Başının Üzerinde Mücevherler Taşıyan Kadın: “Macide Tanır”

Pınar Erol
2112 Görüntülenme

Macide Tanır’ı tanımadan tiyatronun tanımı eksik kalırmış, ben onu anladım. Dopdolu bir yaşamın her anı ders olacak türden. Yazdığı kitapta kendisine “tiyatronun cadısı” dese de, o cadılığın içindeki kılı kırk yaran titizliği, tutkusu, rollerini yaratırken çektiği sancısı, kendini adamasındaki gönüllülüğü benim tiyatro ölçüm oldu. Yani tiyatroda Macide Tanır ölçüsü diye bir şey var artık. Niceleri bu ölçüye yaklaşmadan yaşayıp gidecek yazık!

(Bu röportaj 13 Şubat 2007’de yapılmıştır. Tiyatro… Tiyatro… Dergisi sayı: 175 / Mart 2007 – (Ustalara Saygı/1)

*****

“Binlerce zevce, yüzlerce felsefeci var. Bu memleketin mektepli sanatçıya ihtiyacı var, olabiliyor musunuz?” diyen bir baba… Size farklı bir kapının daha varlığını işaret ediyor ve siz o kapıyı aralıyorsunuz.

Ah evet, o dönem felsefe de çok hoş bir şeydi. Erenköy Kız Lisesi’ndeki felsefe hocama olan sevgimden, hayranlığımdan ve bir de yatkınlığımdan felsefeyi düşünüyordum. O dönemki öğretmenler bugün profesör dediklerimizin 40 tanesini ceplerinden çıkaracak bilgiye sahiptiler. Yine o günlerde, bugünün değeriyle trilyoner bir aile benim gelinleri olmamı istemişlerdi. Babam bana “Binlerce zevce var, yüzlerce felsefeci var, bu memleketin mektepli sanatçıya ihtiyacı var, olabiliyor musunuz?” dedi. “Hay hay efendim, emredersiniz.” diye karşılık verdim.

Ankara Devlet Konservatuvarı Tiyatro ve Opera Bölümü’nden üstün başarınız sayesinde, sınıf atlayarak üç senede mezun oldunuz. Bu uygulama galiba ilk sizinle başladı, değil mi? Bildiğim kadarıyla Yıldız Kenter de sınıf atlamıştı.

İlk defa benimle başladı. Türkiye’de tek bir konservatuvar vardı, o da Ankara’daydı. Tabii dolayısıyla Ankara’ya gittim. Pendik beni çiçeklerle çikolatalarla -geleceğin sanatçısını- uğurladı. Birinci yılda (şubat ayıydı yanılmıyorsam) bir sınav yapılırdı. O sınavı geçenler okulda kalır, geçemeyenler ayrılırdı. Ben o sınavdan çıktım. Sonradan adının Tarık Levendoğlu olduğunu öğrendiğim jürideki kişi bana: “Macide kızım seni tebrik ederim, Carl Ebert senin eğitimin için bir yılın yeterli olacağını, bir yılın sonunda mezun edilmeni teklif etti. Fakat müdürümüz Orhan Şaik Gökyay şimdiye kadar hiç kimseye yapılmamış bu olaya çok karşı çıktı.” dedi. Nihayet bir yıl atlatılmaya karar verildi. Yani ben bir yıl erken mezun oldum. Sonra operayı da kazanmıştım. Zaten ilk sınava girdiğim zaman opera sınavı da yapmışlardı. Nurullah Şevket Taşkıran, “Kızım operayı kazandın.” dediğinde ben, “Ama efendim, babam tiyatro demişti.” diye karşılık verdim. Şimdi bu çok müthiş bir şey. Benim aptal olmadığım belli değil mi? Bu ne kadar hoş bir saygı, ne kadar hoş bir güven, kendini emanet etmek… Paha biçilmez duygular. Neyse, bunun üzerine bana bir deneme verdiler. “Anneniz ağır hasta, gece ağırlaşmış, sabahleyin kahvaltısını getiriyorsunuz, perdeleri açıyorsunuz, sesleniyorsunuz, anneniz ölmüş, bunu oyna.” dediler. Ben ne yaptığımı, ne oynadığımı katiyen hatırlamıyorum. Yalnız hatırladığım bir şey; ben sınavda kendimi salondan attım, ağlıyorum, hıçkırıyorum, annemi kaybetmişim, o acımı yaşıyorum. Buna rağmen alkış sesini de duydum. Alkış büyü tabii, ama kitapta da yazdım ya “Günden Geceye”de hiç alkış almadık. O da müthiş bir şey. Eve geldim, babama ellerimle başardım işareti yaptım. O da “güzel” dedi, memnuniyetle karşıladı. Hiç tantana olmadı.

