Neslihan Yalman

Çağımızda en önemli sözcüklerden birinin “bağlam” olduğunu düşünüyorum. Eğer, bu yüzyıl bizi ileriki zamanların gizemli yolculuklarına götürecekse, beynin sınırları araştırılıyor yahut post-Rönesans insanlığın ilk hikâyesine, neandertalle homo sapiens’in eşleşmesine değin gidiyorsa, bilginin de ilksellikten bu yana, uzun bir çizgi üstünde çatallanarak günümüze ulaşması mümkündür. Bu çatallanmayı kontrol edebilmenin ana unsurlarından biri de, olaylara “bağlamları kapsamında” bakabilme yetisine sahip olmaktır.

Böylesine fazla verinin, bilginin, iletinin, insanın, olgunun ve olayın saniyelik ritimlerle hareket ettiği bir yüzyılda, zaman kavramı da birkaç kola ayrıldığı içindir ki, sizi siz yapan şey, tecrübelerinizin biricikliği ekseninde, bağlamlar çerçevesinde düşünme yetisine sahip olmanızdır. Bu bağlamDA, bağlam DA, yapının değişmezliğinde devinen nüansları temsil etmekte, bir nevi nöron işlevi görerek, sinirlere, oradan da beyne ulaşmayı amaçlamaktadır. Bağlamın olduğu çağda, analiz yapma yetisinin de önem kazanması mümkündür. Bugün ekşi sözlük’lerden, ‘vikipedi’lere, ‘facebook’lardan forumlara değin, birçok enformasyon bilgiyle iç içe geçmiştir. Bu hem olumlu hem de dikkat edilmesi gereken bir gelişmedir. Olumludur, çünkü Türkiye gibi ülkelerde yeniyi takip eden bağımsız sanat merkezlerinin veya sonsuz varyasyonlara açılan internetin varlığı bir nevi devrim, bir aydınlanma özelliği şeklinde görülmelidir. Fakat, burada asıl önemli olan, enformasyonu bilgiye çevirirken analiz yapılabilecek bağlantı noktalarını, bağlamları kaçırmamaktır. Bu, kimi yerde üst bir entelektüelliği getirse de, sokakta insanların da zihinlerinin bir parça açılması ve karanlığın arasından sızan küçücük ışık huzmeleri adına kârdır.

Kültürel süreklilik anlamında da, Türkiye ilginç bir konumdadır. Çünkü, önünde özellikle Batı tandanslı, tüm vahşetiyle ve tüm zarifliğiyle beraber gelişmiş bir Avrupa ve kapitalizmi kültüre de dönüştürerek pazarlayan, cazibeli Amerika Birleşik Devletleri vardır. “Aradaki ülke” olarak görülen Türkiye, bu anlamda çatallanmanın ağzındadır. Bir taraf geriye doğru giderken, geçmişi referans alırken, ileriye doğru adım atamazken, atmaya çalışırken de duygularına kapılırken; bir taraf da ileriyi gösteren referanslar ekseninde, geleceğin evrimine de yönelerek, hızla koşmaya devam etmektedir. Bu ikisi arasında ayrı bir aralık/ bir yarık yaratılabilir mi yahut bunun bir aralığı yoktur da, oranı mı vardır, tam kestiremiyorum. Bir zamanlar bize telefon diye bir aletin çıktığını söyleseler, gülüp geçerdik desem, bugünkü dokunmatik telefonların varlıklarını kesinlikle açıklayamam.

Tüm bu gelişmelerin ışığında, performatif sanatların da gelişim çizgilerini takip etmek ve dijital olanın da sanata karıldığını görmek bize heyecan verebilir. Gündelik hayatlara sızan “Black Mirror” gibi dizilerin salgın haline gelmesi, tiyatronun çeşitli kollara ayrılması, hatta gelecekte tiyatroda da robotların, mekanik aletlerin kullanılacağının tartışılması, yeni bir çağın eşiğinde olduğumuzun sinyallerini iletmektedir. Buna toptan karşı durmak yahut bunun içinde sürekli devinmek, bir işe yaramayacaktır. Mevcudiyetimize yabancılaşarak, durumlara bağlamlar ve analizler dahilinde hakim olmamız gereklidir.

Yenilik (hatta, dönüşüm), nasıl ki 15. yüzyılda İtalya’daki bir kaşifi heyecanlandırmışsa, nasıl ki Amerika’daki bir koloninin üyelerinden birinin birkaç kuşak torunu New York’un canhıraş sokaklarından geçerek gökdelenlerin üst katındaki fotoğraf stüdyosuna gidiyorsa, nasıl ki Kurtuluş Savaşı’ndan çıkan ve edebiyatını, tiyatrosunu Reşat Nuri Güntekin’lerle, Musahipzade Celal’lerle, Muhsin Ertuğrul’larla kuran Türkiye’de de artık tiyatro bir eğitim, bir aydınlanma, bir sosyalleşme aracı olarak da özel sanat kurumlarında işlev kazanıyorsa, geçmişteki tanıklarla benzer şaşkınlığı, benzer coşkuyu, benzer korkuyu ve benzer gerginliği hissetmemiz mümkündür.

