Yavuz Pak

Zabel Yesayan… Hayatı mücadeleyle geçmiş bir yazar; yüreği insanlık için çarpan bir entelektüel ve hümanist, feminist, sosyalist bir aktivist… O’nun Üsküdar’da başlayan, sürgünlerle devam eden ve bir hapishanede son bulan mücadele dolu yaşamı Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu tarafından sahneye taşındı.  “Zabel”i, oyunun metin ve rejisini de hazırlayan oyuncuları Duygu Dalyanoğlu ve Aysel Yıldırım ile konuştuk.

Bugün içinden geçtiğimiz süreç genel olarak toplumun cahilleştirildiği, insanın yaşamın hemen her veçhesinde akıldan ve bilgiden uzaklaştırıldığı bir süreç. Ve böylesi bir süreçte, siz BGST olarak akıl dolu, arka planında aylar süren masabaşı çalışmaları olan tiyatro oyunları hazırlıyorsunuz. Yaşadığımız çağın insanı alıklaştıran, bilgisiz kılan doğasına tezat bir yapılanma olarak mı inşa edildi BGST?  Tiyatroyu estetikle bütünleşmiş böylesi akılcı bir tavırla beslemek ve bilgi ile donatmak geleneği nasıl varoldu?
Aysel Yıldırım: Tiyatro sanatı hem duygulara hem de akla ve vicdana seslenen bir sanat ve bizim için bir deney alanı. Seyircinin hem haz dünyasına, duygu dünyasına sesleniyoruz hem de aklına sesleniyoruz. Aylar süren araştırmalar yapıyoruz tekstlerimizi hazırlarken. Bu noktada Brecht bizim için çok önemli bir yol gösterici. Aslında biz de sadece duygulara seslenen kathartik bir tiyatro anlayışıyla hesaplaşarak başladık tiyatroya. Eğitimlerimiz böyle bir anlayış üzerine kurulu. BGST’nin sadece tiyatroda değil,  müzikte, dansta ve diğer alanlarda da benzer bir anlayışı söz konusu. Bir albüm ya da dans çalışması yaparken de aynı şey var aslında. Hem bir bilim gibi yaklaşmak hem de onun arkasındaki haz dünyasına hitap edebilmek, hayal dünyasını keşfetmeye çalışmak gibi bir kaygımız var ve bu çalışmalarımızı çok daha katmanlı ve keyifli kılıyor oyunlarımızı. Mesela, Zabel Yesayan ya da Muhsin Ertuğrul gibi insanların kişisel yaşamları, yaşadıkları tarihsel dönem gibi olgular belirleyici bir önem taşıyor. Onları sadece romantik figürler olarak ele almak doğru değil. Evet, her ikisi de kahraman olabilirler ama onların yaşamlarını iç çelişkileri, zaafları, güçlü ve zayıf yanları üzerinden işlemek çok daha doğru. Masabaşı çalışmalarımız sırasında bizler de çok şey öğreniyoruz. Bu insanların hayat hikâyelerini tarihselliği içinde ele alıp neyin karşısında hangi tepkileri verdiklerini anlamaya, onları yaşadıkları dönemin büyük hikâyesi içinde onların hikâyelerini keşfetmeye çalışıyoruz. Bütün bu öğrenme ve uzun uzun tartışma yapma süreci bizim için çok keyifli. İşin hem bilimsel yönü hem sanatsal yönü bizim için çok değerli.

Tahmin ediyorum ki hâlâ üzerinde çalışıyorsunuz ama Zabel’in tekstini hazırlamak ne kadar zamanınızı aldı mesela?
Duygu Dalyanoğlu: Tabii belli dönemler yoğunlaşıldı ama en az 1,5 yıllık bir çalışma sürecinden bahsedebiliriz.  Biz Aysel ile birlikte yazarken, oyun kadrosundan biraz daha öncesinden araştırmalara başladık. Bir yandan Zabel’in hayatını okumaya ve bu alanda çalışan akademisyenlerle tartışmaya başlarken, diğer yandan eşzamanlı olarak hayal etmeye başladık. Elimizdeki hayat hikâyesini nasıl anlatacağımıza, nasıl bir dili olacağına karar vermek açısından hayal etmek, kurgulamak gerekiyor. Biz hep şuna inanıyoruz: Metin masabaşında son halini alan bir eser değildir. Tiyatro metni bir edebi eser olabilir ama biz o metni sabit bir eser olarak görmüyoruz. Yazıyoruz, sahnede çalışıyoruz sonra dönüp metni yeniden düzenliyoruz, tekrar sahneye dönüyoruz. Bu devinim son güne kadar devam ediyor. Hem bir oyuncunun doğaçladığı bir bölümü metne katabiliyoruz hem de yazarların önerdiği yeni bir bölümü ekleyebiliyoruz. Sahne ile metin arasında sürekli ve canlı bir ilişkileniş hali var. BGST’de oyun yazmak, kendi özgün metinlerini oluşturmak bir gelenektir. Bu geleneğin devam edebilmesinin ve güçlü metinler çıkmasının tek yolu, metnin sahnede canlı bir şekilde test edilmesidir. Bazı oyunlarımızda, yazar arkadaşlarımızın metni önceden hazırlayıp getirdiği de olmuştur ama metinler en son hallerini, canlı ve yaşayan hallerini hep sahnede oyuncularla buluştuktan sonra alırlar. Dolayısıyla masabaşı çalışmaları sadece metni oluşturmayla sınırlı bir çalışma alanı değil bizim için. Aynı zamanda oyunun metinle uyumlu oyunculuk uslûbunun oluşturulması süreci de bu çalışmalara dahildir. Eğitim ve araştırma faaliyetimiz teorik düzeyde, masabaşında her zaman yapılıyor ama sahneye çıktıktan sonra da devam ediyor çünkü her oyunun ihtiyacı, her tiplemenin ihtiyacı farklı olabiliyor. Oyunun teknik boyutlarını, dekoru, kostümü, müziği belirlerken de bu araştırma süreci devam ediyor. Dolayısıyla bizim oyunlarımızda sahnede görülen her bir unsur ciddi araştırma süreçlerinin sonucunda ortaya çıkıyor.

Bir BGST ekolü ya da BGST geleneğinin devamı olarak okunabilir mi bu süreç?
Duygu Dalyanoğlu: Elbette. Tüm bunlar bizim 1980’lerin sonunda Boğaziçi Üniversite’sinde başlayan geleneğin bir devamı aslında. O yıllarda Boğaziçi Üniversite’nin Tiyatro Kulübü’nde çalışmaya başlayan ve BGST’yi kuran arkadaşlarımız, bir ekol olmadığını düşünüyorlar ve kendi ekollerini, kendi anlayışlarını kurarken, güzel ve iyi prodüksiyonlar çıkarabilmek içi bu işin eğitim ve araştırma yönünü güçlü kılmak gerektiğine karar veriyorlar. İşte bu gelenek bizim için hâlâ devam ediyor.

Özellikle akademik çalışmanın bu denli öne çıktığı ve belirleyici tonda olduğu oyunlarda didaktizm sıklıkla düşülen bir tuzaktır. Ama sizin oyunlarınızda didaktizmden uzak kalındığını, oyunların mizansenlerinden kurgularına kadar uzanan bir bütünsellik içinde, didaktizmin kuru ve dayatmacı dilinin sahnede yer bulamadığını görüyoruz. Bunu nasıl başarıyorsunuz?
Duygu Dalyanoğlu: Araştırmalarımız, ulaştığımız bilgiler ve teorik çalışmalarımız üzerinden bir sanatsal dili kuruyoruz. Ama estetik boyut çok daha farklı bir boyut. Örneğin Zabel Yesayan’ı araştırmalarımızla tanıyabilir, anlayabiliriz ama bunun sahnedeki sanatsal karşılığı farklıdır: Zabel sahnede nasıl konuşacak, nasıl yürüyecek, belirli olaylar karşısında nasıl tepkiler verecek? Bir karakteri eylemleri üzerinden değerlendirmek gerekir. Nasıl giyineceği, hangi yaşta hangi ortamda saçının nasıl olabileceğini düşünmek ve bunları estetize edebilmek için detaylı estetik tartışmalar yapıyoruz kendi aramızda. Oyunda olmayan arkadaşlarımız izlediklerini mesela, oyunun bu yönlerine dair fikirler veriyorlar. Gerçekte bu türden çalışmalarda didaktizme düşme riski yüksektir ama derdimizi sanatsal ifade etme yolları üzerine de kapsamlı bir şekilde çalışarak aşabiliyoruz sanırım bu tehlikeyi. Ulaştığımız bilgiyi sahneye aktarırken sanatsal ve tiyatral bir dil kullanmaya çok özen gösteriyoruz. Bazen, bir mizansen, bir kostüm, bir replik, bir aksiyon ve genel olarak oyunculuk üslubu bizi didaktizmden tutmaya yarayan unsurlar olabiliyorlar.
Aysel Yıldırım: Özellikle tarihsel bir karakterden yola çıktığımızda, bazen o karakterin hikayesi o kadar da dramatik gerilimi kapsamayabiliyor. Ama hayatına hakim olmaya başladıkça, o karakteri yaşadığı evren içerisinden yorumlamaya başlıyoruz. Bir şeyleri eklememiz gerekiyor ama o evrene ve karaktere sadık kalındığında, oluşan metin sanki onun gerçek hikâyesiymiş gibi duruyor. Tarihi yeniden yazmak değil bu ama onu “yorumlamak” aslında. Zabel de Kim Var Orada oyunu da belgesel değil, çok kurgusal yönleri olan oyunlar aslında. Olabildiğince hem bilimsel hem estetik olarak tutarlı bir çalışma yapmaya gayret ediyoruz.

Tarihsel bir karakterin hem psikolojisini, hem O’nun yaşam çerçevesini belirleyen politik, ideolojik, toplumsal veçhelerini yansıtmak, özellikle bahsi geçen olumlu bir kişilik ve belki bir kahraman olarak ele alınırsa, genellikle sübjektivizme ve hatta ajitasyona savrulmaya yol açabilir.  Dolayısıyla, tarihsel bir çalışmanın nesnelliğe bu denli yaklaştırılması oldukça zor bir durumdur. Böylesi çok yönlü bir kişilikleri tarihsel gerçeklik içinde bu denli objektif yansıtmayı nasıl başarıyorsunuz?
Aysel Yıldırım: Özellikle Kim Var Orada oyunumuzda ele alınan Muhsin Ertuğrul bu anlamda riskli bir kişilik. Tek adam ya da Türk tiyatrosunun Atatürk’ü diye anılan biri. Ya eleştirilir kıyasıya ya da göklere çıkarılır. Ama bu bir insan ve çok da sevdiğimiz bir insan. Tiyatronun kurucularından biri olarak, tarihsel koşullar içerisinde hem doğru, güzel şeyler yapmış hem de zaman zaman yalpalamış, yönünü bulamamış olabilir. Ona dair böylesi çelişkili bir bakış açısı çok daha gerçekçi olacaktır. O’nun hikâyesini titizlikle araştırdığımızda ne tarihsel olarak suçlu bir insan ne de bir kahraman çıkıyor. O’nun kendi tarihselliği içinde bir insan olarak ele alıyoruz ve etki altında kalmadan, tüm nesnelliğiyle yansıtmaya çalışıyoruz.

Zabel Yaseyan çok kimlikli bir tarihsel şahsiyet. Entelektüel bir yazar, hümanist, feminist ve sosyalist bir kimlik. Böyle çok kimlikli bir tarihsel karakteri sahneye aktarırken tüm kinliklerine farklı tonlarda vurgular yapıyorsunuz. Ama sizin için öne çıkarmak istediğiniz yönleri ya da kimliğinin sizin için öne çıkan bir veçhesi var mı?
Duygu Dalyanoğlu: Oyunun sunumu bile aslında öne çıkartmak istediğimiz yanını gösteriyor. Oyunun üretim sürecinde ve sahne üzerinde sadece kadınlar var.  Oyunun yazarları, rejisi, tekniği ve afişini hazırlayan kadınlar oldu. Zaten Zabel’in hayat hikâyesini O’nun hayatındaki kadınlar üzerinden anlatmak bile feminist kimliğine yaptığımız vurgunun bir yansıması. Eşini, oğlunu ya da babasını dolaylı olarak anlatıyoruz ama doğrudan sahneye taşıdıklarımız hep Zabel’in etrafındaki kadınlar: Annesi, idolü olan kadın yazar vb. Adana’da geçen sahnede gerçekte diplomatik tartışmayı yaptığı Vali Cemal Bey’i değil, Vali’nin karısını ya da ABD elçisinin karısını kullanıyoruz. Sorgusunu yapanın bir kadın memur olması yine bizim tercihimiz. Ailesiyle ilişkisini, bir aktivist olarak çocuklarından uzun yıllar ayrı kalışını kızı üzerinden anlatıyoruz. Bütün bunlar Zabel’in feminist yönünün altını çizdiğimizi gösteriyor. Ama tabii feminist yanıyla sınırlı kalmıyoruz asla. Ermeni kimliğini, içinden geldiği Ermeni ailesini ve o ailenin yapısını anlatarak yansıtıyoruz. Yetiştiği kültürel ortamı, Ermeni bir ailenin çocuğu oluşunu ve bu kimliğin O’nun hayatındaki etkilerini de anlatıyoruz. Öte yandan içine doğduğu istibdat ortamında edindiği mücadelesi yönünü ve sosyalist kimliğini vurguluyoruz. Bir hümanist kadın olarak eylemlerini ve dünyaya bakışını, entelektüel bir yazar olarak örnek aldığı, O’nun entelektüel kimliğini belirleyen koşulları ortaya koyuyoruz.

Benzer biçimde,  “Kim Var Orada” oyununda Muhsin Ertuğrul ile ilgili Almanya’da Ermenilerle ilgili bir filmde oynamış olması yüzünden karanlık güçler tarafından tehdit edildiğini öğrenmiştik. Örneğin, 1909 Adana Vakası bu ülkede günışığına pek çıkartılmamış, tartışılmamıştır. Zabel ile birlikte üzeri örtülen bu tarihsel gerçekliği öğreniyor pek çok insan. Bu anlamda seyirciyi sadece izleyici olma durumundan çıkararak merakını uyandırmaya ve araştırmaya sevk eden bir yanı olduğunu söyleyebilir miyiz oyunun? Ayrıca, bu olayla ilgili hazırlanan Adana Vakası ve Mesulleri raporunda, Garabet Çalyan “Vatanın selameti birliğe, dostluğun tesisi adaletin icrasına bağlıdır” der. Zabel’in de böyle düşündüğünü hayal etmek zor değil sanki. Zira, Zabel’in kurgusunda öne çıkan unsurlardan biri de, bir Ermeni kimliğini aktarırken asla milliyetçi bir tonlamaya, söyleme izin vermemeniz ve O’nun hümanist yanına vurguyu öne çıkararak milliyetçi bir algı oluşmasının önüne geçmeniz. Bu hem metnin hem sahnelemenin politik bağlamda da çok dikkatli ve titiz bir çalışmayla hazırlandığını gösteriyor diyebilir miyiz?
Aysel Yıldırım: Kesinlikle öyle. Zaten Zabel’in eserlerini, özellikle köşe yazılarını okuduğunuzda kesinlikle milliyetçi olmadığını ve sosyalist biri olarak milliyetçiliğe son derece karşı olduğunu görüyorsunuz. Ermeni cemaatini ya da Taşnakları, milliyetçi fraksiyonları ciddi biçimde eleştiren bir yazar. Hrant Dink’i okuduğunuzda hissettiğiniz o kardeşlik duygusunu Zabel’i okuduğunuzda da aynen hissedersiniz. Ve Garabet Çalyan’ın bu sözüne katılacağını düşünebilirsiniz. Aslına bakarsanız bu politik duruşu bize yansıtan Zebel’in kendisi oldu. Yıkıntılar Arasında aslında bir felaket edebiyatı örneği olarak gösterilen çok nadide bir eser. Ama bu eserin milliyetçiliğe prim vermeyen, hümanist bir yazarın elinden çıktığı çok net görülür. Olan şeyleri, kendi kimliğiyle de hesaplaşabilen biri olarak, ajitasyona hiç yer vermeden olduğu gibi aktarıyor Zabel. Milliyetçiliğe karşı çok sağlam bir duruşu var ve biz aslında bu yanını projekte etmeye çalıştık diyebiliriz.

Zabel Yaseyan gibi entelektüel, yazar, hümanist, feminist ve sosyalist biri değil, bir direniş timsali ve aynı zamanda eylemci. Yaşadığı dönemde, despotik iktidara, milliyetçi/şovenist iktidara, eril iktidara karşı mücadele eden bir aydın. Bütün kimlikleri ile iktidarların ötesinde, iktidar kavramı ile sorunlu bir aydın. Ve hayatının son virajında, belki de iktidardan ve ötekileştirmeden en uzak olacağını düşündüğü ve sığındığı Sovyet Ermenistan’ında bir hücrede yaşama feci biçimde veda ediyor.  Bu bağlamda oyunu, ideolojik-politik veçhelerinden ziyade bir iktidar eleştirisi olarak okumak mümkün müdür sizce?
Duygu Dalyanoğlu: Çok güzel ifade ettiniz. Ve evet, kesinlikle öyle. Bizim için Zabel’in hikâyesini çarpıcı kılan en önemli nokta da bu oldu. Hiçbir zaman iktidarlarla barışık olamamış ve her zaman iktidarlarla, iktidarın kendisiyle sorunlu olmuş bir aydın. Böyle birinin hayat hikâyesini anlatmak çok önemli idi bizim için. Aslında bunun birkaç sebebi var belki. İlki, yaşadığı tarihsel dönem, itiraz edilmemesi mümkün olmayan son derece baskıcı uygulamaların yaygınlaştığı bir dönem. II.Abdülhamit’in tahta çıktığı yıllarda dünyaya geliyor ve gençlik yılları istibdat döneminde geçiyor. Sonra Meşrutiyet coşkusu ve kısa bir süre sonra onu gölgede bırakan İttihat ve Terakki iktidarı ve ardından 1915 olayları. Sonraki yıllarda bir sürgün hayatı yaşıyor mecburen ve nihayet Sovyet Ermenistan’ında anayurdunda özgürlük bulmaya gittiğinde başka bir baskıcı iktidarla karşılaşıyor ve bu iktidar O’nun sonunu hazırlıyor. Böylesi despotik iktidar yapılarıyla karşı karşıya kaldığı için sessiz kalması mümkün değil. Ama bu tarihselliğin dışında, ailesinden aldığı eğitim ve adaletsizliklere karşı suskun kalamayan karakteri de Zabel’i bir isyancı kimlik olarak varediyor. Çocukluğunda, kiraza ağzı sulanan arkadaşına yardım etmek için öne çıkışı ya da saldırıya uğrayan Yahudi Amca’ya yardımcı oluşu gibi anılarından karakterinin direnişçi yanına dair izlenimleri de taşıdık sahneye. Bunlar bizzat kendisinin aktardığı anılarından derlendi. Öte yandan babasının yönlendirmesiyle okumayı kendi kendine söküşü ve sürekli okumaya, araştırmaya yönlendiren bir babanın kızı oluşu, ailenin kültürel donanımı, aldığı eğitim vb. de etkili bu isyancı duruşta. Babası o yıllarda kız çocuğunu Avrupa’da edebiyat ve felsefe okumaya gönderiyor mesela. Dolayısıyla, tarihsel koşullar, karakter yapısı, eğitim düzeyi ve kültürel arka planı, bir bütün olarak Zabel’i bir iktidar karşıtı haline getiriyor diyebiliriz.

Oyunda dekor sahnenin bir köşesine yığılmış eşyalar arasından, her sahnede oyuncular tarafından taşınarak yeniden kuruluyor. Özel bir tercih mi bu?
Duygu Dalyanoğlu: Oyunun gerçek düzlemi sorguda geçiyor. Ama Zabel’in o sorgunun ağırlığından kaçmak isteği ile geçmişine sığındığı sahneler üzerinden devam ediyor. Sabit olan tek dekor sorgu masası aslında. Onun dışındaki dekorlar pek çok sahnede yeniden kullanılıyor. Her biri farklı bir hatırayı canlandırmak üzere yeniden sahneye taşınabiliyor. Bu durumun, Zabel’in hatıralarının sahnelenmesi gibi, hatıralarında kalan birkaç parça eşyanın da sürekli döndürülerek sergilenmesi gibi bir dramaturjik anlamı var. Örneğin bir dekor bir sahnede ailesinin kullandığı bir sedir olarak kullanılıyor, başka bir sahnede bir hastane yatağına dönüştürülüyor. Benzer biçimde, Zabel’in anılarındaki tüm karakterleri dört oyuncu dönüşümlü olarak canlandırıyor. Örneğin ben hem büyükannesini hem de kızını oynuyorum. Nasıl ki kafasındaki insanlar belirli rollere dönüşüyorsa, aslında dekor olan o yığındaki parçalar da başka şeylere dönüşüp tekrar tekrar sahne alıyorlar gibi bir dramaturjik tercihimiz oldu.

Sadece teorik olarak iyi hazırlanmış olmak yetmiyor, aynı zamanda estetik olarak da en iyi sahneleme olanaklarını zorluyorsunuz. Teorik çalışmalarınızdaki titizliğin benzerini kostümlerdeki dantellerden, danslarınızdaki kareografiden oyunculuk üslubunuza ve müziklerin seçimine uzanan bir estetik kaygıya sahipsiniz. Dekorda biraz daha minimalist bir anlayış söz konusu belki ama özellikle kostümlerde ince bir estetik algıyla görsellik öne çıkıyor. Dolayısıyla, oyununuzun her anına ve alanına yansıyan bu emek yoğun özenin dramaturjik bir karşılığı var mı? Bir ödenekli tiyatro kadar özenle hazırlanan bu dekor ve kostümün maliyetini karşılamak zor olmuyor mu?
Duygu Dalyanoğlu: Elbette. Zabel’in hatırasında iz bırakan herkesi en güzel şekliyle, en özenli haliyle hatırlaması söz konusu. Öte yandan, o dönemi yansıtan kıyafetleri, konuşma ve davranış biçimlerini ve yaşam tarzlarını sahneye hakiki bir şekilde yansıtmak istedik. Kostümleri de kendimiz hazırladık. Bir kostüm kadromuz var ve bu kadro tek tek kostümleri, aksesuarları, ayakkabıları kendileri tasarlıyor. Bu tasarımlarda karakterin nitelikleri davranış ve yaşam biçimleri hayal ediliyor. Sahnede kullanılan dekorlarda minimalist bir anlayışımız var ama arkadaki büyük resim ressam Dilek Şenyürek tarafından büyük bir özenle hazırlandı. Kostümlerle bu resmin hem renk hem kullanım anlamında içiçe girdiği, bütünleştiği bir üslubumuz var ve bu üslubu o hatıraları, o hayal dünyasını canlandırmak için tercih ettik. Çok ciddi bir emek var tabii. Tasarımından çizimine kadar her kostüm bizim tarafımızdan hazırlandı. Her bir ayakkabıyı biz kendimiz kapladık mesela. Makyaj, saç tasarımı da büyük titizlikle yapılıyor çünkü bunların hepsinin bir karakter oluşturmakta oyunculuk kadar önemli olduğunu düşünüyoruz.

Oyunu Ermenistan’da ya da diaspora Ermenilerinin yaşadığı yerlerde sahnelemeyi düşünüyor musunuz?
Duygu Dalyanoğlu:Evet, bu yönde planlarımız var. Boğaziçi Üniversitesi’ndeki öğrenci arkadaşlarımızla oyunun ilk perdesini çıkarttığımızda bir deneme gösterimi yapmıştık. Bir proje kapsamında oyunun son halinin çok ham hali diyebileceğim ilk taslağını Ermenistan’da sahnelemiştik. Ermenistan’da insanlar Türkçe bilmemelerine ve üst yazıyla izlemelerine rağmen, oyunun sıcaklığını almışlar ve bizi tebrik etmişlerdi.  Önümüzdeki dönemde, özellikle diasporada sergilemeyi çok istiyoruz bu oyunu. Türkiye’de farklı şehirlerde, özellikle Adana’da sergilemek istiyoruz. Bu amaçla projeler oluşturmaya çalışıyoruz. Ermenistan’da, Amerika’da, Fransa’da ya da Lübnan’da, Ermeni nüfusun yoğun olduğu yerlerde sahnelemek istiyoruz oyunumuzu. Buralarda tiyatro yapan kurumlardan da davetler alıyoruz.  Oyunun metni çıktıktan sonra İngilizce ve Ermenice’ye de çevirerek diasporada tiyatro yapan topluluklarla paylaşabiliriz. Sadece bizim gidip oyunu oralarda oynamamızın ötesinde, bu coğrafyalarda oyunu alıp kendi dillerinde oynamak isteyen tiyatro grupları da olabilir. Bunu da özellikle 2018 için hayal ediyoruz ve bu yönde çalışıyoruz.

Çok teşekkürler… Tarihsel bir dönem oyunu ya da biyografik bir anı derlemeciliği olarak değil; bilakis son derece güncel bir oyun olarak “Zabel”, geçmişten günümüze seslenen bir oyun. Yolu açık olsun…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here