Bu Dönemde Eleştirmenler Ne Yapsın?

Robert Schild
7612 Görüntülenme

Tiyatroya gitmeyi unuttum adeta – ve de “işsiz” kaldım!  Sahi, iyi ki eleştirmenlik para kazandırmıyor – böylece tiyatro erbabından şimdi daha “şanslı” durumdayız en azından…

Pekiyi – eleştiri yazamıyorsam, eleştirmenler için bari bir yazı denemesi daha yapmayı düşündüm… (ilki 2017’de “Oyun” dergisinde yayımlanmıştı – bknz: http://www.tiyatroelestirmenleribirligi.com/tiyatro-elestirmenligi-uzerine-ayriksi-dusunceler )

Eleştirmen kimin için yazıyor? 

Bence tiyatrocular için değil – onlar, nasıl olsa, her şeyi daha iyi bilirler! Şaka bir yana, tiyatrocular eleştirmenleri ne kadar “ipliyor” acaba, bunu kimse bilemez. Ancak kamuoyu, sınırlı sayıda da olsa, eleştirmenlere kulak verir. Öte yandan, film yapımcısı Darryl Zanuck’a atfedilen (aslında sinema eleştirmenlerine yönelik) şu güzel saptamayı bilir miydiniz? Gazete okuyanların yarısı, eleştiri yazılarını fark etmez bile… Diğer yarının ancak yarısı eleştiriyi okur… Okuyanların ancak yarısı, okuduklarını anlar… Anlayanların yarısı ise eleştirmenin yazdıklarına inanmaz… Diğer yarının ancak yarısı eleştirmenin önerisini izler ve o filmi görmeye gider/gitmez!

Yetkin bir eleştirmen, yazısında bir tartışmaya yer verir. 

Örnek mi? Acaba A’nın oyununu yorumlayan B, şuna bundan daha çok mu önem vermeliydi? Şu özelliği, daha çarpıcı biçimde mi dışa vurmalıydı? Sahne tasarımını niye böylesine kısıtladı? Tabii ki, oyunun konusuna kısaca değinecek – veya, yazısını “harcamamak” için, konunun açıklanabilecek bölümünü, ayrı bir kutu içinde özetleyebilir. Ancak asıl üzerinde durması gereken, dramaturg’un sunumuyla yönetmenin yorumlarıdır – oyunculuklardan da öte… Sahne/giysi/ışık tasarımları veya müziği eğer öne çıkıyorsa, onun da altı çizilmeli elbet, yoksa salt bunu yapanların isimlerini zikretmek için birer yarım cümlenin araya sıkıştırılması hiç de şık değil (bunu ben de sık sık yapmışımdır!). En önemlisi ise, tüm bunları kolay ve keyifle okunacak bir yazı içinde toparlamaktır, zira tiyatro eleştirisi de düzyazının bir alt biçimidir ve okurun hoşuna gitmelidir!

Eleştirmen, sabırlı olmalıdır. Beğenmediği bir oyunu da sonuna kadar izlemeli…

İki tiyatro eleştirmeni arkadaş, birlikte gittikleri bir ilkgösterimde oyundan fena halde sıkılırlar. İlk perde biter bitmez, genci olanı diğerine “Kalk, çaktırmadan gidelim” der. Daha tutucu olan arkadaşı “Olur mu hiç – buraya bedava biletle davetli olarak geldik, bizi kaçarkan biri görse…” yanıtını verir. İkinci perdenin ortasında, ilki gene de ayaklanır. Diğeri “Nereye gidiyorsun?” diye çıkışır. – “Gel, gişeye gidelim – biletlerimizin parasını ödemeye!” 

Eleştirmen, yönlendirici olmalıdır.

Şurası kesindir ki, oyunların zor anlaşılır olması, eleştirmenlerin önemini artıracaktır… Bu bağlamda, nice “yeni akım” oyunları, eleştirmenlere daha çok üretme olanağı kazandırmıştır. Özellikle bazı yeni yazarlar ve/veya özgün türdeki yönetmenlerin oyunlarını izlemeden, onlar hakkında açıklamalarda bulunan eleştirmenlerin yazılarını okumakta büyük yarar olsa gerek… 