Şüphesiz ki, tiyatro yüzünü genç insanlarla beraber ileriye döndürerek, halkın -en az bir adım- önünde olmalıdır. En az bir adım yetmez ama, biz ‘en az bir’ (!) diyelim hadi!.. Bu yönde, yeniyi, kendimize aitlik anlamında dönüştürmemiz için de, geçmişi çoklu perspektifleriyle değerlendirmek, onu bir sıçrama tahtası olarak kullanıp, önümüze bakmak zorundayız.

“Zilli Şıh” da, bu geçmişi bir kadın anlatıcı aracılığıyla sahneye taşıyan, belki de meddahlık tekelini erkeğin elinden alıp kadınlıkla tersten var eden ve bu minvalde, anlatımla birlikte cinsiyet rollerini tarihin ve algıların üstünden kaydıran alegorik bir çalışmadır. Prof. Dr. Nurhan Tekerek’in, klasik profesörlük anlayışının uzağında var ettiği ve pratiğe de döktüğü tiyatral ufkuyla, “Art Academy İzmir” çatısı altında karşılaşma imkânı bulduğum için şanslı olduğumu düşünüyorum.  Akademinin  “Nurhan Tekerek Sahnesi”nin -yani kendi sahnesinin- açılışına katılan Tekerek, metni Haşmet Zeybek’e ait olan, yaklaşık iki saatlik bir çalışmayı, uzun dramaturjik uğraşlarla kısaltmış, dönüştürmüş ve tek kişilik dev kadrosuyla izleyicileri de performansa dahil kılmıştır.

Canlandırmanın es geçilmeyecek bazı temel noktaları göze çarpmaktadır. Bunlardan en önemlisi, gösterimi tefiyle, türküleriyle, hicivleriyle, hareketleriyle canlandıran bir KADIN’dır!.. Bunu, geleneksel Türk Tiyatrosu’ndaki yabancılaşma ve meddahlık özelliğiyle birlikte değerlendirseniz de, değerlendirmeseniz de, çalışma bu yönüyle bile başlı başına özgündür. Yani, erkeği de kadın anlatmaktadır. Örneklendirecek olursak, şıhın namusundan şüphe etmediği en küçük karısı Safinaz’ın (ismine dikkat) bakırcı ustasıyla kırıştırdığı ve cinsel organını kalaylattığı bölümde Tekerek bunu canlandırırken insanların (hatta, genç insanların bile) gülüşmelerinin sebebi, hem cinselliği oturtamamış bir Ortadoğu toplumunda yaşadığımızdan hem de bunu bir kadından tüm açıklığıyla dinlemeye alışık olmadığımızdandır. Oysa, kırsal bölgelerde babaannelerin, anneannelerin cinsel içerikli küfürler ettiklerini, hatta köy meydanlarında herkesle yüksek sesle ‘+18’ (!) lisanıyla konuştuklarını, torunlarına açık saçık hikâyeler anlattıklarını biliriz. Biliriz de, şehir algısı ya da bastırılmış bilinçdışı, bize Dionysiak köksel varoluşumuzu unutturduğu ve Apollonik olanı da batıda aradığımız içindir ki, orada cinsellikle ilgili bir şey görüp, daha kolay kabul ederken, kendi kültürümüzde bununla karşılaştığımızda onunla kolay yüzleşemeyiz. Oysa, o, oralarda bir yerlerde, kodlarımızda durmaktadır.

Gösterim, ayak bileklerine zil takarak yürüyen, Gülnaz, Binnaz ve Safinaz adlı eşleri olan bir şıhın üstünden anlatılmaktadır. Ayak bileklerine zil takmasının sebebi, börtü böceğe ses aracılığıyla haber vermesi ve yürürken hiçbir şeyi ezmek istememesidir. Ama, zamanla, gerek esnafın varlığıyla, gerek dışarıda olanların hareketliliğiyle, gerek eşleri tarafından aldatılmasıyla, şıh, evlerinin önündeki dut ağacında birkaç kişiyi sallandırır. Suçları olmayan ve alt sınıfa ait bu kişiler, Safinaz’ın da kışkırtmasıyla asıldıktan sonra, dut ağacı şıh tarafından acımasızca kesilir.

Bu anlatının bize değin ulaşması da isabetlidir. Çünkü, Türk kültürü, mitolojisi ya da meddah hikâyeleri diye anladığımız şey, Ramazan programlarında, İslam etkisiyle birlikte gördüğümüz, o basit anlatımların çok ötesindedir. Meddah transa geçen bir şaman olduğu içindir ki, cinsellik, vahşet, savaş, kıyım, haksızlık, aşk vd. gibi konulara da değinerek, dünyayı her yönüyle bir kitap gibi bedeni, zihni ve dili aracılığıyla okumaktadır. Ağaç Türkler’in kültlerinden biriyse ve bugün ülkede kapital iktidar aracılığıyla durmaksızın kesiliyorsa, bu tanıklık da, kadın meddahın varlığına dahildir. Çünkü, o, üçkağıtçı şıh kadar, kocasından gizli sevişen Safinaz’ı, ağacın altındaki dilenciyi, yoldan geçen üzümcüyü, asılan adamı, en önemlisi dut ağacını canlandırmaktadır. Kimi zaman bir yoğurtçu, kimi zaman bir nalbur, kimi zaman bir dokumacı olarak da bizi şimdiden geçmişe doğru bir yolculuğa çıkarır. Bu insanların her birinin mesleki hünerlerini, çalışırken çıkardıkları sesleri aktarırken, esnaf olmalarına da sınıfsal vurgular yapar. Batıdaki “kral çıplak” ironisine gönderme yaparsak, onların “şıh çıplak” diyemediklerini, her zaman öncelikle çıkarlarını gözettiklerini gösterir. Kadınların evde entrikalar çevirirken, erkekleri aracı şeklinde kullandıklarını, o erkeklerin de egemen kültürlerinin bir öpücük uğruna fos çıktığını, yapının içinde, tüm taraflarıyla beraber bir prizma gibi yansıtır. Bu anlatıların, üçboyutlu görsellerle canlandırılan, homo sapiens ilişkilerinden bir farkı yoktur. İnsan zihnen geçmişine doğru giderken, oradan aldığı veriyi, ileriye doğru fırlatmaktadır. İnsan ilişkileri aslında mesafeli ve sınırlı görünmesine rağmen, ilkeldir. Dolayısıyla, güç savaşlarının sona ermesi düşünülemez.

Nasıl ki, Batı’da Ortaçağ’da din tiyatrosuna desteği en çok loncalar veriyorsa, doğuda da mahallede dedikodu yapan, kimi zaman fısıltıları yayan, bire on katan, baskıyı uygulayan, iktidara/ dışsal güce göbek bağıyla bağlı olan kesim esnaftır. Esnaf üretimi ham maddeyle dengelerken ve Osmanlı’da önemli bir sınıfa tekabül ederken, özel yaşamda da başka bir kültürel aradalığa (mahalleliliğe) denk düşmektedir. Takvimsel ‘punctum’’ atarsak, 2016’daki gösterimde bir şıhın anlatılması bile, ülkede düştüğümüz çaresiz duruma paslı bir ayna tutar.

Tekerek’in bize anlattığı bu anlatının en önemli noktalarından biri, dut ağacıdır. Kendisiyle yüz yüze görüşme fırsatı da bulduğumuz Nurhan Tekerek, Haşmet Zeybek’in bu dut ağacı için, günümüze saz formunda ulaşan sonsuz bir nida dediğini belirtmiştir. Dut ağacı, saz yapımında kullanılan sağlam bir araç olurken, bu hikâyede artık saflığın, kırsallığın sembolü olmaktan ziyade, üstünde insanların da sallandırıldığı bir darağacı haline gelmiştir. Bu da, her alanına siyaset bulaşmış bir ülkenin sürecini göstermek adına önemli bir semboldür ki; doğa açısından da ele aldığımızda, onun sadece kapsayıcı ve kucaklayıcı olmadığını, aynı zamanda vahşi ve itici olduğunu da göstermiştir. Tarih kaos ise, doğa kosmosdur ve bunlar daima birbirlerini kendi kuyruğunu ısıran Ourobos gibi iç içe geçerek ısırırlar.

“Zilli Şıh”taki türküler de, genelde Âşık Veysel’den, Selanik’ten ya da arkaik varoluşsal öğeler taşıyan eski Türk kültüründen seçilmiştir. Kökenleri Şamanizm, Maniheizm, Budizm gibi inanç sistemlerine değin uzanan Türkler’in, varlıklarını Arap etkisiyle gelen İslam’a sıkıştırmalarının sonucu, şıhın düştüğü traji-komik hal ortaya çıkar. Ayrıca, kadın-erkek cinselliğinin tüm yönleriyle anlatılması, şıhın aslında cesur bir adamdan ziyade korkak bir kontrolcü olması, herkesin çevrede dönen dolapları bilmesi, hatta buna kimi yerde dahil olması, ama aynı dahiliyeti başkası yapınca onu ölesiye yargılaması, tam da Türkiye toprakları üstünde yaşayan prototipe uygun bir arada kalmışlık modeline işaret eder. Ülke ne kadın varlığıyla, ne cinsellikle, ne inanç sistemleriyle, ne tarihle yüzleşememektedir. Öyle ki, şişirilmiş betonluğu karşıtını yaratırken de onu başka bir betona dönüştürmektedir. Gösterimin başında Tekerek’in ısrarla belirttiği gibi, aşırılıklardan her zaman korkulması gerekmektedir. Aşırı milliyetçi, aşırı solcu, aşırı dindar, aşırı savunmacı, aşırı sahiplenici vd. kimliklerin örtülerinin kaldırılması ve her olayın ardının görülmesi mühimdir.

Şıh çıplak’tır, işte bu da yapısal “bağlam”ın içinde sonsuz bir alternatif olarak okunmalıdır!..

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here