M.Sadık Aslankara

Herkes annesini, çocukluğunu, kasabasını-kentini taşımaz mı içinde yaşamı boyunca? Bunun teraziye oturtulduğu yerse aile kuşkusuz. Şu aile kurumu yok mu, kişilerin, birbirine ayna tutarak bunu daha da uç noktalara götürmesinin âdeta “kutsal mekân”ı bağlamında öne çıkıp üyelerinin boyunlarına sanki bir hükmün yaftası tutturulmuşçasına görüntü veriyor.

Bu çerçevede bütün sanat dallarının temel izleklerinden birini işte bu aile kurumu oluşturuyor denebilir. Sevgi, nefret, öç, hırs, tutku vb. pek çok çelişik duygu, güdü kuşkusuz kendisine geniş yer açıyor böylesi mümbit ortamda. Bu yanlarını herkes bildiği halde, bir biçimde insanların dönüp dolaşarak yine de kendi aile ortamlarına döndükleri, en azından bir kıyısından bu “yuva”ya uğradıkları görülüyor. Küskünler barışıyor sevişenler düşmanlaşıyor, bu nedenle kavgalar da sevişmeler de eksik olmuyor aile yapısının fırtınalı sarmalında.

Sanatta kendine geniş yer bulan bu olgu, eğer tiyatro söz konusuysa o zaman, bir büyük ayna olarak alımlayıcı bağlamında bizlere, seyirciye dönmekte gecikmiyor.

Bunun tiyatro dünyasında öylesine parlak, ünlü örnekleri var ki, yüzyıllardan bu yana aralıklarla, bu oyunlar yeniden yeniden sahnelenip âdeta seyirciye anımsatılıyor. Dünya tiyatrosunun klasikleri Shakespeare’den Molière’e, Ibsen’e, Çehov’a, daha kimlere kimlere bunun içinde yer alıyor. Bizim tiyatromuzun beslendiği temel ortamın da aile olduğunu söylemek abartı sayılmamalı bu nedenle.

Fransız yazar Emmanuelle Marie’den Zeynep Utku çevirisiyle Özen Yula’nın yönettiği Ezop Sahne yapımı Beyaz adlı oyun da bu halkaya eklemlenen yapım olarak alınabilir.

Bütün Renkler “Beyaz”…

Ölümcül hastalığından ötürü annenin bakımını sırtlanmış kız kardeş, tam da bu sıra, geçici de olsa anne için “eve dönüş” yapmış görüntüsü veren ablayla bir araya gelince ne olur? İşte Beyaz’da yukarıdan bu yana özetlemeye giriştiğim doğrultuda bir izlekle karşılaşıyoruz. Anne baba kopukluğunun da yaşandığı ailede bunları konuşabilecek iki kardeşten abla geçici de olsa döndüğüne göre, geçmişe dönük anne, çocukluk-gençlik, ev-kasaba düzleminde konuşulabilecek aile üyelerinin başrolü oynadığı her ne varsa en azından yerinden oynatılıp havalandırılacak, daha sağlıklı biçimde yerine oturtulacaktır.

Oyun, iki kız kardeş karakteri üzerinden bizi aile olgusuyla yüzleştiriyor belki ama bu arada insanal sorunsalların ortaya dökülmesinin de önünü açıyor. Geçmiş, perde perde serilip kendini ele verirken, kırılma eğrilerinin ortaya çıkışındaki çatışmalarla çelişkiler de uçtan uca kendisini gösterecektir. Bunu bir yenilenme fırsatına dönüştürmek elbette kardeşlerin elinde.

Bu noktada bir kopuş da yaşanabilirdi belki, ama yazar Beyaz’da kişileri kendi iç dünyasında özgür bırakarak aile ormanı içinde bütünlemeyi yeğliyor. Birçok yazarın iyimser dünya görüşüne dayalı böyle tutum izlediği söylenebilir.

Buluşma, günlük alışveriş benzeri geçmişe dönük bir döküm getiriyor aslında. Söylenmeden kalmış, satır aralarına sıkıştırılsa da tam anlamıyla anlaşılamamış, gölgelenmiş, örtülmüş, halı altına süpürülmüş sonuçta içe gömülmüş ne varsa, bunların ipuçları açığa çıkacaktır bu durumda.

Kendisini dışa atmış babayla ölmekte olan annenin kolanında iki kadın, bir yandan anneye dönük “nafile” çabalar sergilerken öte yandan birbirlerine dönük kazı yaparak keşfe de girişirler. Bu, onları birbirine yaklaştırmakla kalmayacaktır, aile olgusunun da en azından kavramsal anlamda özlenebilirlik düzeyine kavuşmasının önünü açacaktır aynı zamanda.

“Beyaz”daki Sahne Bütünlüğü…

Ezop Sahne yapımı Beyaz, fizikteki tayfta olduğu gibi farklı renklerden oluşan ailesel bir bütünlük çıkarırken Özen Yula’nın yönetimi de kendisini sahnede bu yönde somutlamaya çalışıyor. Böyle olunca özellikle farklı telden çalacak her öğe oyunun bütünlenişinde etkin rol üstleniyor. Başta oyuncular olmak üzere dekorla ışık tasarımında Tomris Kuzu, Yakup Çartık imzalarını, müzikte Çiğdem Erken’i anacağız.

Özen Yula, âdeta açılır kapanır biçimde işlevlendirdiği kapıyla iki kardeşi sahneyle iç mekân arasında bağlantılandırırken orada var sayılan anneyi de oyuna katıp farklı bir dinamizmin önünü açıyor. Öndeki kadınlarda Derya Alabora ile Deniz Çakır, gidiş gelişlerle oyunu seyirciye taşıyor, ama bu arada Suna Selen de seyirci önünde bu iki oyuncuya pas atabiliyor videoda. Hem de göz çelen bir oyunculuk eşliğinde.

Özen Yula, Beyaz’ın metin yükünü eşit dağılımla aktarmaya çabalıyor. Derya Alabora-Deniz Çakır ikilisini belli köşelere fırlatarak dün-bugün çatışmasının nirengilerini somutlarken sanal “aile” birliği sürecini tamamlıyor elden geldiğince.

“Beyaz”ı Kanatlandıranlar…

Yeşim Ustaoğlu, Pandora’nın Kutusu’nda (2008) aile izleği çevresinde alzheimerlı anneyle kızları arasında geçen aile dolantısına yer açmış, Derya Alabora da filmde kız kardeşi canlandırmıştı. O, ayrıntıların hakkını veren bir oyuncu. Nitekim birbirine yakın duran kardeşlerde ilki ardından on yıl sonra işiyle duygusal yük arasında bocalayan bu kız kardeşi de ustalıkla yansıtıyor.

Böylece kızlarda iki oyuncu, Derya Alabora’yla Deniz Çakır, bütün ayrıntıları üzerinde toplayıp ortaya görece bir “beyaz” çıkarmanın yolunu buluyor seyirci nezdinde.

O en genel hayat karşısında insanın, bütün engellere karşı yine de bir “beyaz” sayfa çıkarıp açarak güçlükleri böylece aşabileceği sezdiriliyor. Özen Yula da Emmanuelle Marie imzalı Beyaz’ı bütünlerken Suna Selen katkısıyla Derya Alabora, Deniz Çakır ikilisi de alabildiğine kanatlandırıyor oyunu.

Hele bakın çevrenize, kanatlanmış Beyaz’ı siz de görebilirsiniz…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here