Bir Tiyatro “Deli”si

Temel Demirer
1658 Görüntülenme
Bir Tiyatro “Deli”si

Bir Tiyatro “Deli”si (1)

“Delikanlım! 

Senin kafanın içi yıldızlı karanlıklar kadar 

güzel, korkunç, kudretli ve iyidir

Yıldızlar ve senin kafan, 

kâinatın en mükemmel şeyidir…” (2)

1942 yılında doğan Mehmet Ulusoy, orta ve lise eğitimini, İstanbul’da Saint Joseph ve Galatasaray liselerinde tamamladı. Tiyatroya henüz lise yıllarında başladı.

1963 yılında Fransa’da “Theatre de la Cité”de Roger Planchon’un yanında stajyer ve asistan olarak çalışmaya başladı. 1965 yılında Paris’te Sorbonne Üniversitesi’nin Tiyatro Bölümü’ne girdi.

1963-1964 yılları arasında Berliner Ensemble’de staj yapan Ulusoy, Sorbonne Üniversitesi’ndeki tiyatro eğitiminin ardından, yaşamında bir dönüm noktası oluşturacak olan 1966 yılında Milano’daki Piccolo Teatro ve La Scala Operası’nda sergilenen yapımlarda Giorgio Strehler’in (3) asistanlığını üstlendi.

1968 yılında Sorbonne Üniversitesi’nden mezun olduktan sonra Türkiye’ye dönüp, Araştırma ve Sokak Tiyatrosu’nu kurarak yirmiye yakın oyun sahneledi. 

Türkiye’de, bir uyarma ve propaganda tiyatrosu olan “Devrim İçin Hareket Tiyatrosu”nu kurarak ‘Grev’ ve ‘Köprü’ isimli oyunları sergiledi. Toplumsal olaylara her türlü eylemleriyle katılan bu topluluğun yönetmeni olarak çeşitli baskılarla karşılaştı. Ömer Nida, o günleri şöyle anlatıyor: 

“Devrim İçin Hareket Tiyatrosu Yönetmeni Mehmet Ulusoy, Türkiye’deki tiyatro faaliyetleri esnasında saldırıya uğramış, sürüklenerek karakola götürülmüş, çağdışı işlem gördükten sonra Müdüriyet’e sevkedilmiştir… Şimdilerde Avrupa sanat çevrelerinde bir dahi olarak nitelendirilmektedir.”

Daha sonra bir sokak tiyatrosu olan İstanbul Sokak Oyuncuları’nı kuran Ulusoy, bu grupla ‘Vatan yahut Amerika’ isimli oyunu sergiledi ve kendi deyimiyle “yoksul kesimlerin ve işçi sınıfının bilinçlenmesi için tiyatroyu, ülkemizin özelliklerinden ve gerçeklerinden yola çıkarak, devrimin hizmetinde kullanmak” amacıyla 1971’e dek köylerde, meydanlarda ve grevde olan fabrikalarda sokak tiyatrosu yaptı. İstanbul Belediye Konservatuvarı’nda Yıldız Kenter, Sermet Çağan ve Muhsin Ertuğrul ile çalıştı. Anadolu’yu gezerek köy seyirlik oyunlarını inceledi.

Ulusoy, 1972 yılında tekrar Fransa’ya dönüp, Theatre de Liberté’yi (Özgürlük Tiyatrosu) kurdu. 1973’te “Sevdalı Bulut” oyunu Fransa ve çeşitli ülkelerde 167 kez sahnelenen Ulusoy’un “Bencil Hesapların Buzlu Sularında”, “Patronun Gömme Töreni”, “Ölü Canlar”, “İhtiyar Adam ve Deniz”, “Memleketimden İnsan Manzaraları” adını taşıyan oyunları defalarca gösterime girdi.

Fransa’ya yerleşen yönetmen, Fransız ve Türk masallarından kurguladığı “Gelecekten Destanlar” da Nâzım Hikmet, Yannis Ritsos, Aziz Nesin ve Pablo Neruda’nın eserlerinden de yararlandı. 

1974 yılında, Brecht’in (4) eski bir Çin masalından yola çıkarak emek ve mülkiyet üzerine çarpıcı sorular yönelttiği oyunu Kafkas Tebeşir Dairesi’ni sahneledi. İki yıl sonra Karl Marx’ın Das Kapital’inden uyarladığı “Bencil Hesapların Buzlu Sularında” isimli oyunu, Avignon Film Festivali’nde sergilenerek büyük yankı yarattı. Köy seyirlik oyunlarından esinlenerek kullandığı doğaçlama oyunculuk anlayışı, sahneye getirdiği hareketli düzen ve politik tiyatronun, tiyatroyu izleyicisine yakınlaştıran kurgusuyla, kısa sürede tiyatro kuramı kitaplarında referans olarak gösterilen isimler arasına girdi. Ulusoy, 1975-76 yılları arasında daha önce öğrencisi olduğu Sorbonne Üniversitesi’nde tiyatro eğitmenliği yaptı. 

1976’dan itibaren Avrupa ülkeleri, Makedonya, Lübnan, Kıbrıs gibi ülkelerin festivallerinde sergilenen yirmiden fazla oyun yöneten Ulusoy’un repertuvarı Mayakovski, Brecht, Shakespeare, Dario Fo, Nâzım Hikmet, Gogol, Hemingway gibi ünlü yazın ve tiyatro adamlarının oyun ve uyarlamalarını içeriyordu. Bu dönemde aralarında “Sudan Çıkmış Balık Gibi” ve “Kız Kulesi Aşıkları”nın da bulunduğu sinema filmlerinde de oyuncu olarak yer aldı. 1998’de Şehir Tiyatroları’nda Molière’in küçük burjuva yaşamının eleştirisi olarak nitelendirilen oyunlarından olan “Kibarlık Budalası”nı yönetti. 

Ulusoy’un tiyatro yaşamındaki ikinci çok uluslu tiyatro deneyimini 1999’da Balkan Savaşı sırasında Üsküp’te sergilediği Jordan Plevnes’in “RRR” adlı oyunu oluşturur. Bu oyunda Türkiyeli oyuncuların yanı sıra Arnavut ve Makedon oyuncular da yer aldı. 2000 yılında Fransa’da yılın en iyi oyunu seçilen Topor-Party isimli sahnelemesi çeşitli sahnelerde iki yüz kere sergilendi. 2001’de Türkiye’de yine Şehir Tiyatroları’nda Georg Büchner’in unutulmaz oyunu “Woyzeck”i sahneye koydu. 2001 yılından itibaren Devlet Tiyatroları kadrosuna dahil olan Ulusoy “Benerci Kendini Niçin Öldürdü?” oyunu ile VI. Afife Jale Tiyatro Ödülleri En İyi Yönetmen ödülünü aldı. 

İngiliz sömürgesi altındaki Hindistan’da ‘tam bağımsızlık’ uğruna, tüm yaşamını özgürlük mücadelesine adayan Benerci adlı bir Hintli kahramanın öyküsünü anlatan Nâzım’ın ünlü şiiri, Ulusoy’un rejisi ile 1980’de Fransa’da yarattığına benzer sarsıcı bir etkiyi Türkiye’deki tiyatro izleyicisinde de yarattı. Oyunun dekorunu, Ulusoy’un birbiri içinde dönen güneş, dünya, ay ve sürekli devinim içindeki yaşamla özdeşleştirdiği beş metre çapında yuvarlak bir çark oluşturuyordu. Piscator’un proleter tiyatrosundaki döner -açılır-kapanır detayları anımsatan bu tehlikeli dekor, Ulusoy’un özgün reji anlayışını ifade etmesi açısından da, “devinim ve sesten tiyatro oluşturan” büyük yönetmeni unutulmaz kılan sayısız ayrıntıdan biri oldu… (5)

Ve İstanbul Devlet Tiyatrosu 2005 sezonunda Erasmus’un ünlü “Deliliğe Övgü” adlı oyununu sahneleme çalışmalarını devam ettirirken rahatsızlanan ünlü tiyatro yönetmeni, akciğer kanseri tedavisi gördüğü Paris Saint Joseph Hastanesi’nde 7 Haziran’da kalp krizi geçirerek yaşamını yitirdi.

* * * * *

Hayatını özdeşleştirdiği tiyatro üstüne, işte O’nun söyledikleri…

 “Dışarıda çalışmak anlamsız aslında. Fakat bir şeyler yapabilmek için anlamı aramaya çalışıyor insan. O zaman da işte birtakım şeyler dışarıda yapılıyor. Benim için üzücü bir durum. Yüzlerce asistanım, öğrencim oldu Avrupa’da. Neden Türkiye’de olmasın? ‘İnsan yetiştirmek’ büyük bir laf. Önemli olan insanla yetişmek. ‘İnsanla yetişmek’ fırsatını Fransa bana verdi. Bunu derken de hemen belirteyim, hiçbir zaman Türklüğümden bir şey kaybetmedim. Her zaman Türk tiyatrosu yaptım…” 

“Tiyatro benim için yalnız tiyatrodur… Amaç-araç.. bunlar çok soyut kavramlar. Benim yaptığım, anlayabildiğim bir şeyi bir kitleye, bir insana ulaştırabilmek. Şairlerin duygularını alıyorum, o duyguları seyircilere geçirmek istiyorum…” 

“Çağdaş bir tiyatro değil benimki. Çağdaş olmak da istemiyorum. Biçimsel olarak çağdaş olmak istemiyorum. Çağdaşlığı şöyle alıyorum: Brecht gibi, Nâzım gibi, Sait Faik gibi, Orhan Veli gibi ustalarımızın çağdaşlığı ile sahne düzenimizin çağdaşlığı bir bütün oluşturuyor. Yoksa ne diyebilirim çağdaşlık üstüne? Hakkım da yok buna, böylesine büyük ustaların yanında…” 

“Grotesk, trajediyle komedinin karışmasıdır…. Ben groteski bütün oyunlarımda yaratmaya çalıştım…” 

“Köy seyirlik oyunları ayrıntılı araştırılmış, incelenmiş değildir daha, ama edinebildiğim bilgilere, izlenimlere göre seyirlik oyunlar çok naif oldukları kadar, çok da modern özellikler taşıyor. Köy seyirlik oyunları konusunda geniş çalışmalar yapılması gerektiğine inanıyorum…” 

“Tiyatroda politik nutuklara karşıyım. Didaktik oyunlardan nefret ediyorum… Hayır, devrim tiyatroyla gerçekleştirilemez. Tiyatroyla ancak değişimin bilinci verilebilir insanlara. İşte Özgürlük Tiyatrosu’nun yapmaya çalıştığı şey de budur.” 

“Tiyatro bence bir alışveriş, bir sevda meselesi. O sevdayı bulamayınca tiyatro yapmak neden? Para kazanmak için mi? Ben sevda için yapıyorum. Sevdayı, şiiri, insanlık duygusunu getiremediğim anda yapmıyorum zaten tiyatro… Mesele, bir duyguyu öne çıkartmak benim için…” (6)

* * * * *

“Fransız Bilimsel Araştırmalar Merkezi CNRS araştırma müdürlerinden tanınmış Meyerhold uzmanı Beatrice Picon-Vallin, ‘O bir dâhiydi. Aramızdan ayrılmasıyla tiyatro tarihinden bir sayfa daha çevrildi’ derdi…” (7)

“En iyi Denis Bablet yakalamıştı Mehmet Ulusoy’daki özelliği; (8) ‘Her sanatsal dışavurum, ne denli özgün olursa olsun, hem belli köklere bağlanır hem de köklerinden kopmuştur. Bir kesişme, buluşma noktasında yer alır, kavşaktadır. Mehmet Ulusoy hem yaratıları aracılığıyla hem de onların dışında bu vaziyeti ve bu fenomenleri en parlak biçimde yansıtan bir örnektir,’ derdi…” (9)

“Mehmet Ulusoy’un tiyatroya adanmış yaşamı, günümüz politik tiyatrosu için de çok önemli bir kılavuz niteliği taşıyor. Yalın, seyircisine yakın, yaratıcı ve her daim politik söylemi ile Ulusoy, tiyatroda içerik ve biçim gibi sorulara getirdiği kesin yanıtlarla yaşadığı döneme ve -hiç şüphesiz daha sonrasına- damgasını vurmuş onurlu isimlerden biriydi.” (10)

“Arkadaşlarının ‘Deli Mehmet’iydi. Tiyatroya gidemeyenlere tiyatro götürmüştü. Tiyatronun ‘t’sini bilemeyenlere, işçiye köylüye tiyatro yapıyordu… ‘Devrim İçin Hareket Tiyatrosu’na ‘Sokak Tiyatrosu’, -ki o zamanlar şaka maka 33 tiyatro varmış İstanbul’da- diye burun kıvıranlar Türkiye’nin en yaratıcı tiyatro zekâsının çarpıcı ilk sahnelemelerini kaçırdıklarının farkında bile değillerdi…” (11)

“Mehmet bir çocuk adamdır… 

Dev bir çocuk adam… 

Herkesin kişiliğinde çocuksu bir şeyler bulunabilir. 

Mehmet tepeden tırnağa çocuktu. 

Küsmeye de barışmaya da, kederlenmeye de sevinmeye de aynı hızla hazır… 

Yüzünde küskünlük ve keder bulutlarıyla, barışmak ve sevinç ışıltıları inanılmaz bir hızla yer değiştiren… 

Ama küsmekten çok barışmaya, kederlenmekten çok sevinmeye yatkın… 

Dizginsiz, azgın bir yaşama sevincinin adamı… 

Tiyatronun yanı sıra, şiire ve güzel kadınlara tutkun… 

Paletleri ve zıpkınıyla daldığında, saatlerce gözden yitip giden… 

Tiyatro sahnesine dalışı da böyle bir şeydi belki… 

Gerisinde kuşkusuz ki büyük bir bilgi donanımıyla… 

Fakat daha da çok tutkularıyla, duygularıyla, sezgileriyle.. 

Bilinmezi keşfetmeye çıkan bir çocuğun heyecanı, merakı, saflığı, gözü pekliğiyle… 

Nâzım Hikmet onu tanımış olsaydı, eminim ki çocuğuymuş gibi severdi… 

Aynı çocuksuluk, aynı yaşama sevinci, aynı yaratma tutkusu ve aynı yaratıcılık yeteneği… 

Nâzım Hikmet’e hayranlığı sıradan bir hayranlık değildi… 

Yalnız kafaca değil, gönülce de bir bağlılıktı bu… 

Aynı soyun insanlarıydılar…

Nâzım’la aynı yaşta ve tam da onun öldüğü Haziran ayında öldü…” (12)

* * * * *

“Hayat devam ediyor… Tiyatromuz biraz daha yoksun, dünya biraz daha eksik…” (13) diyen Zeynep Oral’ın sorusuyla: “Peki ama ya biz? Biz ne olacağız? Tiyatro denilen o büyülü sanatın nasıl kanatlanıp uçabileceğini, izleyiciyi nasıl önüne katıp sürükleyebileceğini ve uçurabileceğini, yeryüzünün ve hayatın yeniden keşfedilebileceğini, yeniden yaratabileceğini biz şimdi nasıl ve kimden öğreneceğiz? 

Sahnede yarattığın o cümbüşte… Işık, müzik, renkler, aksesuvarlar, masklar, objeler, gölge oyunları, Hacivat Karagöz, Commedia dell’Arte figürleri, uçuşan tül, kaygan ipek, yelken bezi, kaba saba çuval, teneke, demir, bakır, lastik, kauçuk, ahşap öğeler, tekerlekler, merdivenler, kuleler, bidonlar, tencereler, miğferler, alçalan yükselen platformlar, dönen çarklar, uçuşan trapezlerle yarattığın o dünyada renk bolluğu, malzeme bolluğu, ses ve gürültü bolluğunda yarattığın o mucizede ama en çok, en çok oyuncularındaki cevheri ortaya çıkarmaktaki maharetinle ve seyirciyle kurduğun ilişkiyle yarattığın o eşsiz anlarda, aslında insana dair, yaşama dair bir şeyler fısıldadığını, insanın ve yaşamın en derinlerine dokunduğunu şimdi bize kim gösterecek? 

Kim dokunacak o en derine, en görünmeze, en bilinmeze? Kim dokunacak insan sıcaklığına, yaşamın gizlerine? 

Tiyatronun sahiciliğine kim inandıracak artık bizi?” (14)

“Evet Ulusoy yok artık. Dünya Tiyatrosu önemli bir yönetmenden mahrum kalarak tasarlayacak sahnede gerçeği, insanı, toplumu ve yaşamı… 

Fransa Kültür Bakanı yönetmenin ölümünün ardından yaptığı açıklamada, ‘Tüm kültürlerin insanı, büyük özgürlük mucidi Ulusoy, geleceğe izini bırakmış bir sanatçıdır. Onun, kendine özgü biçim ve özgürlükle sahnelediği şair ve yazarlara artık alışılagelmiş kalıplarla bakamayız…’ derken, Türkiye Turizm ve Kültür Bakanı, derin uykucu Atilla Koç, 12 Haziran tarihli Cumhuriyet gazetesinde Leyla Tavşanoğlu’na verdiği mülakat salatasında ‘ahır hayvancılığını istismar ettiklerinden ve turizmi ucuza sattıklarından’ yakınıyordu. 

Bu devlet ve bu iktidar ne yapsın Mehmet Ulusoy gibi ‘yaşamını toplumların aydınlık geleceğine adamış’ yüreğini ve beynini, hayatın daha yaşanılır hâle getirilmesi için ortaya koymuş bir sanatçıyı! Bu toplum, kendi sanatçısına neden bu kadar hoyrat davranıyor, sahip çıkmak ve korumak için neden bu kadar cimri?” (15)

TEMEL DEMİRER

Kaynakça: 

1 Damar Dergisi, No:175, Ekim 2005.

2 Nâzım Hikmet, Benerci Kendini Niçin Öldürdü?, YKY, 2002.

3 Strehler, 1956 yılının bir öğleden sonrasında Bertolt Brecht’in “gelecekte İtalya için ve olabildiğince tüm Avrupa için de, tüm yapıtlarının telif haklarını devretmek istediği” o ünlü ve kısa notunu yazdığı kişiydi. İtalyan Tiyatrosu’nun başlıca yenileştiricisi olduğu kadar hümanist bir Avrupa tiyatrosu yaratma çabasıyla XX. yüzyılın en önde gelen tiyatro adamlarından olan Strehler’le birlikteliği, Ulusoy’un tiyatro yaşantısında önemli etkiler yarattı.

4 “Brecht’e hayranlığıyla bilinen Ulusoy, Charlie Chaplin’e ve Buster Keaton’a benzetiliyordu…” (“Türk Tiyatrosu Yasta”, Cumhuriyet, 8 Haziran 2005, s.15.)

5 Bkz: Ahmet Cemal, “Mehmet Ulusoy’la Çalışmak…”, Cumhuriyet, 3 Haziran 2004, s.15; Ahmet Cemal, “Mehmet Ulusoy’a Açık Mektup…”, Cumhuriyet, 23 Aralık 2004, s.15; Ahmet Cemal, “Mehmet Ulusoy’la Son Çalışma”, Cumhuriyet, 13 Haziran 2005, s.14; Aziz Çalışlar, Tiyatro Ansiklopedisi, Kültür Bakanlığı Yay., 1992; Ömer Nida, İşçi Tiyatrosu’na Doğru, Gerçek Sanat Yay., 1988; Aziz Çalışlar, Tiyatro Adamları, Mitos Boyut, 1993; Giorgio Strehler, İnsanca Bir Tiyatro, Mitos Boyut, 1995; “Mehmet Ulusoy’u Sonsuzluğa Uğurladık”, Cumhuriyet, 14 Haziran 2005, s.14; Mehmet Basutçu, “Ulusoy Paris’ten Uğurlandı”, Radikal, 12 Haziran 2005, s.23.

6 Mehmet Ulusoy, aktaran: Dikmen Gürün, “Mehmet Ulusoy Konuşuyor”, Cumhuriyet, 14 Haziran 2005, s.14.

7 Uğur Hüküm, “Tiyatro Dehamıza Paris’te Veda…”, Cumhuriyet, 12 Haziran 2005, s.15.

8 “Her şeyi senden öğrendim: Önce adam olmayı, adam gibi adam olmayı. Her şeyi senden öğrendim: İnsan olmayı, insan gibi insan olmayı.” (Işıl Kasapoğlu, “Sevgili Mehmet Ağabey…”, Cumhuriyet, 9 Haziran 2005, s.14.)

9 Ayşe Emel Mesci, “Şeytan Uçurtması”, Cumhuriyet, 13 Haziran 2005, s.15.

10 Ece Kaya, “Bir Sevdalı Bulut: Mehmet Ulusoy”, Evrensel, 28 Haziran 2005, s.13.

11 Uğur Hüküm, “Hoşçakal Sevgili Deli Mehmet…”, Cumhuriyet, 12 Haziran 2005, s.10.

12 Ataol Behramoğlu, “Kardeşim Mehmet Ulusoy”, Cumhuriyet, 11 Haziran 2005, s.6.

13 Zeynep Oral, “Mehmet’le Dertleşme…”, Cumhuriyet, 19 Haziran 2005, s.15.

14 Zeynep Oral, “Hep Yüreğinin Sesini Dinledi”, Cumhuriyet, 9 Haziran 2005, s.14.

15 Metin Boran, “Özgürlüğün Işığı Söndü…”, Evrensel, 14 Haziran 2005, s.13.

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku