“Bu köy dünya üzerinde var olmasaydı dünya daha iyi bir yer olurdu.”

Bence biraz daha büyük oynamalı. Gerçek olan şu ki aslında insanlar dünya üzerinde var olmasaydı, hiç var olmasaydı, dünya çok daha iyi bir yer olurdu. Emin olabilirsiniz.

Bizlere senelerce şu şekilde öğretildi: “İyilik her kapıyı açar!”, “İyilik yap, iyilik bul”, “Sana kötülük yapanı iyilik ile cezalandır.”

Peki ya gerçek bu değilse? Biz ne kadar iyi olursak olalım karşı taraf bunu hak etmiyorsa? Diğer yanağımızı çevirdiğimiz her olay, daha kötü başka bir olayı beraberinde getiriyorsa? Kısasın karşılığı gerçekten de kısassa?

Dogville… Dünya üzerinde var olmaması gereken bir köy. Bu köyün kendi halinde yaşayan insanları da belki de hiç doğmamış olması gereken insanlar… Bu, Tanrı’nın bile unuttuğu köye bir gün peşindeki mafyadan kaçan Grace isimli bir kadın misafir oluyor. Grace’in yaşam alanlarında yer almasından başlarda tedirginlik duyan köy halkı zamanla O’nu kabullenmeye başlıyor. (?) Bu kabullenişle birlikte bizler de insanların farklı yüzleriyle burun buruna geliyoruz. Bir nevi onların değişimlerine tanık oluyoruz. Aslında insanlar yavaş yavaş değişim göstermiyorlar. Dürüst olmak gerekirse, insanlar kesinlikle değişim geçirmiyor. O insanlar her daim aynı insanlar. En başından beri… Gerçek olanın ortaya çıkması için biraz zaman gerekiyor sadece.  Başlarda iyilik meleği olan, insanların düzelebileceğine inanan Grace ise, zamanla kendi doğrularıyla yol alıyor. Tıpkı Dogville halkı gibi. Fakat bu doğruların neye göre, kime göre olduğu da bir muamma. Kişinin yaptığının yanlış olduğuna kim karar veriyor? Çoğunluk mu? Çoğunluğun doğru kabul ettiği bir şeyin doğru olarak nitelendirilmesi ne derece doğru? Sadece sayıları fazla diye çoğunluğun yanılmış olma ihtimalini hesaba katmayacak mıyız peki? O sandalyede otururken birçoğumuz Grace ile birlikte hareket edeceğiz ve doğru kararın verilmiş olduğuna olan inancımızla -sorgusuz sualsiz- o salonu terk edeceğiz. İşin tezat yanı şu ki, Dogville halkı da çoğunluk ve onlar da en başından beri kendi doğrularını sergiliyorlar.

Oyun, Lars Von Trier’in seyircisine adeta tokat atan, sarsıcı anti-hümanist filmi “Dogville”in tiyatro uyarlaması. Aslında Dogville’in tiyatroya uyarlanmış olması da o kadar şaşırtıcı değil. Filmin istisnasız her izleyicisi, onun aslında bir tiyatro oyunu olması gerektiği konusunda hemfikir. Versus Tiyatro ve Uniq İstanbul işbirliği ile tiyatroya uyarlanan Dogville’in yönetmen koltuğunda Kayhan Berkin oturuyor. Nazlı Gözde Yolcu tarafından çevrilen oyunun dekoru Gökhan Kodalak’a; kostüm tasarımı ise Meltem Çakmak’a ait. Bu şok edici oyunun sahnesinde yer alan isimler ise şöyle: Cantürk Çolak, Cenk Doğar, Ece Çeşmioğlu, Esra Yaşar, Güzide Arslan, Gökhan Gürün, Mehmet Yılmaz, Müfit Aytekin, Nihan Aypolat, Olcay Yusufoğlu ve Rüzgâr Aksoy. Oyunun reji asistanlığını Semih Değirmenci, ses tasarımını ise Joe Conchie yapıyor.  Oyuncusundan teknik kadrosuna dair tüm ekibin bir hayli uğraş verdiği bir oyun “Dogville”. Bunu salona adım attığınız andan itibaren fark edebiliyorsunuz. Hal böyle olunca da, ortaya oldukça başarılı bir seyirlik çıkıyor. Bu başarılarından ötürü Versus Tiyatro’yu tebrik etmek istiyorum.

Dediğim gibi,  oyun bir filmin tiyatro uyarlaması. Böyle olunca, izleyicilerin temel eğilimlerinden biri de, “kıyaslama” oluyor çoğu zaman. Bunu Kayhan Berkin’e soruyorum: “Ortada filmin gücü bir yana Lars von Trier’in yazdığı çok sağlam bir olay örgüsüne sahip senaryo var, ben olay örgüsüne bağlı kalıp bu senaryoyu sahneye uyarladım.” diyor ve ekliyor: “Biz seyirciye filmden bağımsız yeni bir deneyim sunmaya çalıştık, Dogville filmindense Dogville fikrinin uyarlamasını yaptığımızı düşünüyorum. İşin güzel yanı oyunu izleyip yorum yapanların çoğu sanki ortada bir film yokmuş gibi davranıyorlar. Bu tavır, uyarlamamızın gücünü ve bu uyarlamanın yeni bir oyuna dönüşebildiğini destekler nitelikte bence.”

Peki, oyunda filmden farklı olarak ne var? “Karakter sayısının  azaltıldığını, bazı karakterlerin ele alınışının ve oyundaki varlığının oyuncuların yaratıcılıkları doğrultusunda başkalaştığını” dile getiren Berkin şöyle yanıtlıyor: “Anlatıcı-Grace ilişkisi radikal bir değişime uğradı, oyunda geçmişi hatırlayan ve o anı yaşayan iki ayrı Grace’i birlikte izliyoruz. Trier’in filmde tiyatro sahnesini kullanması ve böylece belli bir yabancılaştırma sağlamasına karşılık, biz de sahne uyarlamamızda aktüel kameradan kısa filme kadar çeşitli yabancılaştırma efektleri kullandık. Bunun Dogville’in sinema versiyonunda teatral öğeleri kullanmasındaki çaba ve ruha uygun olduğunu düşünüyorum. Üstelik bu yolla seyircinin bakış açısını zenginleştirip farklılaştırabileceğimi de umuyorum.”
Oyuna dair hayallerinin nihayete erip ermediğini de soruyorum Kayhan Berkin’e. Şöyle cevaplıyor sorumu: “Oyunun provalarına başlarken oyunla ilgili bir hayalim oluyor, provalar başladıktan sonra oyuncuları ve tasarımcıları bu hayale ortak edip onların yaratıcılıklarını da sürece dâhil etmeye çalışıyorum. Bunu da yalandan yapmıyorum. Hakikaten, kurduğum hayalin zenginleşip değişmesine katkıda bulunuyorlar. Versus’ta yaptığım oyunlarda bu çalışma biçimine katkıda bulunabilecek yetenekte kişilerle çalışmayı tercih ediyorum zaten.”

İyi olmanın veya kötü olmanın arasında aslında çok ince bir çizgi olduğunu bize açık bir şekilde gösteren bir oyun Dogville. Önemli olan çizginin hangi tarafında durduğumuz da değil. Önemli olan, bizi çizginin diğer tarafına geçirecek olan sınırlarımızla nereye kadar idare edeceğimiz. Nereye kadar iyi insan / kötü insan olabileceğimiz. Çünkü tatlı dil her zaman işe yaramayacak; çünkü güç şiddetle doğru orantılı; çünkü bazen oturup adaleti beklemek yerine onu bizzat bizim sağlamamız  en makul olanı.

İlk defa bir oyunu ikinci defa izlemeyi istemedim. Sevmediğim veya burun kııvırdığım için değil kesinlikle. Aksine, çok beğendiğim, ama bir o kadar da korktuğum için. Çünkü bu oyun bize perdelerin arkasından seslenmiyor. Ya da bize “şu yoldan gideceksiniz”, deyip bizim doğruyu arayışımıza seyirci kalmıyor. Doğruyu, olduğu gibi getirip önümüze bırakıyor. Hem de öyle kibar kibar, ikna ederek veya incitmemeye çalışarak değil. Yüzümüze çarpar gibi, bize şunu söylüyor: “Aslında tüm insanlar birer canavardır. Aslında sen bir canavarsın.” 

İşte bu yüzden, eğer cesaretiniz varsa, eğer kendinizi kandıramayacağınızı tüm içtenliğinizle kabul ediyorsanız ve gerçekte kim olduğunuzu görmeye hazırsanız,  “Dogville” sizi bekliyor. Siz yine de bir düşünün derim. Yeterince korkusuz musunuz? Çünkü bu oyundan çıktığınız anda, artık sadece tek bir kişi, hem de sizin için en önemli olan kişi size asla inanmayacak: Siz! Kendiniz. Değişeceksiniz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here