1943-1985 yılları arasında Devlet Tiyatroları sanatçısı olarak görev yaptınız. Bu süre zarfında da başka hiçbir tiyatroda oynamadınız. Bu bir vefa mı, gönülden bağlanma mı?

Beni hiç kimse kandıramadı. Ben şimdi ağlarım ama… Bu inançtı, güvenmekti… O zaman Devlet Tiyatrosu dendiği zaman Türkiye sallanıyordu, Ankara sallanıyordu. Çünkü o dönemde Ankara’da yaşayan insanlar birer kıymetti, birer eğitimli, yetişmiş insandı, sanatseverdi. Zaten Ankara’da o dönemde sadece güzel sanatlar konuşulurdu. Ne kadar mutlu bir dönem! Küçük ama çok somut bir örnek vereyim. Devlet Tiyatrosu turneye çıktığı zaman o yerin valisi, ileri gelenleri eşleriyle beraber çok büyük bir yemek verirdi bizim için. Mutlaka çok güzel çiçekler gönderirlerdi. Yani ben okullu olarak çok fazla çiçek aldım. Çok şanslıyım. Çünkü hiçbir rolüm için hiç kimseden tek bir ricada bulunmadım. Hiç kimseye tırnağımın ucunu satışa çıkarmadım. Ve hâlâ da öyle. Kendimi böyle hoş bir mücevher gibi saklıyorum.

İlk kez Nedim Saban’ın tiyatrosuyla özel bir tiyatroda “Müziksiz Evin Konukları”nda sahne aldınız. Bu nasıl gerçekleşti?

O zaman emekli olmuştum. Nedim Bey Amerika’da olağanüstü eğitim görmüş bir kişi. Bana önce hakkında bilgi edinebileceğim dokümanları gönderdi. “He is Genious” (O Bir Dahi) diye başlık atılmış. Daha sonra Ankara’ya geldi. Muammer Karaca da “Tiyatromun başına geç, bir kuruş istemiyorum.” demişti, beraber olamayacağımızı anlatırken ne kadar zorluk çekmiştim. Nedim Bey’e neler yaptığını sordum. “Haldun Dormen’de bir eser sahneye koydum.” dedi. “Nasıl oldu peki?” diye sorduğumda, “fiyasko oldu, başaramadım.”  dedi. “Ben hemen geliyorum.” dedim. Nedim Bey şaşkın. “Çünkü,” dedim, “hayatımda gerçeği söyleyen ikinci adamsınız.” Birincisi kuaförümdü. Evimizin altına yeni açılmıştı. Hem hoş geldin diyeyim hem de saçlarımı boyatayım, dedim. Gittim, boyandığında “Nasıl, güzel oldu mu?” diye sorduğumda “Hayır, bin bir renk oldu.” demişti. Ben oyunlarda hiç peruk kullanmadım. Oynayacağım role uygun saçı düşünür, o renge boyatır, o süre öyle yaşardım. Siyahtan sarıya dönüştürmek için kuaföre gittiğimde kuaför “oriel” kullanmak istemedi. “Saçlarını kaybedersin.” dedi ve benden “mesuliyet şahsıma aittir” diye bir yazı imzalamamı istedi. Bu imza verme üçüncü kez açmasına kadar sürdü.

Tiyatro olmadan, rollerinize can vermeden, nefessiz kaldığınızı bilmeyen devlet, sizi 1985’te emekli etti. Aynı devlet 1991 yılında size Devlet Sanatçısı unvanı verdi. 

1990’da Mersin Kültür ve Sanat Şenliği’nde onur ödülünü Adnan Saygun ile paylaşacağımı öğrendim. Bunu duyar duymaz, ne büyük şeref Adnan Saygun’la birlikte ödül almak, mutlaka gitmelisin, dedim kendime. Adnan Saygun da benim için geldiğini ifade etti sonra bana ve dedi ki: “Söylemeden ölmek istemiyorum. Biliyor musun ben devlet sanatçılığı jürisindeydim ve benim tiyatrodaki tek adayım sendin, senin tabii ki haberin yok, ben bunun için çok mücadele ettim. O denli mücadele ettim ki sonucu onaylamadığım için jüriden ayrıldım.” Tuhaf değil mi? Bu onu son görüşüm oldu. Bir süre sonra aramızdan ayrıldı. Şimdi ben devlet sanatçısı olduğumun haberini aldığım zaman düşündüm, devlet sanatçısı ne demek diye. Devletin tiyatrosunun sanatçısısın sen. Devlet sanatçısı ne demek, ben anlamadım. Efendim VIP salonunu kullanıyormuşum, bak Allah’ın işine! Devlet sanatı ne demek? Hatta bu konuda bir yazı yazdım Cumhuriyet’te. Ben Devlet Tiyatrosu’nun sanatçısıyım ve bundan bütün ömrümce gurur duydum, şeref duydum. Yani ne katıyor şimdi devlet sanatçılığı? O zamanlar olaydım ya! Ne demek VIP ayol, otobüsle gidip gelirdim ancak her yere! Bütçem çok dardı. Hayatımda para hep arkamdan geldi. Sanatçı Macide hep önden gitti. Kadın hep parasız yaşadı. Hâlâ da parasız yaşıyorum ve çok da seviyorum.

