Pınar Erol

Bence bu söyleşilerin zamanlamaları rastlantı olamaz. Başak Daşman’la buluştuğumda, gülistan havalar gelmemişti daha. Hayatımın en karmaşık yerinde durmuş, olanı biteni anlamaya çalışıyordum. Geldiğimiz yeri, gelirken geçtiğimiz kalpleri konuşmadan ne çok şey anlattık. Acıyı bastıran kahkaha atmakta ustalaşmışız ikimiz de. O kahkahalar işte, yerli yersiz tüm söyleşide çınladı. “Kendin hakkında susulur…” demedik bu sefer. Hem korktuğumuz hem sevdiğimiz şeylerden konuştuk ve ben aceleyle ama adamakıllı sevdim onu.

Erken büyürken hayata soruları olanların yüzleri böyle oluyor. Onun kendini iyi ederken şu dünyaya kattıklarına bir bakın, gücünü görün, şifa veren sözlerine kulak kabartın, neşeli yüzüne dikkat edin. Her şeyde gülecek bir şey bulabilen böyle iyimserlere, dünyayı kurtarabileceğine inanlara, bunu sözle söyleyen, yazıyla yazan, oyunla anlatan yaratıcılara ihtiyacımız var. Benim var!

Baban Arnavut, annen Selanik göçmeni. 1981 yılında İstanbul’da (Ümraniye) doğdun. 1989 yılında, bir akşam annen seni bakkala ekmek almaya gönderdiğinde, az önce son sayfasını okuduğun Spartaküs’ün ve saçlarının arasından esip geçen rüzgârın etkisiyle dünyayı değiştirebileceğine inandın. O günden bugüne kadar yaşadıklarını konuşacağız ama hâlâ inanıyorum diyorsun. Peki, hâlâ inanıyor musun?
İnanıyorum. Çünkü o inanç, analitik olarak bir şeyleri değerlendirmekle, dünyanın gerçeğiyle karşılaştığın zaman umudunun kırılmasıyla ya da neyi ne kadar yapabileceğini artık yetişkin olarak biliyor olmanla ilgili bir şey değil; o, içerde olan ve ilk görüşte aşka inanmak gibi biraz. Olabilir de, hiçbir zaman başına gelmeyebilir de ama sen varlığına inanırsın. Benim inancım biraz buna benziyor. Dünyayı kurtaramayabilirim ama hâlâ kurtarabileceğime inanıyorum ve hâlâ yaşıyorum. Ümit var yani.

Hayatında tek bir oyuncak bebeği olan, futbol oynayan, tavşanlar, kediler arasında büyüyen, yılan, kertenkele besleyen, bahçedeki kirpiyi görmek için geceleri dışarı çıkan, pandaya sarılmak için saatlerce uçmayı dert etmeyen, dalışta mürenin peşinden giden birisin. Bunlar, bugünün Başak’ını hazırlamışlar. Öyle biri olmak oyunculuğu nasıl etkiliyor?
Ben bir yandan oyunculuk dersi veriyorum ve her sınıfa ilk iki ders, empatinin ne olduğunu ve oyunculuk için ne kadar gerektiğini anlatmaya çalışıyorum. Bu sadece oyunculuk için değil; hayatta mutlu olmak için, kendini de, insanları da anlayabilmek için, sevgi dolu olabilmek için gerekli bir şey. Herkesin yoğun bir empatiye sahip olması gerekiyor ama eğer oyuncuysan onu çok verimli bir şekilde kullanıyorsun. Çünkü bize en şart şeyin biri empati, diğeri imajinasyon. Bu iki yetin gelişmişse, oyunculuk yaparken keyif alırsın önce, sonra da keyif verirsin. Bir şeyleri sevmek, onlara bakmayı, onları dinlemeyi getiriyor beraberinde. Çünkü ancak öyle öğrenebiliyorsun, öyle sevebiliyorsun, öyle derinleşebiliyorsun. Bir karakteri yaratırken de yapacağın en önemli şey, o karaktere bakmak ya da o karakterin özelliklerini taşıyan insanları, hayvanları, bitkileri bulmak. Sadece insan özelliklerini taşımıyoruz çünkü biz. Bir kadın görüyorsun örneğin, a kadın kelebek gibi hareket ediyor diyorsun. Mesela ben bir dizideki karakteri oynarken kediden feyz almıştım. Hapishanede geçiyordu dizi (Parmaklıklar Ardında). Vücut formumu kediyi izleyerek oluşturuyordum. O yüzden tabii ki işime yarıyor hem oynarken hem yazarken.

Aslında önce yazar, sonra oyuncu oluyorsun. Lise hazırlıkta, bir oyun yazıp oynuyorsun. İlk o zaman mı oyuncu olacağım dedin?
Hazırlıkta sadece İngilizce dersi olduğu için zamanın çoğu boş geçiyormuş hissine kapılıyorum. Öf, bir şey yapmak lazım, bir şey yapmak lazım… O dönem aynı zamanda yüzüyorum. Yine de yetmiyor; vakit artıyor. Çok tatlı bir kız arkadaşım vardı. Hangimizin fikriydi hatırlamıyorum, “oyun yazalım mı?” dedik. Galiba on dört yaşındaydım. Bu arada bayılıyorum çocuk olmaya, genç olmaya. Kimin lafıydı hatırlamıyorum: “Gençlere öneriniz nedir” sorusuna, “Gençlere değil de; yaşlılara bir önerim var. Gençlerin önünden çekilsinler” diyor. Neyse, oturduk, politik göndermeleri de olan bir dönem vodvili yazdık. Oyuncu kadrosunu okuldan toplayıp dışardan, Kadıköy Halk Eğitim’den de bir abla bulup çıkarmıştık oyunu. Başta niyetim olmasa da ben de oynamak zorunda kaldım. Sonra da bütün sınıf bağırdı tezahürat etti “Hazırlık C sizinle gurur duyuyor” diye. Böyle omuzlarda falan… Ne güzel şey bu ya dedim, sonra da hoşuma gitti. Sadece sahneye çıkıp oynamak değil; onun içinde olmak hoşuma gitti. Bizim oyunu yöneten abla sayesinde Kadıköy Halk Eğitim Merkezi’ne kaydolabileceğimi gördüm. Annemle çok kavgalar verdim tabii. Kızı, on beş yaşında geceleri tiyatro kursuna gidiyor diye aklı gidiyor. Gizli gizli vazgeçirmeye çalışıyor falan. Sonra işte oyunculuğa başladım. Yine de konservatuvar okumak gibi bir niyetim yoktu. Konservatif eğitime niyeyse karşıyımdır. Nedenlerimi biliyorum da… İçinde olmadan; bir şeyi dışardan reddediyor olmak tam bir gene yakışır hareket. Sonra Mimar Sinan Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü’ne girdim ama bu böyle olmayacak ben bir tiyatro okuyayım dedim. Sonra ikisini beraber okudum.

Öncesinde animasyon yaptığın, palyaço, pamuk prenses gibi kılıklara girdiğin bir dönem var.
Onlar on beş, on altı yaş civarında yaptığım işlerdi. Bayramlarda Çocuk Esirgeme Kurumu’na gidiyorduk arkadaşlarla bazen kostümle, bazen de kostümsüz. O ziyaretten iki gün sonra da işte doğum günü partisi almıştım Nişantaşı’nda. Sekiz çocukla, bir fast-food’un üst katında. A dedim, ne kadar kolay iş. Pamuk Prenses sekiz çocukla deliler gibi oynayacak. Gerçekten ortadan ikiye ayrıldım çocukların ilgisini çekebilmek için. Ama hamburger de çekemiyor ilgiyi, pasta da çekemiyor. Aslında çocukların ilgisini çeken hiçbir şey yok! Hayatta her şey önlerine serildiği için ama belki de yeterince ilgi ya da neyse o, -dışardan bakıp eleştirmek de doğru değil- ama mutlaka bir şey var eksik olan. Dedim ki yok, olmuyor. Kalbim kırıldı. Biz de maddi olarak çok iyi şartlarda yetişmedik. Hayatım boyunca aileme destek oldum. O ortamı düşündüm. O an, o çocuklarla aynı yaşta olan erkek kardeşimin orada, o eğlencenin, yemeklerin, pastaların içinde olmaktan ne kadar mutlu olabileceğini düşündüm… Ve o gün bıraktım.

Oyunculuğa, daha Müjdat Gezen’de okulunu okumadan önce başlıyorsun.
Mimar Sinan’a girdiğimde, geçmişim olduğu için Tiyatro Kulübü kurdum okulda. Devlet Tiyatroları’nda da arkadaşım Damla Özen, Bülent Emin Yarar’ın “Cyrano de Bergarac” oyununda yardımcı oyunculuk yapıyordu. Telefon açıp provalara gelip izleyebilir miyim diye sorduğumda, oyundan çıktığını, yerine oynayabileceğimi söyledi. “Olur mu öyle” dedim. “Olur olur, gel oyna” dedi. Gittim, “tamam çık sahneye” dediler. “Nasıl yani, hemen mi?” Ve Bülent Abi’nin arkasında figürasyonda, her seferinde oynadığı şeye, oynayabildiği şeye şaşırarak ve aynı tiradın, her seferinde aynı noktasında ağlayarak bir sezon geçirdim. O sırada, oyunda oynayan bir abimiz daha vardı: Kubilay Karslıoğlu. Onun amcasının da yapım şirketi var. Yeni bir diziye başlıyorlar. “Bizim oyunda bir kız var, çok tatlı, çok cici, onunla da bir görüşün” diyorlar. Benim aslında dizide oynamak gibi bir niyetim de yok. Şimdi oyunculuk bölümüne giren öğrencilerin hemen hepsi zaten dizide oynamak için giriyorlar. Kubilay abi geldi bana, “peki” dedim, gittim. Bıdı bıdı konuşmuşum işte, Türkan Derya da beni çok sevmiş falan. Star’a “Kıvılcım” diye bir işti. Tuba Ünsal, Aytaç Arman, Ayda Aksel oynuyordu. Fazla dizi de yok o zamanlar. Sokakta insanlar, “O mu? Yok değil, O olamaz, O’nun burada ne işi var” diyorlar. Ne demekse? Hawai’de olacağım sanki. Allah Allah noluyor dedim. Birdenbire böyle saçma bir popülerlik. Sonra dizi bitti, ben okula girdim. Okulda da ilk sene dizide oynamak yasak. Altı ay sonra kimse beni tanımayınca ha dedim, bu iş böyle, bir sabun köpüğü yani, “soup opera” denilir dizi için. Orada ben çözdüm meseleyi, iyi oldu. Kitap satarak geçindim o dönem. Hatta kitap sattığım Penguen Kitapevi, İthaki, kitabımın çıktığı yayınevinin kitapevi. Kitap sattığım dükkânın yanında şu an Penguen Kültür Sanat Cafe var. Kitabımın lansmanı orada yapıldı. Lansman sırasında dükkânın önüne, içtiğimiz kutu kolaların boşlarıyla futbol maçı yapmak suretiyle müşteriye yakalandığımız günlere baktım.

İlk profesyonel oyun 2007’deki oynadığın, Murat Gürvardar’ın yazdığı, Cem Özer’in yönettiği “Kilit” mi?
Profesyonel deyince neyi kast ediyoruz, onu tam ayırt edemiyorum. On altı yaşında çocuk oyunu oynayıp para alıyordum ama Tiyatro Bölümü’nü bitirdikten sonraki ilk oyunum “Kilit”, evet.

2010’da Tiyatro Yüzleşme’de Murat Karasu yönetimde Emmanuelle Marie’ nin “Beyaz”ını Zeynep Utku ile oynuyorsun. Oyun bugün Özen Yula rejisiyle, Derya Alabora ve Deniz Çakır tarafından tekrar oynanıyor. Merak eder misin oynadığın rollerin farklı yorumlarını?
Oyunu Zeynep’le birlikte çevirmiştik. O Fransızcadan çevirmişti, ben de Türkçeleşmesinde çalışmıştım. Metne de hâkimim yani. Oyunu sevdiğim için zaten görmek isterim. Benim rolümü Deniz oynayacak şimdi. Ama zaten benim o an oynadığım şeyle, şu an oynayacağım şey arasında dağlar kadar fark var.  Şu an oynadığımız oyun “Yutmak” altmışı geçmiştir ve ilk haliyle alakası yok şimdi.

Sonra 2014’te Tiyatro Cef’te “III. Richard”ta Kraliçe Elizabeth’i oynuyorsun. Beste Bereket orada da rol arkadaşın.
O oyunda iki rol çalıştım aslında. Önce Richard’ın delisi Margaret’i çalışmıştım. Oyunun çıkmasına bir hafta kala Elizabeth’imize bir şey oldu. Roller karıştı. Rahmetli Zurab yönetiyordu. Bana da sen Elizabeth’i oyna dediler. Şimdi Margaret çok güzel deli rolüydü ama tabii bir yandan oyunu kurtarmak diye de bir şey var. E provada oyunu da çıkarmışım artık. Tabii seyirci karşısına çıkmak çok güzel bir şey ama bir şey çalışmak da yetebiliyor bazen bana. Rolü çıkardım ya, ben onu oynadım sayıyorum. Zor oyundu, çok tatmin edici olmadı. Shakespeare tamamen çok zor. Bambaşka şeyler yapmak gerekiyor. Shakespeare’in bütün metinlerindeki duygular o kadar tanıdık, o kadar gerçek ki. Bunu seyirciye geçirememenin sebebi tamamen aradaki oyuncular ve yönetmen. Aslında anlaşılmayacak hiçbir şey yok. Önemli olan o duygunun ne olduğu.

2015’te Mam’Art’ın ilk oyunu Neil LaBute’un “Özel Kadınlar Listesi”ni (Some Girls) yine Beste Bereket’le beraber, Hülya Gülşen, Feri Baycu Güler ve Deniz Karaoğlu ile oynuyorsun.
İsim annesi de benim oyunun. Oturduk oyunun Türkçe adı ne olsun diye düşünüyoruz. “Some Girls” = “Bazı Kızlar” garip oluyor. Ben de tereddütlü “Özel Kadınlar Listesi?” dedim ama emin de değilim. “A, çok iyi ya” dediler. Gerçekten mi? A, iyi dedim. Hatta Beste’yle bir sonraki oyunda (Nereye Gitti Bütün Çiçekler) tekrar beraber olacaktık. Beste’nin yerine en yakın arkadaşım Gözde Kansu oynadı. Benim rolümü de Melisa Doğu oynadı. Sonra ben Foça’ya “Rüzgârın Kalbi” dizisine gittim. Yazın orada olacaktık. O yüzden siz başkasını bulun, ben gidip gelemem dedim. Çok komik oldu: Onlar başladılar, benim dizi bitti. Döndüğümde prömiyerlerini izleyebildim düşün. Ama iki gün sonra “Yutmak” içim İbrahim (Çiçek) aradı. O zaman dedim ki bütün bunların neden olduğu belliymiş. Demek ki “Yutmak”ı oynamam gerekiyormuş.

“Özel Kadınlar Listesi”ndeki rolünle Afife En İyi Kadın Oyuncu adaylığın vardı.
Unuttum onu ben. Biz oyunu çıkardık, gayet de iyi gidiyor, seviliyor falan… Hani böyle konuşulur ya, ben bundan Afife adaylığı çıkmaz demiştim. Sonra sebebini anlattım. Artık çözüyorsun ödül vereceklerin yaklaşımını. Prodüksiyon yüzünden olmaz dedim. E bizim başrol kadınımız yok zaten. Belki başrol erkeğe adaylık olabilir dedim. Sonra Feri bana telefon açtı, “Afife’ye adaysın” dedi. “Saçmalama” deyip kapattım telefonu. Nasıl yani? A, bir sevindim. Çünkü ödül hakkında öyle bir kafa yapım da yok. Olur ya insanlarda genelde. Bende yok ama yani. Tahmin edebiliyorum bu da çok samimi ve gerçekçi gelmiyor olabilir bazen insanlara. Sonuçta yaptığımız iş ödüllendiriliyor ve insanın arzu ediyor olması gerekir. Ama o an, a ne güzel bir şeymiş bu dedim. Onca yıl oyunculuk yapıp o duyguyu o an keşfettim.

Stef Smith’in yazdığı, Çağ Çalışkur’un çevirdiği ve İbrahim Çiçek’in yönettiği “Yutmak” oyununu Ece Dizdar ve Merve Dizdar’la birlikte Craft Tiyatro’da oynuyorsunuz. Oyun fenomen oldu. Seyircinin tebrik etmedeki, kucaklaşmadaki samimiyeti de öyle. Ve hep ne kadar tebrik ederse etsin hep eksik kalıyor gibi hissediyor. Bunlar ne anlatıyor?
Duygusal derinliği çok fazla olan bir oyun. Çok fazla şeyi aynı anda, uyumla söyleyen ve oyunculuk yaklaşımı olarak fazla açık bir oyun. Başka bir rejisör sahneye koysaydı belki bu kadar açık olmamasını tercih edebilirdi ama İbrahim tercih etmedi, iyi ki de etmedi. O yüzden dört, beş metre ötendeki insanların, hiç durmadan, seksen beş dakika boyunca, bir sürü duyguyu kanırtarak açıp içinden çıkardığına şahit olurken çok etkilendiğini hissediyorum zaten. Çünkü sen oyuncu olarak bir duygudan bir duyguya geçerken, seyircide olan değişimi de hissediyorsun. Görmesen de o zaten bir aura ve o sana geçiyor. O yüzden bittiğinde, onlara büyü yapmışız gibi bakıyorlar yüzümüze. Bu o kadar hoşuma gidiyor ki… Ki eskiden ben tebrik edilmekten hoşlanmazdım. O da atlattığım bir serüven. Tebrik et, git. Bir de bana çok beğendim, şöyle iyiydi, böyle iyiydi deyince Allah’ım Ya rabbim, panik ataklar bende. Karnıma ağrı giriyor, sinirlerim bozuluyor falan. Sonra şunu keşfettim. Sen bunu karşıdaki insanlar için yapıyorsun, kendin için yaptığın bir şey değil ki! Dedim ki eğit kendini, yaptığın şey ayıp bir kere. Gelecek, sana kendi duygusunu söyleyecek. O da mutlu olacak, sen de mutlu olacaksın aslında. Tevazuuyla kabul edilebilir tebrik. Bense bunu yaptığım işle övünüyorum gibi hissediyordum ve bu kadarına gerek yok diyordum. Eskiden beni titreten şeyleri şimdi ben de gözlerim dolarak dinliyorum. Çünkü onun duygusuyla ortaklık kuruyorum. Bu, yapabildiğim şeyin bir kibir noktası değil ki. O, bir duygunun içine girmiş, bir şey yaşamış, biz o yaşamış olduğu şeyi konuşuyoruz aslında. Çünkü ben bir aracıyım. Orada olan bir gerçeklik var. O da artık işin içinde. Konuştuğumuz şey ben değilim, olan “şey”. Çoğu zaman seyircinin bir şey söylemesine de gerek olmuyor, gözlerinde görüyoruz onu.

“Yutmak”ta varoluşlarını, kendilerini arayan üç yaralı kadın var. Bize yutturulmak istenenleri reddettiğimiz noktada özgürleşiyoruz, güçleniyoruz. Ben de o kadınlardan biriyle çok özdeş hissettim kendimi ama yutmadım; kustum.
Üç tane kadın, üç apayrı hikâye. Her gelen seyirci haliyle biriyle daha fazla özdeşleşiyor. Ve oynarken hangi seyircinin daha fazla sana aktığını, hangisinin derdinin seninle buluştuğunu ya da diğeriyle buluştuğunu anlıyorsun. Yatıp “yatakta onun tarafı boş, siktir…” tiradımı oynadığım anda bir kadından öyle bir hıçkırık sesi geldi ki… Acaba kadına ne oldu, nasıl üzgün diye içimden geçiriyorum, bir yandan da oynamaya çalışıyorum.

Karakterden çok oyunu var etmişsiniz birlikte. Hiçbiriniz oyunculukta diğerinden altta kalmıyor, rol de çalmıyor, iç içe geçen repliklerdeki uyumunuz, ritminiz dikkat çekici.
Çok yetenekli arkadaşlarım. İnsan olarak da yetenekliler. Geçen sezondan beri oynuyoruz. Ece’nin posta kutusundan bakıp karşılaştığımız an var ya, her seferinde birbirimizi ilk defa görüyormuşuz gibi hissediyoruz. Her seferinde bir de buna şaşırıyoruz. Normaldeki ilişkiler sahneye yansıyor. İnsanın hayata nasıl yaklaştığı, birbirine nasıl yaklaştığı önemli. Hatta Ece çok güzel anlattı onu bir gün. “Karşımdakinin kim olduğunun önemi yok, profesyoneliz, çıkar oyunumuzu oynarız diye düşünüyordum ama şimdi bakıyorum, çok saçmaymış, yapamazmışız. O, iyi ki sen olmuşsun dedi”. Öyle bir ambiyansımız var ki içerde de, öyle bir yaklaşıyoruz ki meseleye, tiyatro meselesine de öyle… Çünkü benim için oyunculuk, çıkıp kendini gösterdiğin mecra değil. Yaklaşımı öyle olan oyuncular ile o ilişki kolay kurulmuyor. Rol çalmak dediğin ya da kendini kurtarmak dediğin şeyi görüyorsun o zaman ve o oyunu yabancılaştırıyor. Ona anlam veremiyorum. Oyunculuk dediğin şey ortada olan “şey”dir. Sense onun bir parçasısın. Onu tek başına oluşturamayacağın için, işini tam olarak, doğru enerji biçiminde yapman gerekiyor, diğerleri de öyle… Ki o “şey” düzgün ve güzel bir şekilde oluşsun. Yoksa ben çıkayım oraya şov yapayım yani. Ne saçma!

“Yutmak”

Oyunda hem kendilerini hem birbirlerini iyileştirme çabası ve o normalde hiç ilişkide olmadığımız komşuluk meselesi bence senin “Memnun Oldum” hikâyendekiyle aynı.
Hikâyede isim de yok, yaptıkları iş de yok. Niyeyse biz tanışırken “merhaba, ben bilmem kim, şu işi yapıyorum, şu yaştayım, nerelisin?” diye başlıyoruz. Ama bu bir insanı tanımak değil; tanımlamak. Modern dünyada sürekli birbirimizi tanımlamaya çalışıyoruz. Tanımladığın sürece anlayamazsın. Kendin için de “ben çok hassasım”, “ben çok sinirliyim” gibi tanımlamaları yaptığında aslında kendinden de uzaklaşıyorsun. Çünkü kendini değişmeye kapatıyorsun. Belki değişmişsin ama tanımın öyle kalmış. Benim başıma geldi. “Ben çok sinirli bir insanım” diye dolaşıyorum ortalarda. Birkaç sene evvel biri bana “niye öyle diyorsun, sinirli falan değilsin ki sen” dedi. “Nasıl yani, değil miyim?” Aklımda yirmi yaşım kalmış. Birbirine dokunmak. Benim öyküde de öyle. Rebecca – Anna ilişkisi gibi ama tabii o kadar uçta olan karakterler değil kitaptakiler. Onlar daha sıradan, sen ben gibi iki kadın. Rebecca hayatta hiçbir işe yaramadığıyla yüzleşiyor aslında. Oyunun başında böyle söyleyip önüne koyamasa da; hissettiği bu. Çünkü hakikaten kendini kocasıyla var etmiş, onunla açıklamış. Ben evli bir kadınım demiş ve öyle gitmiş. Bir anda evli kadın olmaktan çıkınca nokta nokta bir kadın kalıyor geriye. Yani boşluk. O yüzden de komşusunun evden çıkamadığını fark edince, -bir yandan iyi yürekli bir tarafı da var gerçekten yardım etmeyi isteyen- ama bir yandan da çırpınarak ona yardım edebilirsem, bir şeye yarayacağım hayatta diye düşünüyor. Çılgınca “noldu sana, sana noldu, nolur konuş” deme sebebi de o işte. O yüzden ilk karşı karşıya geldiklerinde gülmekle ağlamak arası duygularda gidip geliyoruz Ece’yle. O, iyileşmeye başlamış oluyor. Bu da, o yüzden iyileşmeye başlamış oluyor. Diğer kadın Sam’le de aynı şekilde. Dünyanın hiç görmediği bir tarafını gösteriyor O da. Rebecca’nın lafı var ya: “Galiba sadece görmek istediğim şeyleri görüyorum.” En çok dokunan laf buydu oyunda bana. Çünkü benim de hayatla kurduğum ilişkide öyle bir tarafım vardı geçmişte. Beynimde bir lunapark vardı, orada yaşıyordum ve gerçekten gözümün önünde olan şeyleri görmüyordum. Sonra inanamadığım ve görmeye karar verdiğim bir gün var. Rebecca’nın Sam’le ilişkisinde fark ettiği şey, karşısında bir kadın var ve bunu fark edemeyecek kadar kendi istediği şeyi görüyor. Bir yandan da şunu görüyor: Hayatta yargılamadan, sorgulamadan, durup keşfetmen gereken bir şey var ve ben oraya hiç bakmamışım bile! Onu görüyor. Karşımda cinsiyet tercihiyle mücadele ederken, buna rağmen senin yanında dururum ben, buradayım, kaçmıyorum diyor. Ona şaşırıp kalıyor. Bir de böyle bir şey var hayatta. O zaman O da, benim de ayağa kalkmam ve kendimle mücadele etmek gerekiyoru öğreniyor. Aslında oyunda en çok değişim gösteren karakter Rebecca. Bambaşka bir yerde başlayıp bambaşka bir yerde bitiriyor. O yüzden çok keyif alıyorum oynarken. Aciz ve çaresiz hisler içinde savrulmayı da çok seviyorum. Bencil ama bir yandan da incinmeye çok açık yerlerde dolaştığında garip şeyler hissedip görüyorsun. Çünkü kendimizi korumak ve daha az zarar görmek için sertleştirip kabuklarla kapatmaya çalışıyoruz mecburen.
Kariyerinde çok dizi ve film var. Yönetmenlerin ilk filmlerinin aranan oyuncusu olduğun söyleniyor. Senin de senaryosunu yazdığın, yapımcılığını ve yönetmenliğini yaptığın ödüllü kısa filmlerin var.
Neden ben! Oysa çalışmak istediğim de bir sürü yönetmen var. Zeki Demirkubuz gibi, Ferzan Özpetek gibi. Gerçi onla on yıl önce reklam çektim. Bursa’da bir dizi çekiyorum. “Başak İstanbul’a görüşmeye gelmen lazım, “call back”e kalmışsın” dediler. “Ben bir şeyin görüşmesine gitmedim ki “call back”ine kalayım, gerçekten gelemem” dedim. “Ferzan Özpetek çekiyormuş” dediler. “Kapa telefonu, geliyorum”… Sonra başka bir şeyde beraber çalışma şansımız olmadı. Olur inşallah. Kendimi kısa filmciyim diye açıklayabilirim. Yönettiğim, yazdığım, oynadığım kısa filmler var. Biri heyecanla bir şey yapmak istediği zaman, destek olan biriyim. Oynadığım kısa filmlerin sayısını bilmiyorum. Son on yılda sinema bölümünden mezun kişiler mutlaka benimle çalışma deneyimi yaşamıştır.

Sana “Kırk Evin Delisi”ni yazdıran şey ne?
Konuşurken düşüncelerimi iyi ifade ettiğime ama duygularımı yazarak daha iyi ifade ettiğime inanıyorum. Uyduruyor da olabilirim. Herhangi bir ilişki formunda ne zaman duygusal olarak sıkışsam genelde onu da yazarım. Çünkü hayatla ilgili bir sürü şeyde kafam da karışık. Çok fazla soru soran ve bilmiyorum diyen bir tipim. O yüzden yazarken çok fazla soru cümlem vardır. Karşıya ne kadar net geçiyor duygularım bilmiyorum ama okuyanlardan aldığım ilk tepkilere bakılırsa herkese yazdıklarımın başka bir yeri geçmiş. O da enteresan. Konservatuvar yıllarında arkadaşlarla geyik yapardık. Şöyle bir algılayış var çünkü. Herhangi bir cümleyi çok da anlamının ne olduğunu düşünmeden, pes bir ses tonuyla “hayat bilmemne bilmemnedir” olarak söylediğinde işte, a diye bir tepki alıyordum. Ne dedim ben şimdi dediğimde ise cevap yok… Şimdi de ona döndü. Twit’ler uçuşuyor. Bakıyorsun biri bir şey demiş. İki gün sonra, tam tersi bir şey yazıyor twitter’da. Paradoksal yaşayabilir insan, o ayrı. Kitapta öyle cümleler yok. Hikâyeyi bilmezsen, o cümlenin bir anlamı yok benim için. Her şey demiş olabilir çünkü yazar. Cümle kendi içinde sana anlamlı bir bütün olarak gelse de, sana vursa da fark etmez. Hikâyenin tamamını okuduğunda, o cümlenin sana vuran bir şey olmadığını ve aslında bambaşka taraftan bir şey söylemeye çalıştığını anlarsın. Yazıyorum, bunun içinde bu sene yazdığım dört – beş öykü de var, geçen sene yazdığım öykü de var. İçlerindeki en eski öyküm galiba 2010 yılında yazdığım “Kedi Öldü”. En sevdiğim öykü de odur garip şekilde. Herkes bir de “Oyuncak Katliamı”ndan çok etkilenmiş. Bir de “Öyle Dedi”yi sevmişler. Onun o kadar çok tepki almasına çok şaşırdım mesela. Bir de yazdığım şeyler doğayla iç içe. Fantastik imgeler de var. Üç öykü, tamamen başka bir dünyada geçiyor. Zamanla dönüşmüş ve değişmiş olan ahlak kurallarımız var ilk çağlardan beri. Ahlak felsefesinin yaklaşımı var. Dinlerin söylediği şeyler var. Yalan söylemeyin, şunu yapmayın gibi en basite indirgenmiş halleri, ilk çağlardan beri geliyor. Ama modern hayatın içinde her şey fazlasıyla griftleştiği için, ahlak kurallarımız da aslında çok griftleşti. Bundan ötürü ayaklarımız yere sağlam basmıyor. Birbirimizle nasıl ilişki kuracağımızı, neyi, ne kadar anlamamız gerektiğini bilmiyoruz. Bir şeyin neresinde durmamız gerektiğini de bilmiyoruz. Bütün hikâyeler karıştığı için artık aslında ahlaksızca sayılabilecek bir şey yapıp, yaptığımız pratiklere, teoriler uyduruyoruz. O yüzden de genelde fantastik öyküler yazdığımda, onun içindeki ahlak kavramları, en basit, yani geçmişten beri gelen ve karışmamış halleriyle oluyor. Bunu bilinçli olarak karar verip yaptığımı söyleyemem. Zaten öyle yazmıyorum. Bir cümle yazmaya başlıyorum ve sonra devamı geliyor. Ama hepsini incelediğimde bunu gördüm. O da şu anda var olan modern dünyayla benim olmasını istediğim masalsı dünya… Her şey birbirine karışmış garip bir dünya. Bir dünyanın ucunda balkon diye bir yer çiziyorum ama ilişkiler, erdem en naif olması gereken haliyle. Onun dışındaki diğer öykülerin genelinde modern dünyanın içindeki bir şeye, başka taraftan bakmak… Hayatta da başka bir taraftan bakmayı severim. İlişkilerim de hep onun üstünedir. O, diğer taraftan nasıl görünüyormuş gibi yaklaşırım. Birine ya da bir olaya sempati duyuyorum diye taraftar olma fikrini sevmem. Gerçekte ne olduğunu anlayayım diye hemen dışına çıkıp empati kurmayı severim.

“Kedi Öldü” deki “Bazıları her şeyde gülecek bir şey bulur. Hem her şeyin içinde biraz da olsa komik bir şey olduğundan hem de kendini korumak için daha iyi bir silah henüz icat edilmediğinden” sözü seni de anlatıyor bence.
Bravo! Güzel yakalamışsın. İşte bakmak öyle bir şey insanlara. Zaten itiraf ediyorum o karikatürist benim(?)

Bu günlerde hem bir sinema filmi senaryosu hem de tiyatro oyunu yazıyorsun sanırım.
Doğru, o gün hangi havadaysam, o dosyayı açıyorum ve onu yazıyorum. Oyunun yarısına yakın kısmını bitirdim. Sinema filminde incelenmesi gereken çok fazla doküman var. Çünkü bir dönem hikâyesi. Sinopsisi oluştu ama içinde bir sürü dokümanteri hikâyesi olduğu için daha ağır ilerliyor. Onu bir arkadaşımla beraber çalışıyoruz. Bir yandan öykü yazmaya devam ediyorum. Yazıyorum yani.

Başak, çok teşekkür ederim, bana ne kadar iyi geldiğini bir bilsen… Biliyorsun değil mi?

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here