Bir Genco Erkal Retrospektifi: “Merhaba”

Yavuz Pak
7384 Görüntülenme
Bir Genco Erkal Retrospektifi: “Merhaba”

“1959 yılı… Beyoğlu’nda tiyatro provalarından sonra Taksim’deki yürüyüşlere katılıyoruz. Ardından 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül… Darbeler, sıkıyönetimler, olağanüstü haller… Çalkantılı bir politik atmosfer var hep ülkede. İlk on yıl daha sanatsal işler yaparken, sonrasında ülkenin çalkantılı politik gündemiyle birlikte yürüyen politik tiyatro yapmaya başladım. Bu ülkenin politik tarihi ile özdeşelen politik oyunlar da haliyle yasaklamalar, sansürler, baskılarla karşılaştı her zaman. Tabii ben de gözaltılar, linç girişimleri, oynadığım sahnenin bombalanmasına varan bir takım olaylara maruz kaldım.” (1)

Genco Erkal, 60 yıllık sanat hayatı boyunca yaşadıklarını kısaca böyle özetliyor. Coğrafya kader midir bilinmez, ama O, kaderine razı gelecek bir insan, biat edecek bir sanatçı olmadı hiç bir zaman. Ve 60 yıldır çizgisini hiç değiştirmeden, doğrularından, ilkelerinden, dünya görüşünden taviz vermeden bu coğrafyanın sanat hayatına da kaderine de damgasını vurdu ve vurmaya devam ediyor, hâlâ! 

Yıl 2019… Genco Erkal’ın 60. sanat yılı, Dostlar Tiyatrosu’nun kuruluşunun 50. yılı… “Merhaba” oyunu ile karşımızda Erkal…Seyirci salona girdiğinde sahnede prova halinde… 60 yıldır yaptığı gibi, çalışıyor, üretiyor, dönüştürüyor, değiştiriyor… 60 yıldır olduğu gibi dinamik, heyecanlı, coşkulu ve umutlu…Sahneden yaşama dokunuyor usta elleri… 

Tükenmek bilmeyen enerjisiyle sahneyi arşınlıyor. Seyirci yerleşip oyun başlayana kadar müzisyenlerle “prozodi“ provası yapıyor. Aynı anda iki şeyi birden yapıyor böylece: Birincisi, daha ilk anda seyirciyi yabancılaştırmaya tabi tutuyor; ikincisi prozodinin önemini vurguluyor. Çünkü O, Brecht’in Türkiye’deki en önemli temsilcisi ve Brechtyen tiyatronun her detayına hakim bir usta: “Brecht’in müzik anlayışında prozodi çok önemli. Şarkıların, şiirlerin bir oyun gibi biraraya getirilerek kurgulanması öğretici ve yaratıcı bir çalışmadır.(2)

“Merhaba”, Genco Erkal’ın kariyerinin bir özeti sayılabilir ya da seyircilerine bir 60.yıl armağanı. Ama daha çok “Bir Genco Erkal Retrospektifi.” 1968’den beri Bertolt Brecht, 1973’den beri Aziz Nesin, 1975’den beri Nazım Hikmet, 2000’den beri Can Yücel’i sahneye taşıyan Erkal, “benim yazarlarım” dediği bu isimlerin tümünü biraraya getiriyor. Bu isimlerin ortak özellikleri etik/politik duruşları ve 60-70 yıl önce yazdıkları eserlerin güncelliği. Öte yandan, Erkal “Merhaba”da ve yeni bir ismi katıyor repertuvarına: William Shakespeare. Uzak ara geriden gelen 400 yıllık Shakespeare’den de oyuna yansıyan yazarın en politik replikleri; tam da bugün, bu coğrafya için yazılmış olanları…