2000 yılında Milliyet’te yayımlanan bir röportajınızda “Bana sorsalar Devlet Tiyatroları’nın kapısına paslı bir kilit asardım bir daha açılmasın diye.” diyerek sistemin yanlışlığını vurgulamışsınız. 2007’de söyleminizde bir farklılık olabildi mi?

Belki bu küreselleşme, belki de teknolojinin bu denli gelişimi ile bütün dünya tek bir insan haline geldi ve çok şey yozlaştı, özelliğini ve dolayısıyla güzelliğini kaybetti. Şimdi düşünebiliyor musunuz, ben “Ağaçlar Ayakta Ölür”ü oynadığım zamanlarda kardeşim Ankara’ya gelmişti. Ben de bilet parasını götürdüm, müdüre dedim ki, kardeşim geldi lütfen iyi bir yerden bilet verin. Bir türlü bilet bulunamıyor, kardeşim evde bekliyor. Bir akşam yan kapıdan girdim, bir de baktım böyle kuyruk halindeler. Öğrendim ki ertesi gün için sıraya girmişler. Karşıda çay ocağı vardı, ya orada bekliyorlar veyahut uyku tulumlarını getirip geceyi öyle geçiriyorlar. Şimdi bakar mısınız tiyatro ölçüsüne? Şimdi buraya bakınca her şey çok çarpık. Ben kural koyacak değilim, estağfurullah, benim ne haddime fakat ben tiyatroyu böyle gördüm, böyle yaşadım. Yani bütün ömrüm tiyatro, kitapevleri ve ev arasında geçti.

“Tiyatroda genellikle anne rolü oynadım. Doğal olarak çocuklarım oldu. Özellikle doğurmadığıma bir an bile pişman olmadımsa onlara duyduğum sevgi sayesindedir.” diyorsunuz. Tiyatroyu yaşamınız boyunca her şeyin üzerinde tuttunuz. Burada tiyatroya olan imanınız, diğer tarafta onun uğruna vazgeçişleriniz var.

Hâlâ pişman değilim. Gerçekten tiyatro için anne olmadım. Birinci kazaydı. Herkes, ikiniz ne kadar güzelsiniz, çocuğunuz ne kadar güzel olur, diye enjeksiyon yapıyor. Acaba doğursam mı, dedim. Eşim Vedat Tanır, “öyle ise hemen Devlet Tiyatrosu’ndan istifa et. Sen çok müşfik bir insansın, tiyatronun da delisisin. Şimdi iki akıntının arasında ya çocuğunu ihmal edeceksin ya tiyatroyu” dedi. Düşünmek için bir hafta izin istedim. Tiyatrosuz yaşamı düşündüm, o tarihte tiyatrosuz yaşanmaz zannediyordum, ne bileyim bir gün Türkiye’nin bu kadar yozlaşacağını, bu hale geleceğini. İleride hiçbir teklife evet diyemeyeceğimi nereden bileydim. Tiyatrosuz yapamayacağım, dedim. Bugün tiyatroda dahi olmasaydım ve bu Türkiye’de yaşamak zorunda olsaydım, bu hükümetin anlayışı ve adım atışlarındaki sürati gördükten sonra yine doğurmazdım. Bu ülkede ne eğitim, ne laiklik, ne demokrasi kaldı.

Bugüne değin pek çok ödül aldınız. Bazen de almadınız. 7.3.2000’de Fethullah Gülen’in onursal başkan olduğu Yazarlar ve Gazeteciler Vakfı size ödül vermek istedi. Sadece siz ve Edip Akbayram bu ödülü reddettiniz, değil mi?

Bana davetiye geldi. Okuyunca beynimden vuruldum. Hemen Cumhuriyet gazetesine telefon ettim. Böyle bir davetiye aldım, şüpheleniyorum, acaba haklı mıyım haksız mıyım, öğrenmek istiyorum, dedim. Sağlam istihbaratım vardı. “Sakın!” dendi. Ödülü reddetmeme karşılık da “ama o onursal başkan” dendi. Daha ne olsun, dedim, daha ne olsun. Devletin dibini oyan bir anlayışla birlikte anılmam mümkün değildi.

“57 yıllık sanat hayatımda mücevherler biriktirdim, şimdi çakıl taşlarıyla beştaş oynayamam.” diyorsunuz. Şimdi o çakıl taşlarıyla türlü çeşitli oyun oynayanlara ne dersiniz?

Ben ne diyeyim! Biz başka bir eserle Bursa’daydık. Arkadaşlar dedi ki “Ağaçlar Ayakta Ölür” filmi oynuyor. Ne! Kim oynuyor? Yıldız Kenter! Biz kalktık gittik seyretmeye… Bu zarif bir İspanyol kadını. Oyunda yemek yenen bir sahne vardı. Teneke çatal bıçak getirmişlerdi. Ben ağlamıştım. “Vedat’cığım, düşünebiliyor musun, o çatal bıçakları kullanıyorum.” diyorum. O da üzülmememi, bunu seyircinin fark etmeyeceğini söylüyor ama “Ben görüyorum yetmez mi?” dediğimde, “Al götür o zaman evdeki gümüşleri” diyor. Ben tabii Vedat adına soruyorum o soruyu; yoksa benim umurumda mı onlar kaybolmuş. “Ya kaybolursa?” “Kaybolursa kaybolsun.” deyince “Ah yaşa!” diye seviniyorum. Torunu geliyor heyecanıyla “keten çarşaflan kızım, keten çarşafları” diye hazırlık yapan bir kadın o. Bakar mısınız, seviye hemen belli değil mi? Şimdi Yıldız’cığım orada (filmde) pamuk atıyor. Bambaşka bir şey… Ben oyun için çalıştığım zamanlarda Ankara’nın dağ bayır her yerini dolaştım, hiçbir ağacın böyle düz öldüğünü görmedim. Hepsi içinden eriyor. Kadının da öyle içinden erimesi gerekir diye düşündüm. Bir damla gözyaşı dökemez bu kadın, dökmemeli. İnat ettim hakikaten bir damla dahi gözyaşı dökmedim. İnanılamaz bir şey; geçenlerde konserde Ankara’da yaşamış bir hanım, siz orada öyle bir “defol” diyordunuz ki ben hâlâ onu unutamam dedi. Kadın “defol” diyecek ama bunu demek için önce bir konuşmayı duymuş olması lâzım. Defol, deyip torununu evden kovacak. Şimdi ben her gece kuliste rolümü beklemek yerine; ciddi olarak kulağımı sahneye vermişim onlar ne konuşuyorlar diye dinliyorum. Başkaları gibi gidip kuliste sigara içip, muhabbet edip beklemiyorum. Sonra sahnem geldiğinde giriyorum. Bu arada dayanamaz torununa sarılırsa, hayır, sakın ha, diyerek o mücadeleyi de yaşıyorum. Sonra girip “defol” diyorum. Kadın, o ne biçim “defol’du öyle dedi. Onu öyle yapamıyorsan zaten artık oraya gitme. Yapma onu kardeşim.

Siz verilen role hamile kalıp, tüm yaratma sancılarını çekip bu Macide’den yeni bir kişilik doğurdunuz ve her yeni eklenen kişiyle gitgide kalabalık yaşamaya başladınız. Bu yaşamınızı zorlaştırmadı mı?

Ben o kadınların hepsini yaşamıma aldım. Bu dehşet bir şey. Bir gün Cüneyt Gökçer bana “Yani ben Hamlet’i oynuyorum diye Hamlet diye mi dolaşacağım sokaklarda?” demişti. O zaman, acaba benim yaptığım yanlış mı, dedim. Sahiden bilmiyorum, tiyatro nedir bilmiyorum. Ben bunu böyle yaşadım, böyle yaptım. Mesela “Günden Geceye”de anne morfinman, baba alkolik, küçük oğlan verem, büyük oğlan da alkolik. Şimdi beş çarpık insanı 4 perde -başlama bitiş arası 16 saat- oynuyoruz. (Eserin rejisörü) Saim Alpago gibi çok az insanın değerlendirdiği dev gibi bir oyuncu geldi geçti bu Türkiye’den. Saim bana önce, sadece anneyi oyna, dedi. İlk üç-dört gün anneyi oynadım. Sonra, şimdi morfin aldın, dedi, sonra da, şimdi onları bırak romatizman var, onu oyna, dedi. Ben minik bir hareketle serçe parmağımı biraz kastım. Aradan zaman geçti, ben olmadık bir yerde kendimi parmağımı kasarken yakalıyordum. Tepemdeki sanatçı Macide’yi, dur, yapma, kendine gel, diye uyarıyordum. Tiyatroda oynadığım rolü hiç bırakmadım. Gün 24 saat onlarla birlikteydim. Onları evime getirdim, yatağıma soktum. Hatta bir arkadaşım, Işık Yenersu dehşete düştüğünü söyledi. Kadınlar elimden kaçacaklar gibi geldi. Ben uzun yıllar bu berger koltukta daha temsil başlamadan oturup, gözümü kapatıp benim, yani yazarın yazdığı kadının istediği gibi yaratılması için düşünür ve o kadınları çıkarırdım ve ben bunu hiçbir meslektaşımla konuşamadım. Korktum, acaba mı derler diye, belki hafife alırlar, belki alaya alırlar diye. Yani o mücevher ne demek? Dünyanın en değerli taşı.

Kuliste rolünüzün sırasını beklemiyorsunuz, o rolü yaşamaya devam ediyorsunuz. Bu kadar tiyatronun içinde olan başka kimse var mı?

Bir tane bant kaydı var. Spiker demiş ki, gelmiş geçmiş tiyatro oyuncularının en büyüğü, bir efsane… Efsane diyorlar şimdi. Ben şimdi kendi kendime diyorum ki, anladık şımarma, haklısın ama. Maalesef bunlar gerçek. Çünkü sahiden yok. Yalnız olmak ne kadar zor. Bu yalnızlığın da bir yükü var. Kendinizi örseletmeden omuzlarında taşımak çok zor. Dizi tekliflerine hayır dediğim Tomris Giritlioğlu bir dostuma “Artık karar aldık, Macide Hanım’a teklif götürmeyeceğiz, hep hayır diyor” demiş. Yine Tomris Giritlioğlu bir projesi için senaryoyu gönderecek. Ben ayrıca “cast’ı da göndermelerini istedim. Baktım, ilk sırada Mahzun Kırmızıgül’ün ismini gördüm. Bir satırını dahi okumadım. Hayatımda hiç kimseyi küçümseme diye bir duyguya kapılmadım. Herkese insan olarak çok önem verdim ama dediğim gibi, herkes eğitimini aldığı, uzmanlaştığı işi yapsın. Kâfi zaman geçtiğine kanaat geçirince, telefon açıp “Bu rolde kendimi bulamadım, inşallah bir başka sefer.” deyip kapattım. Çok mutsuzum, yalnızım, hiç kimseyle dertleşemiyorum, Çünkü meslektaşlarımın hepsi dizim dizim dizilerdeler. Ne şeker- bir gün Atilla Olgaç geldi, sarıldı. Macide Ablacım, ne yapacaksın, biliyorsun, İstanbul çok zor bir şehir, geçim çok zor, dedi. Ben daha cevap vermeden, hadi hayırlı günler, dedi, kayboldu gitti. Önce ne demek istediğini anlamadım, kafama sonra dank etti.

Size gelecek tekliflerde, yeterince okullu sanatçı yoksa hiç o projeyi göndermeyin diyorsunuz.

Herkes kendi işini yapsın. Almanya’da Volkswagen’in servisine gittik. Gittiğimiz usta, o işin uzmanı ben değilim deyip, bizi başka ustaya yönlendiriyor. Ben hayretler içindeyim. Her parçanın uzmanı ayrı. Oysa Türkiye’de herkes her şeyi yapıyor. Herkes kendi işini yapsın. Şarkıcıysa şarkı söylesin, mankense mankenlik yapsın. Tiyatronun ne denli zor olduğunu bilmeden o deryaya dalmak olmaz. Bu tiyatro sanatına hakaret olur. Televizyonda bir hanım, bacak bacak üstüne atmış konuşuyor. Şimdi artık biraz da tiyatroyla meşgul olmak istiyorum diyor. Duyunca kanım dondu. Bu tiyatroyu hafife almaktır. Maalesef pek çok meslektaşım, okullu olmayanlar için, fevkalade oynuyor, çok başarılı şuna bakın, diyorlar. Ama kardeşim, yapmayın. Yüreğim kaldırmıyor. Eğitim çok önemli, her konuda çok önemli. Bir tek ben kaldım. Bu kaleyi bekleyen bir tek ben kaldım.

Traji-komik anılarınız var. Siz Devlet Tiyatroları sanatçısı olarak bütçenin darlığından evinizi kendiniz temizlerken kapı çalıyor ve Cumhurbaşkanlığı’ndan çiçek geliyor. O anınızı paylaşır mısınız?

Kapı çalındı, bir elimde toz bezi, diğer elimle kapıyı açtım. Karşımda melon şapkalı bir bey. Kızım, hanımın evde mi, diye sordu. “Hanımını (yani beni) tiyatroda izlemişler, çok beğenmişler, bu çiçeği ona göndermişler” dedi. Emin olmak için de ekledi: “Anladın mı?” Kafa salladım. Bunu ona ver, deyip gitti adam. Bir süre sonra yine kapı çalındı. Yine aynı adam, “Kızım” dedi, “Bir de Meliha varmış, sen biliyor musun onun evini?” “Biliyom biliyom” dedim, temizlikçi kadını oynayarak. Arkadan Meliha’ya hemen telefon edip anlattım, bir bey gelecek diye.

Dünya değişti, sahne değişti, sanatçı değişti, seyirci değişti. Eskiden sanatçıyla seyirci birbirini eğitirdi. O zamanlar öyleydi, ne iyiydi diyorsunuz. Şimdi ise, seyircinin istediği bu denen bir çıta var ki…

Daha dün akşam Şehir Tiyatrosu’nda bu kadar kötü reji, bu kadar kötü oyunculukla sergilenen bir oyun izledim. Olmaz bir şey. İlk perdeden sonra çok kişi çıktı. Oyunun sonunda kalanlar “bravo” diye bağırdıkça çok fena oldum. Allah’ım kalbim sıkışıyor, eyvah, dedim. Tiyatro demek, benim yaşamım demek. Benim nefes almam demek. Şimdi o nefes aldığım nesneyi, bu kadar yapay, bu kadar kötü bir oyunculuk ve bu kadar kötü bir rejiyle görünce istiyorum ki seyirci o tepkiyi vermesin. Diyorum ya “altın seyirci” diye; o seyirci olsa elini götürüp alkışlamazdı.

Yıllar önce ameliyattan çıkıyorsunuz, narkozun etkisi geçmeye başlayıp bilinciniz açılırken karşınızda doktorun kıvranışını görüyor ve sağlığınızdan önce yine tiyatroyu düşünüp, bir gün hastasına gerçeği söylemeye çalışan bir doktoru oynamam gerekirse, böyle oynayayım, diye not alıyorsunuz. Önceliğiniz başkalarını şaşırtmıyor mu?

Farklı zamanlarda, farklı iki doktora gittim. Ayrı ayrı zamanlarda aynı cevabı verdiler: “Hafızayı tiyatroya kilitlemişsin.” Tiyatroya bir ay ara verilir mesela. Bir ay sonra tekrar gelir oynadığımız oyuna başlarız. Bana sorarlar tekste hiç baktınız mı? Hayır, derim, ama unuttuğumu tarih kaydetmedi. Beyin, hafıza müthiş bir şey. O uzun aradan sonra sahneye çıkmadan 5 dakika evvel kalbim ağzımda. Yani, hart, desem kalbimi ısıracağım. O denli heyecanlı ve endişeliyim yani. Kendimi yiyorum bir daha böyle yapmamalıyım, bir daha tekste bakmalıyım, öyle yapmalıydım, ya şimdi yanlış yaparsam diye. Hayır, sahneye adımımı attığım andan itibaren hiç yanlış yapmadım, hiç unuttuğum olmadı. Demek ki hafızayı tiyatroya kilitliyorum.

“Ağaçlar Ayakta Ölür”, “Günden Geceye” “Yanlışlık”, “Altın Göl” gibi bir çırpıda sayacağımız eserlerdeki oyunculuğunuzla altın seyircinin hafızalarına yerleştiniz. Bunların yanında televizyonda hem “Kurtuluş”ta hem de “Cumhuriyet”te Zübeyde Hanım’ı oynadınız. Gerçek bir Cumhuriyet kızı için ne kadar güzel bir buluşma bu.

Benim kuşağımın her adımında Atatürk vardı, her adımında devrimcilik vardı, her adımında laiklik vardı. Türkiye’ye kanınla, canınla, her şeyinle o denli sahip çıkılırdı. Televizyonda Ziya Öztan’ın rejisörlüğünde Ahmet Levendoğlu, Zuhal Olcay ve ben “Baharın Bittiği Yer”i çalışıyoruz. Çekimler bitince vedalaşırken Ziya Öztan “Çok büyük bir yıldız, çok büyük bir sanatçı semalarımızdan Ankara’ya gidiyor.” dedi. Ben de: “Ziya Bey, bunu bir tek size tanıyorum; bana ne zaman ihtiyacınız olursa, sormadan, bana danışmadan, yeri ve tarihini bana bildirin ben sizinle her şeyi çalışmaya varım.” dedim. “Peki Macide Hanım, çok büyük bir söz.” “Evet” dedim. “Ben sözümün hep arkasındayım.” Ne kadar süre sonraydı Zübeyde Hanım rolü geldi elime. Ben fotoğrafını görmek istiyorum. Kadın acaba yüzük takıyor mu, takıyorsa ne biçim takıyor, hangi parmağına takıyor. Oturuşu nasıl, bütün bu oturuşlar insanları ele veren hareketlerdir. Hatta bir gün Ziraat Bankası Genel Müdürü bana telefon etti, ne şeker değil mi, “Macide Hanım acele gelin öyle bir albüm geldi ki belki aradığınızı orada bulabileceksiniz.” dedi. Ben koşa koşa gittim. Tabii herkes dâhinin peşinde, anasını ne yapsınlar. Ankara’dan İstanbul’a, atölyeye telefon ediyorum, diyorum ki, kadının başındaki örtü volümlü ipek olacak, ama krem olacak ama beje bakan krem olacak, yeşile bakan olmayacak. Ben bu kadar meraklıyım yani. Giyindim, makyajım yapıldı geldim, Ziya Bey “Çocuklar kalkın, tarih geliyor.” dedi.


Oyunculuk yaşamınızda Türkçeyi en doğru ve en güzel biçimde kullandığınız için 2001 yılında Türk Dil Kurumu tarafından ödüle layık görüldünüz. Türkçeye müthiş bir anaçlıkla sahip çıkıyorsunuz.

Son derece üzgünüm. Amerika dışında pek çok yer gördüm, yaşadım, evim oldu. Dünyanın hiçbir yerinde, bulunduğu ülkenin dilinden başka dilde bir tabela görmedim. Memleketinden, kendi lisanından bu kadar nefret etmek, bu kadar uzaklaşmak… Yani bazen dışarıda dolaşırım da, yürürken şehitlerin kanının üstüne basıyorum, derim. Atatürk deha olarak dünyaya getirilmiş ve tüm bunları 15 yılda gerçekleştirmiş. En çok da şaştığım Türkçe devrimi; sağdan sola yazarken, soldan sağa yazmaya başlıyorsun. Bu ne biçim bir güç. Tabii inanç bu.

“Tiyatroda her gece anlayan biri var diye oynadım. Yoksa ben varım dedim, bu kitabı da okuyacak bir kişi var diye yazdım. Yoksa gene ben varım.” dediniz. Ne diyorsunuz, kimler ne kadar anladı?

Kitap için çok doyuma ulaştım ben. Mesela bir gün Antalya’dan kargo geldi. İçinden kitabım çıktı. Amerika’da yaşayan operatör doktor bir hanımın ismi soyadı yazılı. Altında da not: “Macide Hanım, sevgili doktor sizden kitabı imzalamanızı istiyor, siz bize gönderirseniz biz de kendisine, Amerika’ya göndereceğiz.” yazıyor. Mesela gelen mektuplardan bir diğeri: “Floransa’ya geldim, kitabı aldım, otelden çıkmadan 1.5 gündür okuyorum. Şimdi bitirdim.” Antalya’da düzenlenen bir kongreye beni onur konuğu olarak davet ettiler. Orada öğrendiğime göre Çapa Hastanesi’nin intaniye bölümündeki bir doktor talebelerine kitabımdan sorular soracakmış. Ben artık bunu çok fazla buldum. “Okulu bitirince doktor olacaksınız, ama insan olmak her şeyden daha önemli. İnsan olmak için de bu kitabı okuyacaksınız, sorular soracağım.” demiş. Onun için ben bu kadını çok seviyorum. Ne kendim yalnızken ne de başkalarının yanında hele, estağfurullah, “Vay be, neler yapmış!” Hiçbir an bile bunu ben yaşamadım. Hep böyle, sanki tiyatronun kuralı oymuş, öyle çalışılırmış gibi, ondan başkası zaten sanki olmamalıymış gibi, doğal akışı böyle diye. Onlar çok değerli günler… Ayla Algan, Işıl Kasapoğlu ve ben Dünya Tiyatro Günü’nde İstanbul’da Aziz Nesin Sahnesi’nde konuşmacı olarak davetliydik… Ben bir ara “Ağaçlar Ayakta Ölür”e bilet alabilmek için sabaha kadar ayakta bekleyenleri anlattım. Bir bey elini kaldırdı. “Sabahlayanlardan biri de bendim” dedi. İşte bu altın seyirciler, bana anlayan başkalarının da olduğunu söylüyor.

Sizi tanıdım, onur duydum. Beni zenginleştirdiniz, heyecanlandırdınız. Çok teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim. Çok güzel bir gün oldu. Beni dinlediniz. Artık dinleyen de kalmadı.

Son sözleri her üç Macide’nin birlikte söylemesini Macide Tanır’ın “Yanlışlık” oyunuyla ilgili yazdığı bir alıntıyla sağlayabilirim sanırım:
“… Buna benzer sahneleri oynama anında salondan gelen hıçkırıklara kapılmamak zannedildiği kadar kolay değildir. İşte bu noktada sanatçı Macide, bu Macide’ye hükmederek adeta emri altına alır ve susturur. Duygularını gemlemesine yardımcı olur. Öyle ya, bu Macide’nin insan duygularına kendini kaptırması doğaldır. İçimdeki çocuğu böyle zor oyunların güç anlarında kaybederim. Zavallı gözlerini açmış, korkudan büzülmüş, yok olmuş gibi gelir bana, hiç var olmamış gibi. Ancak sahneden çıkarken “Ölecek galiba, intihar edecek galiba ” diyen seyircinin fısıldaşmalarını duyduğum an, içimdeki çocuk sevinçle el çırparak ortaya çıkar. Bunun, yeniden doğan, nasıl bir mutluluk olduğunu anlatmaya kelimelerin gücü yetmez. O ne sevinçtir, o nasıl bir yeniden doğmaktır, yaşayan bilir… Anlatılamaz. Bu an üç Macide’nin birleştiği andır. Bu Macide’nin bedeni yorgun, sanatçı Macide’nin yüreği ezik ve yorgun, içindeki çocuk da sevinçle en önde, üçü birlikte sahneden çıkarlar.”

*****

Küçük Bir Alıntı (*)

Derinciğim, şöyle bir adet edindim kendime. Röportaj yaptığım kişilere küçük hediyeler götürüyorum. O dünyaları bana açan cömertliğe teşekkür etmenin yollarını arıyorum. Macide Hanım, röportaj anında çektiğimiz fotoğrafı çok beğenmişti. İşte o fotoğrafı büyüttüm ve cam füzyon tekniğiyle yaptığım tiyatro perdesi şeklindeki çerçevenin içine yerleştirip ona götürdüm. Canım benim, hemen masasına yerleştirdi. Yine masada duran cam kabın içindeki gofretlerden ikram etti. Kendisi yemedi. Yemiyor, kiloma dikkat etmeliyim diyor. Kendisi yaşını söylemiyor diye ben de adlı adınca söyleyecek değilim ama çok uzun yıllara, iktidarlara tanıklık ettiğini söyleyebilirim. Tiyatronun bünyesine nüfuz eden disiplinine bak! Ya bir rol gelirse, ya -olmaz ama- içine sinecek bir teklif alırsa diye hep kendini, vücudunu hazır bekletiyor. Her ziyaretimde çayı kendisi demliyor, çok sevdiği Alman pastasını hazırda bulunduruyor. Evindeki porselen takımları benim için kullansa da kendisi için aynını yapmıyor. Niye biliyor musun? Evindeki her şeyi, tüm mal varlığını Türk Eğitim Vakfı’na, bağışlamış çünkü. Bir tanesine zarar gelirse, fayda göreceklerin desteği azalır diye ödü kopuyor. Ah onu sevmenin ne çok güzel sebebi var! Sadece benim değil, senin de hayatını mühürledi üstelik. İlkokul öğretmenin Atatürk’ün çocuklarla olan anılarını ödev verdiğinde sen onun Pendik tren istasyonunda Atatürk’ü karşılamasını anlatmışsın. Hani Atatürk’ün onu sevip kızım olur musun diye sorduğunda, eve gidip eşyalarını toplamasını. Bunu gören babası İbrahim Birmeç beyin burukluğunu. Ama ödevinde bir şeyi yazmamışsın. Atatürk onu kucakladığında heyecandan altına işediğini sansürlemişsin. Bunu Macide hanıma anlattığımda seninle tanışmak istediğini söylemişti. İşin tuhafı senin 6 yaşında edindiğin bilgi, öğretmeninde mevcut değildi. Daha da küçükken onu televizyonda gördüğünde adını bir çırpıda söyleyivermen o çocuk sesinde şaşılacak bir tınlamaydı.

Telefonum çalıyor, arayan o. Biraz hoşbeşten sonra konuya giriyor. Hoşbeş dediğime bakma. Ülkesini bu kadar seven, gidişattan rahatsızlığını tüm hücreleriyle yaşayan, dile getiren, biraz umutsuzluğa kapılsan, biraz savsaklamaya başlasan hemen seni sarsan direnciyle bu tuhaflığı asla kanıksatmayan kaç kişi sayabilirim.

-Pınar’cığım ben galiba sana yeterince teşekkür edemedim.

-Estağfurullah Macide Hanım, ne için?

-Yaptığın hediye o kadar anlamlı ki, yani beni anlatacak daha güzel bir şey düşünemiyorum.

-Ah Macide Hanım, rica ederim. Asıl ben size teşekkür ederim. Bana gösterdiğiniz yaşam o kadar değerli ki…

Canım Derinim, böyle zamanlarda en anlamlı, en vurucu cümleleri söylemeye çalıştığım zamanlarda yani, en saçma cümlelerin ağzımdan beceriksizce kaçmasına deli oluyorum. Susuyorum. Ne kadar çabalarsam çabalayayım, o coşkun duygunun içimden taştığı, zamanın durmasını istediğim anlarda beynim de duruyor! Ne şeker değil mi? Bak bu Macide’den bana geçen cümlelerden biri…

(*) Bu bölüm üzerinde çalıştığım kitaptan alıntıdır.

 

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku