Günümüzde yerini dijital iletişim araçları almış olsa da bir zamanlar kâğıt kalem kullanarak yazdığımız mektuplar hepimizin hayatında önemli bir yer edinmiştir. “Hafızasını Kaybeden Müzeden Bir Traktöre Mektuplar” oyunu bizi geçmişe, yazdığımız-yazamadığımız, gönderdiğimiz ya da kendimize sakladığımız o mektuplara götürüyor. Oyun dokuz mektup ve bir monologdan oluşuyor. Batılı anlamda alıştığımız, mektuplardan oluşan roman vardır ya. Bu da o anlamda mektuplardan oluşan bir oyun. İstanbul’dan Amerika’ya taşınan bir hikâye anlatılıyor oyunda. Ama bu çok belirgin bir şekilde oyunun içerisinde altı çizilen bir durum değil. Üç kuşağı dolaşan bu hikâye, 60’lı yıllarda Ege’de başlıyor, İstanbul’a taşınıyor ve Amerika’da son buluyor.

Kayıplar üzerine kurulu bir hikâye bu. Baba kayıp, traktör kayıp, aile bireyleri kayıp… Hikâyeler kayıp. Gerçek ve ortada olan tek şey mektuplar. Göndereni olan, alıcısı olmayan mektuplar… Bizleri buruk hissettiren de bu zaten. Karşı tarafın tavrını, cevabını, hislerini hiçbir zaman bilememek… Mektuplar aile bireyleri arasında dolaşıyor, ama asla ulaşması gereken yere ulaşamıyor. Hani her hikâye bir şekilde tamamlanır da sonunda derin bir nefes alırsınız ya, işte bu hikâye o duyguyu yaşatmıyor bizde. Yarım kalmışlık hissi hâkim tüm oyunda. Müze ile traktörün hayali ilişkisi dahi yarım. Kısacası mutlu ya da mutsuz bir sonumuz yok bu defa elimizde.  İster siz tamamlayın ister yarım kalsın. Arzu edilen, seyircinin oyun sırasında bir çıkarımda bulunmaması… “Şimdi olay şu şekilde gelişecek” ya da “aslında bunu demek istedi” gibi tahminler de bulunulacak bir oyun da değil bu.

“Oyun yoğun dikkat gerektiriyor ve oyuna kendinizi teslim etmeniz gerekiyor. Otokontrolle izlenecek bir oyun değil.” diyor metnin yazarı Ferdi Çetin.“Bir hikâye ya da bir karakter aramaktan ziyade, seyredenlerin ‘Bu müzik bana neyi hatırlatıyor? Bu bakış bana ne hissettiriyor?’, diye sormaları gerekiyor. Önemli olan oyundaki o anı yaşamak…  Hepimizin bu tarz öyküleri, mektupları, kayıpları illaki vardır. Herkes kendinden bir şey çıkarsın, kendinden bir şeyler bulabilsin yeterli. Benim üzerinde durduğum nokta, ‘öykü anlatmadan öykü anlatmak mümkün olabilir mi? Bu tarz bir oyun izlettirebilir miyiz?’,düşüncesiydi. Temel uğraşımız bu oldu hep. Bu oyunda da amaç; bir ailenin kuşaklar boyu öyküsünü anlatmak değildi, belli kavramlar geliştirmiştik, bu kavramlara dokunan gündelik biçimler bulduk”

Peki, ‘Müze ve Traktör’ bu öykünün neresinde? Modernleşme kültü denir ya. Traktör de Ferdi Çetin için modern Türkiye’nin, sanayileşmenin bir sembolü. Traktörün öyküsü, mektuplardan tanıdığımız baba ile başlıyor ve müzede son buluyor. Bizlerde işte bu noktada traktör ve müzenin hayali ilişkisine tanık oluyoruz. “Böyle bir şey mümkün mü?”Önemli olan mümkün olup olmadığı değil. Ferdi Çetin’in arzusu şu: Hayal edin! Bir müze ve traktör neden arkadaş olmasın? Farklılıklar neden aynı yol üzerinde devam etmesin?

 

Seyircinin hiç alışık olmadığı bir izleme hali bu. Sıralı bir hikâye yok. Başı yok. Sonu bile belli değil. Sadece “an” var. Ferdi Çetin’in elindeki bu oyunlaştırılabilir hikâye için, iç içe geçmiş oyunlar bütünü diyebiliriz. Yer yer birbirine dokunan, yer yer birbirini teğet geçen… Hepsine tamamıyla hâkim olamıyoruz, ama hepsini tamamen kaçırmıyoruz da.

“Seyir hali farklı bir oyun. Metin kendi başına ilerliyor, reji kendi başına ilerliyor, ama aynı zamanda ikisi arasında bir flört durumu söz konusu” diyor Çetin. “Şöyle bir benzetme yapabiliriz: Kedi yumakla oynar ya. Bir atar, bir geri çeker. Dolayısıyla metin sahneye zaman zaman yakınlaşıyor, sahneden zaman zaman uzaklaşıyor. Ne metnin sahnelendiği bir durum var ne de rejinin tamamen metne dayandığı. İkisi de birbiriyle tamamen flört halinde. Yakınlaşıp uzaklaşıyorlar. Geriye de sesler, bakışlar, stilize hareketler kalıyor.”

Ferdi Çetin’in metnini, Yusuf Demirkol rejisiyle seyrediyoruz. Oyunun sahnelenişi ve yapısını düşünecek olursak Yusuf Demirkol oldukça zor bir işin altından alnının akıyla çıkmayı başarmış. Oyuncu Nilay Erdönmez ise müzenin içindeki hatıraları bizlere yansıtırken beden dilini büyük bir ustalıkla kullanıyor. Turan Özdemir’in sesiyle katkıda bulunduğu oyunun metin yazarı Ferdi Çetin. Türkiye’de oyun yazarlığı riskli bir iş. Hele ki Ferdi Çetin’in metnini düşünürsek bu riskin katlanarak arttığını söyleyebiliriz. Ferdi Çetin: “Kurum ya da özel tiyatrolarda batılı anlamda (karakteri, yapısı, öyküsü belli formlarda olan) bir oyun yazarlığı söz konusu. Benim benimsediğim oyun yazarlığında ise alıştığımız o batılı anlamda çizgileri, yapısı, karakteri olan bir anlayış hâkim değil. Benim yazdıklarım biraz daha deneysel denilebilecek türden olan; yapı, karakter ve öykü üzerine yeniden düşündüren metinler…”

Oyun, 7 Şubat Salı, Garaj İstanbul’da izlenebilir…

ba-Disiplinlerarası Sanat Topluluğu Üzerine
2012 senesinde Yusuf Demirkol’la birlikte ba-Disiplinlerarası Sanat Topluluğu’nu kuran Ferdi Çetin, estetik dillerini oluştururken fotoğraf, video sanatı, performans, sinema ve kavramsal sanat gibi farklı sanat dallarını benimsediklerini dile getiriyor. Yusuf Demirkol, oyunların görsel dili ve rejisi üzerine odaklanırken; Ferdi Çetin, daha çok dramaturgi ve metin üzerinde yoğunlaşmakta. Belirli bir oyuncu kadrosu olmayan ekip, oyuncularla sadece proje odaklı bir araya gelmekteler. 2012’den bu yana; Ferdi Çetin’in yazdığı “Doğum Günü” ve ” Ev, Mercedes ve Anneleri”, Gertrude Stein’in “Ne Oldu” oyunundan uyarladıkları, “Kapı Aralığı Nedir, Kapı Aralığı Bir Fotoğraftır” oyunlarını sahneleyen ba-Disiplinlerarası Sanat Topluluğu’nun son çalışması “Hafızasını Kaybeden Müzeden Bir Traktöre Mektuplar” oyunu.

Oyunlarında daha çok deneysel yapının hâkim olduğunu söyleyen Çetin: “Yusuf’la uzun bir süredir beraber çalışıyoruz. Dolayısıyla ortak bir dilimiz oluştu diyebiliriz. Oyunlarımızın prova aşaması başlamadan uzunca bir süre masa başı çalışması yapıyoruz ve provalar başladığında çalışma denklemimize oyuncu da katılmış oluyor. Oyunculuk anlamında benimsediğimiz formda bir “karakter”den bahsedemeyeceğimiz için çalıştığımız oyuncuların oldukça cesur bir deneyime adım attıklarını söyleyebilirim. Bu “Hafızasını Kaybeden Müzeden Bir Traktöre Mektuplar” için de geçerli. Nilay Erdönmez son derece cesur bir deneyime girdi ve diyebilirim ki getirdiği “oyunculuk”  yorumu bizim masa başında çalışırken geldiğimiz noktayı tamamladı.”

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here