Oyunun ana aksını belirleyen iki isim aynı zamanda Dostlar Tiyatrosu’nun yarım asırlık tarihinin de temel taşları olan Brecht ve Nazım Hikmet. Oyun, Brechtyen tiyatronun biçemini ve içeriğini Nazım Hikmet ile sembolize olan şiir tiyatrosunun estetiği ile harmanlıyor: “Brecht ‘düşünce tiyatrosu’, Nazım Hikmet ‘şiir tiyatrosu’ olarak beni çok etkilemiştir. Brecht ve Nazım, Dostlar Tiyatrosu’nun iki ana damarını oluşturuyor. Bu açıdan benim dünyaya bakışımı, oyunculuğumu, yönetmenliğimi yoğun bir biçimde etkilemişlerdir. Ben yazar olsaydım, onlar gibi yazardım duygusu… Nazım bana şiir tiyatrosunun yolunu açtı, bunun Can Yücel’e kadar uzanan bir çizgisi var. Nazım’la da Brecht’le de sanki aramda bir kan bağı var. Bana ait bir şeyleri dile getiriyorlar sanki. Yapmak istediğim tiyatronun yollarını onlar açtılar bana.(3) 

“Merhaba”nın en önemli özelliği ise, ülkemizde Genco Erkal’ın adıyla anılan “politik tiyatro”nun başarılı bir temsili olması. Oyunun açılışı, oyunla aynı adı taşıyan bir Aziz Nesin şiiri ile yapılıyor:  “Merhaba”. Ardından “Genco Erkal’ın yazarlarının” şiirlerinden, yazılarından, hicivlerinden bölümler birbirlerine hem içerik hem biçem olarak upuygun biçimde eklemlenmiş olarak akmaya başlıyorlar sahnede.  En çarpıcı bölümlerden biri Nesin’in Kenan Evren’i hedef alan muhteşem hiciv kahramanı “Sultan Palamut” (Hazreti Dangalak). Yakın tarihimizin bu unutulmaz taşlamasını sahne ortasına bir korkuluk yerleştirerek oynuyor Erkal.  İsabetli zamanlaması ile finale doğru oynanan bu sahne, tempoyu ve seyircinin nabzını yükselterek büyük alkış alıyor. Alkışın yükseldiği anlardan biri de Genco Erkal’ın Deniz Gezmiş’in parkasına yönelerek okuduğu Can Yücel’in unutulmaz “Mare Nostrum” şiiri. Az sonra, Erkal Shakespeare’in meşhur dizelerine elinde bir kurukafa ile eşlik ediyor ve Hamlet’in dört asırlık “güncel” sözleriyle sarsıyor seyircisini : “Varsın, ya da yoksun, işte budur sorun. / Düşüncemizin katlanması mı güzel /Zalim kaderin yumruklarına, oklarına / Yoksa direnip bela denizlerine karşı / Dur, yeter! Diyerek bitirmesi mi?” Oyun metninde kendisine geniş bir yer bulan ve yıllardır Genco Erkal’ın şiir tiyatrosu repertuvarının en önemli ismi olan usta şairimizin “Nazım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ!” dizesi, Erkal’ın etik/politik duruşuyla öyle özdeşleşiyor ki, adeta şöyle çınlıyor kulaklarımda: “Genco Erkal vatan hainliğine devam ediyor hâlâ!” Nihayet finalde, açılışı yapan Aziz Nesin devreye giriyor ve oyun seyircilere cesaret, direniş ve umut aşılayan muhteşem dizelerle sona eriyor: Akıl ermez şu feleğin işine / Ağa olmak paşa olmak boşuna / Gelir bir taş değer bir gün başına / İnsanoğlu baki değil devrilir / Bütün devrilmişlere bütün devrileceklere selam!”  

Son yıllarda izlediğim Genco Erkal oyunlarının en çarpıcı yanlarından biri, oyunun bitimiyle birlikte yüzlerce insanın tek bir vücut olup dakikalarca ve büyük bir coşkuyla ayakta alkışladıkları sanatçıya gösterdikleri o muazzam sevgi! Adeta Erkal’ı bağrına basıyor ve O’nda hayat buluyor seyircileri. Böyle bir tezahürat, böyle bir coşku, böyle bir “bir”leşme hali kolay kolay nasip olmaz sanatçılara. Sadece sanatına değil, sanatçı kimliğine de yönelen bu müthiş sevgi seli Genco Erkal’ın gözlerindeki ışıltıyla bütünleştiğinde sahne tiyatral bir şölenin mekanına dönüşüyor. Bu satırların muharriri, sevinç, mutluluk ve coşkuyla seyircisini selamlayan sanatçının gözlerindeki nemli ışıltının bir sanat kaynağı, bir hayat pınarı dolduğunu düşünüyor; varoluşumuza yönelen tüm tehditlere inat, O’nu avuçlarımız patlayana kadar alkışlamak kendimizi bulduğumuz ve yaşamın akışına müdahil olduğumuz bir eyleyişe dönüşüyor.

Genco Erkal, 2015 yılında kendisiyle yaptığımız söyleşide, gençlik dönemine ilişkin bir özeleştiri vermişti : “1960’lı-70’li yıllarda, gençliğin verdiği bir heyecan ve ateş ile, tiyatro sayesinde dünyayı değiştirebileceğimizi, hatta devrim yapabileceğimizi düşünüyorduk. Ne münasebet efendim? Zaten kaç kişi geliyor tiyatroya? Bugün 80 milyon insan var bu ülkede ve %86’sı hiç tiyatroya gitmemiş. Bu insanlara tiyatro yaparak dünyayı tümden değiştirebileceğini, hatta devrim yapabileceğini sanmak, kendini kandırmak aslında ve biz de bir zamanlar kandırmışız kendimizi.” (4) Yaşayan en büyük filozof olarak nitelendirdiğim Jacques Rancière de, benzer bir eleştiri getiriyor o döneme dair: “Geçmişte bir noktada, sanata “bilinç yükseltme” aracı olarak abartılmış bir politik rol yükledik; ama sanatın dünyayı değiştirebileceği fikri bir yanılsamaydı, dünyanın fiilen değişmesinden sorumlu olması muhtemel “gerçek toplumsal hareketler”in gücünü yanına aldığı sürece inandırıcı görünen dogmatik bir tezdi.” (5) Bugün ise, değişen dünya ile birlikte “politik tiyatro”, kaba ajitasyon-propaganda biçimlerinden tamamen arınarak evrimleşiyor. Rancière bu noktada bir ayrıma işaret ediyor. “İdeolojiyi, Marx’ın anladığı biçimde şekilde kavramak önemlidir: Bir yanlış bilinç ya da sınıfsal köken meselesinden ziyade, toplumsal bütün içindeki konumundan ötürü, düşünceye dayatılmış yapısal sınırlar ya da ideolojik kapalılık olarak. Dolayısıyla, ‘politik sanat’ ile ‘politikası olan sanat’ arasında ayrım derinleşiyor: İlki retorik bir kod içine hapsolmuş, ideolojik temsilleri yeniden üreten bir sanat olarak yerinde sayıyor; ikincisiyse, düşüncenin yapısal konumlanışının ve pratiğin toplumsal bütün içindeki etkinliğini dert edinerek, günümüz açısından anlamlı politik kavramları üretmeye çalışan bir sanat anlayışına dönüşüyor.“ (6) Genco Erkal da, aynı söyleşide Rancière’i teyit etmişti: “Politik tiyatro bir birikim tiyatrosudur gerçekte. Zaman içinde, oradan sille, buradan tokat yedikçe, tanklar üzerimizden geçtikçe, baskının ve zulmün her çeşidini yaşadıkça ve tiyatroda deneyim edindikçe daha iyi anladık ki evet, tiyatro çok büyük bir güç ancak, tek başına tiyatro devrim yapacak bir güce sahip değil, etki sınırları belli. Yine de, tiyatro toplumların ve insanların hayatlarında çok önemli bir rol oynar ve toplumsal değişime ve dönüşüme katkısı büyüktür.” (7)  “Merhaba”, Erkal’ın yarım asırlık politik tiyatrosunun, zaman içinde kendisini yenileyerek “eleştirel bir direniş modeline” ve “politikası olan sanata” dönüşümünün bir izdüşümü adeta…

Oyunda, Erkal’ın onlarca yıllık reji deneyiminin ürünü olan “sahneleme”, dramatik metnin gereksinim duyduğu sözcelere bütünsel bir anlam vererek hem sözcelemenin bir ürünü, hem de ondan yola çıkarak içinde metnin anlam kazandığı bir konumuna erişiyor. Bu bütünselliğin toplumsal bağlamı düşünüldüğünde, Patrice Pavis’in şu sözleri pekala “Merhaba” için söylenebilir: “Sözceleme, dramatik metnin somutlaştırılması ile atbaşı gider; dramatik metin ile toplumsal bağlam arasında sıkı bir ilişki olmalıdır. Metin, her sahnelemede, alımının toplumsal bağlamına bağlı olarak sözceleme konumuna yerleştirilir, bu toplumsal bağlam metinsel ve sahnesel üretimin toplumsal bağlamının yeni bir analizini olanaklı kılar ya da kolaylaştırır. Böylece, metin ile sahne arasındaki ilişkisellikte, dünün toplumsal bağlamının okunması ile bugünkünün bütünleştirilmesi, sahnelemeyi kusursuzluğa götürür.(8) Oyunda, metin ile temsil arasındaki bağ, bir geçiş, birinin diğerine indirgenmesi olarak değil, sözel ya da simgesel farklı göstergeler arasında anlam ve karşılıklı etkileşimin birlikte inşası olarak kurgulanıyor. Dolayısıyla, Erkal’ın rejisi, metnin  işitsel göstergeleri ile sahnenin göstergeleri arasında  hem uzamsal hem zamansal bir bütünselliği ortaya koyuyor. 

“Merhaba”nın sahne tasarımında imzası bulunan Cihan Aşar, Genco Erkal’ın 60 yıllık sanat hayatının en belirleyici öğelerini sahneye taşıyarak temayla birebir örtüşen bir dekora imza atıyor. Sahnenin arka tarafında hem Erkal’ın tiyatro ile bütünleşmiş yaşamını hem de oyunun çeşitli bölümlerinde giriş-çıkışlar yaparak “oyun içinde oyun” algısını yansıtan küçük bir “tiyatro sahnesi” bulunuyor. Sahnenin solunda, müzisyenler ve müzikli oyunları çağrıştıran bir ışıklı çerçeve, sağ tarafında ise bir kulis mekanı yaratılmış: Sanatçının makyaj masası, aynası, soyunma kabini ve dinlendiği kanepe. Oyunun baş aksesuarı kurukafa da aynanın hemen önüne yerleştirilmiş.  Sahnenin ön kısmında, sağ tarafta Erkal’ın hep mücadele halinde olduğu iktidarları temsil eden, başında bir taç ile üzerinde pelerin bulunan kral figürü; sol tarafta ise Erkal’ın hep yanında olduğu, devrimci mücadelenin simge ismi Deniz Gezmiş’i simgeleyen “yeşil parka” bulunuyor. İşlevsel ve metne başarıyla hizmet eden bu sahne tasarımını, Özlem Kaya’nın sade kostümleri ile Hakan Özipek’in kusursuz işleyen ışık tasarımı tamamlıyor. Öte yandan, müzikli bir oyun olan “Merhaba”, metni kadar müzikleri ile de öne çıkan bir oyun. Müzikler oyunun ritmini yükseltmekle kalmıyor, metni de besliyor. Oyun boyunca prozodileri özenle düzenlenmiş şarkılar sunuluyor seyirciye. Müziklerin sözlere, sözlerin ezgilere uyarlanması ve beste diksiyonunun, anlam ve ritmle uyumlu bir diyalektik bütün haline gelişine tanıklık ediyoruz. Elbette, müziklerin başarısında ünlü müzisyenlerinden oluşan muhteşem kadronun payı büyük: Fazıl Say, Kurt Weill, Yiğit Özatalay, Arif Erkin ve Selim Atakan.

Öte yandan, Genco Erkal, sahnede bir oyunculuk resitali sergiliyor. Olağanüstü yeteneğini aklı ve bilgisiyle harmanlayarak sahnede kelimenin tam anlamıyla devleşen bir duayen O. Hayranlık uyandıran bedensel performansı ile sahnenin ortasındaki küçük tiyatro sahnesinin üzerine tırmanırken son derece dinamik olabilen, jest ve mimikleri ile seyirciye düşüncesini ve duygusunu kolaylıkla ve tüm gerçekliği ile geçirmeyi başarabilen, sahici oyunculuğu ve sahne hakimiyeti ile bütün bir salonu avucunun içine alabilen muazzam bir aktör. Oyunun akışı içinde, hiciv ile nüktedanlığı, yergi ile alaycılığı, hüzün ile direnişi ve cesaret ile umudu harmanlayarak armağan ediyor seyircisine. Nihayet, Genco Erkal oynuyor, şiir okuyor, dans ediyor, şarkı söylüyor ve 60 yıllık kariyerinin tüm hünerlerini ortaya koyarak “Merhaba” diyor! 

“Bugün durum daha kötü. Çünkü en baskıcı dönem diye nitelendirdiğimiz 12 Eylül darbesi sonrasında bile biz tiyatro olarak devletten, yani Kültür Bakanlığı’ndan destek alan bir tiyatro idik. Bu destek değişen hükümetlere rağmen 25 yıl boyunca kesintisiz devam etmişti. Dostlar Tiyatrosu’nun bir saygınlığı vardı devlet nezdinde de. Gezi olaylarından sonra kara listeye alındık ve destek kesildi, devlet tiyatroları salonları bize kapatıldı, devlet tiyatrolarının düzenlendiği festivallere alınmıyoruz, Muammer Karaca Tiyatrosu’ndan atıldık, sponsorumuz korkudan bize desteği kesti. Dolayısıyla hiçbir baskı döneminde görmediğimiz kadar çok ve büyük bir baskı ile karşı karşıyayız bugün. Seyircimiz dışında hiçbir desteğimiz yok. Tarihi bu kadar çalkantılı politik müdahalelerle dolu bir ülkede, özellikle politik tiyatro yapan sanatçıların cesaretleri ve direnişçi bir ruha sahip olmaları  kaçınılmaz. Aksi takdirde zaten bu alanda üretim yapmak mümkün değil. Muhalif olmanın açlığa mahkûm edilmek anlamına geldiği bir dönemde cesaret ve dirence çok ihtiyacımız var.” (9) Genco Erkal’ın bugüne dair saptamaları bunlar. Politikanın toplumsal yaşamın her anına müdahil olduğu, insanların yatak odalarından kamusal alanın her köşesine kadar bütün bir hayatı zapt ettiği süreçler, aynı zamanda politik mücadelenin keskinleştiği, biat edenlerle direnenler arasındaki ayrımın kristalize olduğu süreçlerdir. Bu türden süreçlerde ideolojik/politik alan diğer tüm alanlar üzerinde belirleyici bir etkiye sahiptir: Ekonomi, hukuk, ahlâk, kültür ve sanat gibi tüm üst yapı kurumlarının farklı süreçlerde elde ettikleri özerklikleri ve kısmi belirleyicilikleri bu süreçlerlerde belirsizleşir ve bu yapıların her biri doğal ve kaçınılmaz olarak politik hat üzerinde hizalanırlar. Artık katlanarak büyüyen cari açıktan kadına şiddete, çocuklara cinsel istismardan plastik poşet kullanımına, ahlâki yozlaşmadan kısıtlanan hak ve özgürlüklere, patlayan soğan fiyatlarından yasaklanan tiyatro oyunlarına kadar toplumsal olan ne varsa ideolojik hegemonyanın sultası altındadır. İşte bu türden süreçlerde, sanat ve özellikle tiyatro  da her zaman olduğundan çok daha fazla ideolojik/politik alanın ve bu alandaki mücadelenin içinde bulur kendisini. Etliye sütlüye karışmayan eğlencelik oyunlar, vodviller, bulvar komedileri vb. ile başını kuma gömerek biat edenler ile dolaysız biçimde politik olanı, toplumsal olanı sahneye taşıyarak isyan edenler arasında artık sadece bir “farklılık” değil, bir “karşıtlık” söz konusudur.

İşte bu koşullarda, Genco Erkal, 60 yıllık birikimi ve deneyimi ile damıttığı “Merhaba” oyunuyla bir kere daha itiraz ediyor, isyan ediyor ve başkaldırıyor sahneden. Balenin “belden aşağı”; heykelin “ucube”; resmin “müstehcen”; edebiyatın “sakıncalı”; operanın “lüks”; orkestranın “zulüm”; sinemanın “ayıp”; kitapların “bomba” ve tiyatronun “tehlikeli”; sayılarak sanatın kuşatıldığı bir coğrafyada, hakikati arayan sanatsal eyleyişine devam ediyor büyük bir inatla. Toplumsal gerçekçi yaklaşımıyla estetik bir bütünselik içinde kurguladığı metni, bir direniş çağrısına dönüştürüyor. O’nun gibi, etik duruşlarını estetik varsıllıkları ve entelektüel birikimleriyle  donatan sanatçılar, yaşadıkları toplumların gerçekliğini bulur çıkarır ve böylelikle yazgıları aydınlatır, yaşamları değiştirirler. Genco Erkal, duayen bir oyuncu kimliğiyle bu coğrafyanın sadece tiyatro tarihine değil, aynı zamanda mücadeleci bir aydın kimliğiyle toplumsal tarihine de adını kazımış gerçek bir sanatçı olarak umudu yeşertiyor çıktığı her sahnede.

Sanırım Brecht, şu sözleri kendisi için olduğu kadar, O’nun için de söylemiş olmalıdır: “Çok az şey yapabildim belki. Ama ben olmasaydım, muktedirler kendilerini daha bir güvende hissederlerdi.” (10)

Kaynakça:

  1. Genco Erkal söyleşisi- Hakan Aksay: http://t24.com.tr/video/hakan-aksay-sordu-genco-erkal-yanitladi-biat-edecek-kole-arayanlar-sanata-ve-yaraticiliga-agirligini-koyamaz,17710
  2. İpşiroğlu, Zehra. “Dünden Bugüne Brecht” – Genco Erkal ile Brecht Tiyatrosu üzerine söyleşi- Habitus Yayınları, İstanbul, 2016
  3. İpşiroğlu, Zehra. a.g.e.
  4. Çekirge, Pınar – Pak, Yavuz. “Dionysos’un Çocukları”, Opus Yayınları, İstanbul, 2016
  5. Ranciere, Jacques. “Estetiğin Siyaseti”. Sanat, Siyaset. Ed.: Ali Artun, İletişim Yayınları, İstanbul, 2011, s:215
  6. Ranciere, Jacques. a.g.e. 
  7. Çekirge, Pınar – Pak, Yavuz. a.g.e.
  8. Pavis, Patrice. “Sahneleme: Kültürler Kavşağında Tiyatro” Dost Kitabevi Yayınları, Ankara, 1999
  9. Genco Erkal söyleşisi- Hakan Aksay
  10. Benjamin, Walter. “Brecht’i Anlamak”, Metis Yayınları, İstanbul, 2011

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku