Pınar Çekirge

Edward Albee, “The Zoo Park” (1958) adlı piyesinde; hızlı sanayileşme ve buna bağlı olarak gelişen, kontrolsüz kentleşme, yeniden tanımlanan cinsel, sosyal roller, hayat tarzları karşısında yaşanan duygusal ve fiziksel yalıtım, uyumsuzluk, içe çekiliş, öfke, kin, yalnızlaşmanın beslediği şiddetli iletişim bozukluklarına değinir. Hayat, her anlamıyla, acımasız, ağır, sert ve hırçındır. Bir yanda kapitalizm ve toplumu derinden sarsan Amerikan Rüyası… Öte tarafta, burjuva ikiyüzlülüğüyle atbaşı giden duygusal ve maddi yoksunluklar. Çıkışsızlık. Rekabet. Mutsuzluk. Hızla değişen değerler sistemi. İşte tam da bu noktada, “Bir Hayvanat Bahçesi Hikâyesi”nin birbirine yabancı iki kahramanı, kapitalist düzenin ipliğini pazara çıkartmak istercesine, karşılaşıverirler hiç nedensiz. İnsanın giderek tahrip gücü yüksek bir bombaya ne kadar kolay dönüşebileceğinin, kara mizahı da böyle başlar işte. Birden. Hesapsız kitapsız. Hatta, öyle durup dururken. Artık her sözcük, her devinim yeni bir sözcüğe, bir başka devinime açılacaktır; varıldığında hiç kimsenin geri dönemeyeceği bir ‘son’a uzanan yolun başındadır iki yabancı. Ve pim bir kez çekilmiştir artık.


New York Central Park’ta sıradan, herhangi birgün. Herhangi bir saat. Bir sokak serserisi. Bir evsiz. Birkaç orospu. Bir genç kız. Koltuğunun altında kaykayı ile dolaşan bir yeni yetme. Orada burada sigara izmaritleri, tahta banklar, çöp kutuları. Kuş sesleri.

Parkın mümkün olduğunca gözlerden ırak ve nispeten sakin bir köşesinde bankta oturmuş bir adam. Çoktan yaşını başını almış, sorumluluk sahibi, küçük bir yayınevinde yönetici olarak çalışan, eşi, iki kızı, iki kedisi, iki muhabbet kuşuyla önerilen (dayatılan ya da) hayatına devam eden, bunaldığında kendini parkın bu bankına atan Peter. Elinde elektronik sigarası. Cep telefonu. İşi, parası, hırsları, sahip oldukları, olacaklarıyla sınırlı bir yaşamı ta en başından kabul etmişti aslında. Mutlu muydu, herkes kadar. Mutsuz muydu, yine herkes kadar. Yukarıda bahsettiğim ‘iki yabancı’dan biriydi Peter.

Diğer yabancıya gelince, adı Jerry’di. Edebi bir faniydi alt tarafı. Evi, New York’un batı yakasında, pis, daracık bir pansiyon odasıydı. Düzenli bir işi, geliri yoktu. Pek fazla insanla da konuşmuyordu aslında. ‘Tabii, bana bir bira ver, tuvalet ne tarafta, film kaçta başlıyor veya çek ellerini üstümden pislik’ gibi şeyler dışında. Oysa hep birileriyle konuşmak, yani gerçekten konuşmak. Biriyle tanışmak, onun hakkında her şeyi öğrenmek istiyordu. Birkaç kıyafeti, kullanılması yasak olan bir elektrik ocağı, bir konserve açacağı, bir bıçağı, iki çatalı, bir küçük, bir büyük iki kaşığı, bir fincanı ve tabağı, bir su bardağı, sekiz ya da dokuz adet kitabı, bir o kadar da porno dergisi, iki tane de boş fotoğraf çerçevesi vardı. Tüm sahip oldukları bunlardı. Ha, bir de çocukken plajdan topladığı çakıl taşlarını muhafaza ettiği kilidi bozuk bir kasa. Serseri bir mayın gibiydi Jerry. Fena haldeydi. Bunalmıştı. Bir yere, bir yerlere ait olma hissini kaybetmişti çoktandır. Yılgındı. Kafası bozuktu. Eşcinseldi. Önerilen hayatlara karşı gelmişti. Tepkiliydi. Belki kabul görmüş erkek dünya anlayışına, kurallara, kendisini iğdiş eden değerler sistemine. Hayat ağır geliyordu omuzlarına. Yaşamla iç içe olduğu tek yer hayvanat bahçesiydi epeydir.

“Fakat sana önce, hayvanat bahçesine neden gittiğimi anlatmam gerek. Hayvanat bahçesine, insanların hayvanlarla nasıl geçindiğini, hayvanların hayvanlarla ve insanların insanlarla nasıl geçindiklerini öğrenmek için gittim. Aslında bu sağlıklı bir gözlem olamazdı. Herkes birbirinden parmaklıklarla ayrılmış, hayvanlar birbirinden ayrı, hayvanlarla insanlar ayrı. Ama orası bir hayvanat bahçesi ise, elbette öyle olacaktı.”


Jerry ve Peter, tıpkı Sam Shepard’ın “True West” oyunundaki Austin ve Lee gibi, çivi ve çarmıh, yem ve ökse, güneş ve gölge, av ve avcıydılar birbirleri için. İki yabancı mıydılar sahiden? Yoksa aynı insanın iki farklı yüzü mü? Yanıtı belirsiz.

“ Bu… Eğer… Eğer bir… Eğer insanlarla bir kopukluğun varsa, bunu aşmak için, bir yerlerden başlamak gerekir. Hayvanlarla anlaşabilirsin. Evet !“

Çolpan İlhan – Sadri Alışık Tiyatrosu yapımı “Bir Hayvanat Bahçesi Hikâyesi”, hiç kuşkusuz, sezonun en çarpıcı, en başarılı çalışmalarından biri. Seyirciye, “ustalık derecesindeki reji ve oyunculukları kadar, plastik nitelikleri, yalın, sarsıcı ve bir o kadar da cesur ve sahici, sıradışı yorumlarıyla” da, her açıdan özenli bir uğraşın ürünü olduğunu, hissettiriyor.

Gökhan Eraslan, “Market”in hemen ardından, “Bir Hayvanat Bahçesi Hikâyesi”nde de yönetmenliğinin hüneriyle keskin virajlarda, hayatın kimi sarp oyumlarında dolaştırıyor izleyiciyi oyun boyunca. Soluk soluğa devam eden, sarsıcı bir yolculuk bu. Park sakinleri, Jerry, Peter’in özel durumlarını genele, şimdiki zamana gönderiler yaparak, doğru bir anlatımla sunuyor. Dahası oyunu yaratıcı bir biçimde ele alıp, yaratıcı düş gücünü devreye sokuyor. Ve bir yönetmen olarak, eseri tümüyle duygusal sahiciliğin üstüne oturtmak için tüm gücünü, emeğini sarf ederken, zengin oyunculuk örneklerine de imkân tanıyor. Böylece de, tam anlamıyla söylenecek sözü ve özü olan, başarılı bir rejiye daha imza atıyor.

Burak Sergen, yaşar kıldığı Jerry karakterinde, izleyiciyi daha ilk anda tutsak alan, enerjik, kusursuz performanslı bir oyun çıkartmış. Sahnede varettiği gerçeklik hissi, o uçsuz bucaksız illüzyon, olağanüstü sahne üslubu “Neyzen”, “Adolph”daki gibi, büyüleyici. Derinlikli. Erişilmez. Jerry’i adeta kendisiymişcesine yansıtıyor. Böylesi bir yorum ve beden dili kullanımı, oyunculuk tekniği karşısında ne söylenebilir ki zaten, ‘ustalık değerinde, sıradışı, olağanüstü, dorukta bir başarı; güçlü, ödünsüz ve disiplinli bir oyunculuk.’ Hemen tüm bu tanımlar, Burak Sergen’in oyunculuğunun yanında eksik, yetersiz, bildik kalıyor sanki. İyisi mi, gidip izleyin, diyeyim. Hem de hemen, hiç vakit kaybetmeden.

Onur Kırat’ın Peter rolünde gösterdiği tutarlılık, bütünsellik övgüye değer. Edanur Hancı, Şahin Adıgüzel, Ayşin Ayata, Ferdi Taşkın, Serkan Beşiroğlu, Merve Göydağlı da başarılı yorumlarıyla oyuna çok şey katmışlar. Sahne düzeni, müzik, giysi ve ışık tasarımı rejiyle tam bir uyum içinde. Son olarak, Edanur Hancı’nın çapaksız çevirisini okurken hayran kaldığımı özellikle belirtmek isterim.


“Neden kalkayım? Senin olabilecek her şeyin var. Evini, aileni hatta küçük hayvanat bahçeni bana sen anlattın. Her şeyin var ve şimdi de, bu bankı istiyorsun. İnsanlar bunun için mi savaşıyor? Söyle bana Peter, bu bank, bu tahta ve demirden şey, senin onurunu mu simgeliyor? Koskoca dünyada bunun için mi kavga edeceksin? Bundan daha saçma bir şey düşünebiliyor musun?”

Bir Hayvanat Bahçesi Hikâyesi” söyledikleri ve söyleme üslubuyla,  yıllar ve yıllar sonra bile belleklerde yerini koruyacak, son derece özenli bir çalışma. Kısaca, oyunculukları, kusursuz ekip çalışması, rejisiyle sezonun en ‘iyi oyun’larından biri.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here