecekler. Oyunumu oynadım bitti, değil yani. Yeni kurulan birisine yardıma gitmek, ona destek olmak, seyirciyi çoğaltmak gerekiyor.

Seyirci sorunu var bir de değil mi? Seyirciye nasıl ulaşılacak? Neler yapacaksınız?
Seyirci çalışması dendiğinde ben Hasan Erkek arkadaşımızı anmadan geçemem. Çok eskilerden beri seyirci derneklerini öneren bir tiyatrocudur. Ve de Ömer Sahinbaş. Seyirci jürileri üzerinden Direklerarası ödülleri verir ki bu bizce çok önemli. Seyirci sorununun bir ucu ekonomiye diğer ucu uzun çalışma saatlerine, bir diğer ucu da kötü yaşam koşullarına dayanıyor. Bizler seyirciyi öne çıkaracağımız bir şeyler düşünüyoruz. Festivaller ve benzeri çalışmalar yapıyoruz. Bunlar seyirciyle yan yana durmak, seyirciyi alıştırmak ve çekmek için. Mesela Sinop’ta bir tiyatro varsa seyirci desin ki Sinop’taki tiyatrodan ben de sorumluyum. Hedef buralara gelmek…

Seyirciden destek gibi bir şey mi?
Destek değil, sorumluluk. Oyun seyrederek destek oluyor sonuçta. Seyirci de kendi yerini şaşırdı. Bizi yaşatmak için mi var, oyun seyretmek için mi var? İkisi için de var aslında. Türkiye’de şunu gözden kaçırıyoruz; tiyatrocu ve seyirci ayrı iki taraf değil aynı taraf. Tiyatro yapacaksan seyirci olmak zorundadır. Ayda 30 gün varsa seyirci canı istiyorsa her oyuna gidebilir. Biz bunu unutmayacağız.

Bağımsız Tiyatrolar Birliği için de gözünü geniş alana dikmiş, hedefleri büyük diyebilir miyiz peki?
Bunları yapacağız anlamında değil tüm bu cümleler. Hedeflediğimiz bunlar, bunları yapmak istiyoruz anlamında. Çoğalabildiğimizi gördük, ama o çoğalma halini bildiğimiz yere getirebilmek gibi bir derdimiz var. En katılımcı, en çok, en kalabalık, en dayanışmacı yere gelmek istiyoruz. Bu koşuşturmada baştan beri olan isimler; Onur Çatal, Serkan Baştürk, Uğur Mamuk, İbrahim Yılmaz, Gökmen Okdayan, Ahmet Öztürk, Hüseyin Akçar, Emre Saka, Ozan Dönder, M.Vejdi Koçak, Kubilay Erdelikara, Gökhan Bulut, Ezgi Koç, Figen Çakmakoğlu Gökhan Bulut ve Metin Güler. Tabii bizlere bu birlikle yeni katılanlar da var. Ayrıca kendi hocalarımızdan oluşan bir danışma kurulu kuracağız. Duayenlerden. Onları yönetime çağırmak isteriz, ama gelemezler. Biz de toplantılar yaparak fikirlerini isteyebiliriz, destek isteriz ya da onların aklına farklı bir öneri gelebilir. Hedeflediklerimiz bunlar. Toplantımızda da bunların netleşmiş halleri açıklanacak. Yola çıktığımızda görüştük aslında sizinle, çok teşekkür ediyoruz ve bu yolda güzel zamanlarda da buluşmak dileğiyle.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here