İşte bunun gibi “yeni dalga” oyunlarının uzmanı iki eleştirmen, üç sezon boyunca oyunları kapalı gişe sergilenen bir yönetmenin son oyununa gider… Yerlerine oturmuşlar ve salonun ışıkları sönmek üzeredir. O anda, biri beklenmedik “insani bir ihtiyaç” hisseder. Yerinden kalkar ve yandaki bir kapıdan içeri dalar, ancak WC’yi bulamaz. Çeşitli kapıları zorlar – neredeyse altına kaçıracaktır! Derken açılabilen bir kapı bulur ve hışımla içeri dalar. Gerçi orası da WC değildir, ne var ki, artık başka çaresi kalmamıştır – son gayretiyle odanın ortasında duran masadaki vazoyu kapar, içindeki çiçekleri çıkarır, fermuarını açar ve ihtiyacını giderir! Rahatlamış bir şekilde arkadaşının yanına döndüğünde, perdenin kalkmış olduğunu görür. “Ne oldu – bir şeyler kaçırdım mı?” sorusuna, arkadaşı, yüzünde sıkılmış bir ifade ile,  “Ne olacak ki – tipik bir “yeni dalga” yorumu: Perde kalkar, boş bir oda, bir müddet bir şey olmaz. Sonra odaya bir herif dalar, masadaki vazoyu kapıp içine işer ve çeker, gider!..”

Eleştirmen, tiyatro tarihi yazıyor.

İyi yazılan bir eleştiri, kalıcıdır. Her tiyatrosever –ve, af buyursunlar, tiyatrocular da– etkilendikleri eleştiri yazılarını kesip, oyun isimlerine göre alfabetik bir dosyaya koymalıdır bence… Böylece, yıllar içinde aynı oyunun değişik eleştirileri karşılaştırılabilir. Bu türden bir derleme tiyatrosever için keyif, akademisyen için bilgi ve tiyatrocular için, aynı oyunu günün birinde sahneleme olasılığında, değerli bir alt yapı sağlayabilir. İşte bu nedenle www.tiyatrodergisi.com’un arşivi ile http://www.tiyatroelestirmenleribirligi.com portalının biriktirmeye başladığı yazılar çok önemli bir boşluğu dolduruyor…

Nasıl eleştirmen olunur?

Bilindiği gibi, Batı’da eleştirmenlik bir meslektir. Ona rağmen, Deutschlandfunk Kultur radyosunun tiyatro eleştirmeni Christian Gampert, “Eleştiri yazmak nasıl öğrenilir?” sorusuna en yalın biçimde, “Çoğumuz, bunu yaparak öğrendik!” diyor ve ilave ediyor ki, “Bunun için Sahne Sanatları veya Yazın Bilimleri okumuş olmak şart değildir – bunlar, ‘mesleki körlüğe’ bile yol açabilir…” Yanlış anlaşılmasın – ekonomist/işletmeci olan bu satırların yazarı, bu fikirleri olduğu gibi savunmuyor!.. 

Eleştirmenler çoğalıyor

Günümüzde ne yazık ki, büyük gazetelerin pek azında sürekli tiyatro eleştirileri çıkıyor. Dergicilik de ülkede eski sevilgenliğini yitirmiş. Kala kala sosyal medya ve blog ortamı kalıyor ki, orada kalem oynatanlar ne derece yetkin, bunu okurlara bırakmak gerekir… Öte yandan, çok sesliliğin de yararları vardır kuşkusuz – ve nasıl ki iyi veya kötü oyunlar arasından ayırım yapıyorsak, iyi veya kötü yazan blogcular arasından da o seçimi yapabiliriz elbet…

Her neyse, bir an önce oyunlarımız başlasın da, gittikçe çoğalan eleştirmenlerimiz yontulmuş bekleyen kalemlerini çalıştırabilsin!

Hamiş: Geçen hafta Almanya’nın Bochum Şehir Tiyatrosu’nda perdeler neredeyse üç ay sonradan yeniden kalktı – ancak, 800 kişilik salona sadece 50 maskeli seyirciyi alarak!.. Kapılar da açık bırakıldı, hava cereyanı olsun diye. Oyuncularda maske yoktu, ne var ki 2 metre mesafeyi korumak durumundaydılar. – Bilemiyorum, Elia Canetti’nin “Süreliler” oyununu bu şartlar altında izleyerek, keyif alabilecek miydim? Yoksa sadece bir “deneme”de bulunmanın heyecanını mı yaşayacaktım? Tiyatro bu mu acaba?

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku