M.Sadık Aslankara

Kimi oyunlar sanatsal bağlamda olmasa da kuramsal anlamda, hatta kurum yapısı temelinde “tiyatro” sanatıyla ilginç örtüşmeler sergileyerek birbirinin bütünleyicisine dönüşebiliyor. Biri anılırken öteki de anılıyor. Bunu hiç de zorlanmadan yapıyor çünkü insan.

Sebastian Seidel’den Yücel Erten çevirisi, Emrah Eren rejisiyle Baba Sahne yapımı olarak Bir Baba Hamlet oyununu izlerken bu da geçti düşünce ufkumdan. Sözgelimi Namık Kemal’in Vatan yahut Silistre, Rey Kardeşler’in Lüküs Hayat, Sadık Şendil’in 7 Kocalı Hürmüz, Haldun Taner’in Keşanlı Ali Destanı, Rıfat Ilgaz’ın Hababam Sınıfı, Sermet Çağan’ın Ayak Bacak Fabrikası, Aydın Engin’in Devri Süleyman, Vasıf Öngören’in Asiye Nasıl Kurtulur, Oktay Arayıcı’nın Nafile Dünya, İsmet Küntay’ın 403.Kilometre, Haşmet Zeybek’in Alpagut Olayı, Bilgesu Erenus’un Nereye Payidar, Ferhan Şensoy’un Ferhangi Şeyler, Güngör Dilmen’in Ben Anadolu adlı oyunları bu bağlamda örneklenebilir gibi geliyor bana.

Bir Baba Hamlet’i bizim yazarlarımızdan örneklediğim yapıtlarla birlikte tiyatromuzun oyunları arasına katarken metni değil Baba Sahne’nin yorumunu dikkate aldığımı söylemeliyim. Bu bağlamda Cibali Karakolu benzeri uyarlama olmasa da doğrusu “bizleşmiş” bir oyun Bir Baba Hamlet.

Topluluğun sunduğu oyun metni iskeleti, geçilen eşiklerle yansıtılan dolantılar bakımından kuşkusuz Seidel’in yapıtıyla örtüşüyor. Ne ki oyun içinde oyun biçemiyle sunulan Shakespeare’e karşın sonuçta bu, hiçbir yadırgamaya yol açmaksızın sanki geleneksel tiyatromuzun birebir örneği olabiliyor.

Nitekim gölge oyunundan meddaha, ortaoyununa geleneksel tiyatromuzda kimi turne topluluklarının bile alabildiğine yerlileştirerek Shakespeare oynadığı anımsanırsa, sahnede izlediğimiz iki tiyatrocu tarafından sergilenen oyunun da yerli bir metne yaslandığı öne sürülebilir gerçekten. Bu bizim Hamlet’imiz artık.

Bizim Hamlet’imiz…

Birkaç satırla da olsa “Bizim Hamlet’imiz” deyişi üzerinde durulmalı ilkin. Hamlet’i bizim kılan ne gibi nitelik ya da özellik var da öne çıkabiliyor bu yanı? Ne anlamalıyız bundan? İki ana yaklaşıma bağlanabilir bana göre.

İki temel ayırıcı söz konusu bu noktada. Bir, oyun olgusunun evrensel boyutu elbette her toplum için geçerli, ama Baba Sahne’nin sunumunda seyircinin doğrudan bildiği, bir yolla deneyimlediği biçemsel bir yatkınlık var.

İkinci olarak Hamlet’in bir “Robin Hood” olarak bizim anlatılarımızda ya da dramatik, görsel vb. sanatlarımızda pek çok değişkesiyle karşılaşmakta olduğu akıldan çıkarılmamalı. Bunun toplumca hoşnutlukla kabul gördüğü de. Nitekim insanımızda, efelerden eşkıyalara pek çok karakterin, bu tutumundan ötürü saygı uyandırdığı, kendi toplumunun bireyi olarak alındığı öngörülebilir.

O halde haksızlıklara, adaletsizliklere karşı isyanda kendine özgü bir biçem, ses, renk bulduğu için oyunu kendi dilinin öteki oyunlarından ayırmıyor seyirci. Hatta tam bir kucaklaşma yaşıyor da denebilir.

İşte burada Baba Sahne’nin, oyunu seyirciyle buluşturmadaki büyük başarısı üzerinde özellikle durulabilir.

Baba Sahne’nin Başarısı…

Baba Sahne’nin başarısı, hiç kuşku yok, bir takım başarısı. Hepi topu iki kişiden oluşan bir küçük tiyatro grubunun kullandığı sahneyi âdeta uçururcasına havalandıran, hemen bütün çalışmalarında hep özgün tasarımlara imza atmayı başaran Barış Dinçel’i alkışlayalım ilkönce. Çünkü sahnede çırpınan iki çılgının en büyük dayanağı sahnenin kendisinden seyirciye akan gerçeklik, kostümün de buna destek vermesi. Yakup Çartık’ın ışık tasarımıyla birlikte.

Bu ikiliye müzikte Can Şengün, hareket düzeninde Işıl Zeynep, eskrim koreografisinde Deniz Özmen imzalarını eklemeyi de unutmayalım bu arada.

Bunları buluşturan bir de yönetmen var: Emrah Eren. O, buluşturmuyor, kapılar açıp eşikler aşıyor yanı sıra. Bir çalım comedi dell’arte’yle geleneksel tiyatromuzu birlikte harmanlayıp bu işleklikle övgüyü de hak ediyor kanımca.

Tiyatronun perdesiyle oyunda iki garibanın kurduğu tiyatro zamanındaki perde, oyunu ikiye ayırırken oyun içinde oyun akışıyla seyircinin ilgisi, dikkati sürekli canlı tutulabiliyor sonuçta. İş bu kadarla bitmiyor. Çünkü Bir Baba Hamlet, seyirciyle oyuncu arasında kurulan köprüye dayalı katılımcı coşkuyla âdeta nefes nefese oynanır, izlenir hâle geliyor. Bu bağlamda oyuncu yer yer seyirci konumuna geçerken, her seyirci bir yanıyla oyunculuk da yapıyor zaten gösterim süresince, katılımcılığı aşan boyutta.

Bu noktada oyundaki başarıda bir başka etkenin oyuna giydirilen bütünsel yorum olduğu da söylenmeli. Topluluk böylece, “Baba Sahne’nin babacan yorumuyla bu toprakların tiyatro geleneğine de göz kırpan ‘Bir Baba Hamlet’” sergilemiş oluyor. Ne ki bu takımın başarısında lokomotif olarak başı çeken hiç kuşkusuz iki oyuncu.

Oyunun Dinamosu: Şevket Çoruh-Murat Akkoyunlu…

Gerek Şevket Çoruh gerekse Murat Akkoyunlu, iki yoksul tiyatrocuyu canlandırdıkları rollerinde büyük bir enerjiyle bütün seyirciyi oyuna katarak peşlerinde sürüklerken yüksek bir düzey yakalıyor. Bu enerji kalmıyor yerinde. Usta iki oyuncu aracılığıyla, açığa çıkan ortak bir sinerjinin sahneyle salona yayılımı olarak kendisini gösteriyor özetle. Gerçekten de bir tiyatro üstüvanesi olarak almak olanaklı oyuna katılan enerjiyi.

Nitekim seyircilerin oyun içinde oyunla kendine de rol bulduğu toplu gösteri havasının bir tiyatro ritüeli halinde herkesi içine aldığı, sarıp sarmaladığı bir büyük olay yaşanıyor Baba Sahne’de.

Temposu giderek yükselen, oyuncusundan seyircisine giderek bir büyük büyünün herkesi sarıp sarmaladığı Bir Baba Hamlet, bıraktığı etkiyi süreğen kılıp bunu salondan fuayeye, sokaktan caddelere taşıyıp etkisini iyice yayıyor…

Kulak verin hele, hiç kuşkum yok, size de ulaşıyor bu sesler.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here