M.Sadık Aslankara

Georg Büchner, Woyzeck adlı oyununda, ana karakter olarak biçimlendirdiği berber Woyzeck’i yaklaşık iki yüzyıl önce yaşanan bir olaydan kalkarak soyutlayıp oyunlaştırırken dünya tiyatrosu için farklı bir yönsemenin kapısını araladığını biliyor değildi.

Feodalitenin yıkılışı kadar milliyetçiliğin yayılışıyla sınıfsal ayrışmaların daha da koyulduğu, sanayide, toplumsal-kültürel alanda devrimler eşliğinde yaşanan büyük değişimlerle dönüşümlerin de kendisine yer bulduğu Büchner oyunlarının, bir yandan sanattaki dönüşümleri de ele vermesi doğaldı kuşkusuz, şaşırtıcı olansa yirmilik bir delikanlının bunu başarmasıydı. Gerçekten bütün bu olgular, çağındaki dönüşümlere açık, bunlar içinde eylemli biçimde yer almış büyük yazarın düşünce dünyasına katılmakta, onun estetik biçimlenişine yol açmakta gecikmedi. Hiç kuşku yok ki Büchner, yaşadığı dönemin toplumsal çalkantılarını kendi yaşamı içinden süzerek bunlara çentikler atabilmiş, buna koşut oyunlarında bu olgular kendisine derin bir yatak bulmuştu.

Bu anlamda ciddi örnekçe bağlamında görmek olanaklı Woyzeck’i. Nitekim Hasan Kuruyazıcı çevirisiyle  “Yaşamı ve Yapıtları Üstüne” bir önsözün de eklendiği Woyzeck (Yeni Basımı: MitosBoyut, 2009, daha önce Bütün Oyunları içinde, Adam, 1982), metin olarak bu özellikleri eksiksiz yansıtabiliyor doğrusu. Hasan Kuruyazıcı’nın getirdiği vurguyu ise Büchner’in hakkını teslim etmek anlamında bir iki tümceyle şuracığa almakta yarar var:

“Onun, dışavurumculuktan varoluşçuluğa, toplumsal eleştiriden epik tiyatro yöntemine kadar, yirminci yüzyılı belirleyen birçok düşünce akımına, birçok anlayışa ve tiyatro biçimine öncülük ettiğini ileri sürmek de yanlış olmayacaktır.”

Bühner’in Woyzeck’inden İçeri Girmek…

Haluk Bilginer’in Georg Büchner’den çevirdiği işte bu değerli metin, bu kez Muharrem Özcan rejisiyle sunuluyor. Sahne tasarımında Özlem Karabay, müzikte Çağrı Beklen, ışık tasarımında Kemal Yiğitcan, koreografide Orçun Okurgan imzalarıyla birlikte. Oyun Atölyesi yapımı Woyzeck’i izlerken elbette bunları düşünüyor değilsiniz, ama böyle olduğunu, bütün bunların koltukta otururken sizi de içine aldığını görebiliyorsunuz bir güzel.
Bireyin, yoksulluk temelinde toplumsal oluntu, ilişki karmaşası karşısında güçsüzlüğü, çok boyutlu sıkışmışlığı Woyzeck karakterini, anbean yok oluşa sürükler. Yaşadığı toplumsal, sınıfsal, ekonomik, kültürel, dinsel vb. baskılar karşısında yapabileceği hiçbir şey kalmayan, açlığın da terbiyesiyle her etkiye karşı korunmasızlaşıp yaşadığı büyük “mahalle baskısı” altında, kıskançlık kriziyle karısını öldüren Woyzeck’in aslında bu dışavurumu, sonuçta toplumsal krizi gözler önüne serer. Oyunda Woyzeck’in nesnel bir kurtuluş doğrultusunda değil, tüm davranışları, tutumlarıyla ötekilerin öne sürüşünü doğrular bir yalancı gerçeklik yönünde hareket edişine, çaresizlik içinde kendi sonunu hazırlayışına odaklanılıyor sonuçta. İşte Bühner, Woyzeck karakteri aracılığıyla bunları bütünlerken, toplumsal kurtuluş olmaksızın kişinin bu tür baskılardan kendisini kurtaramayacağını da, açık biçimde doğrudan seyirciye aktarıyor.

Sonuçta bir ön-Brecht halinde, görece kaba bir kıskançlık sorunsalı odağında bu toplumsal gelgiti yansıtmayı başardığı pekâlâ söylenebilir Georg Büchner’in.

Yeni Bir Yönetmen: Muharrem Özcan…

Muharrem Özcan’ı Sam Shepard’ın Aşk Delisi’ndeki rejisiyle tanımıştım. İzlediğim ikinci çalışması oldu bu, yönetmenin. Muharrem Özcan rejisinin yüksek enerjili, etkinliği önde tutan bir sahne anlayışı taşıdığı söylenebilir ilk ağızda. Bu çerçevede görsellik, baskın biçimde öne çıksa da oyunsal süreç, kavramsal olanı örtmeden kendisini belirgin kılabiliyor. Mekânsal yayılımda gözlenen alabildiğine dengeli reji kavrayışından kaynaklanıyor kuşkusuz bu.

Her iki oyunda dikkatimi çeken bir başka yan da trajik olgu vurgulanırken trajikteki komiğe yapılan vurgu, bunun yansıtımındaki hüner. Böylesi yaman bir çelişki aslında hayatta sürekli karşımıza çıkar, ancak sanatta, hele sahnede bu gerçekliği yeniden kurabilmek her zaman bu denli kolay olmuyor. Trajikomiği apaçık bir gösterme biçimi değil burada söylemek istediğim. Tersine bunun ancak gizil uçlarıyla yakalanan bir yansıtım.

Böylelikle Muharrem Özcan, birbirine geçmeli, katılmalı bir bütünlükle sahne plastiği ortaya koyuyor. Buna dayalı olarak oyunu, seyirciye soluksuz izletirken rejisinde kendini ele veren bu kıvrak, coşkulu biçemden yararlanıyor, böylece oyuna dönük bu yaklaşımlar da güç kazanıyor.

Oyun Atölyesi’nin Tiyatromuza Taşıdığı Genç Güç…

Oyun Atölyesi, yıllardır bir “gençlik tiyatrosu” yapıyor, böylelikle bunu sahiplenmiş görüntüsü verip farklı duruş da sergiliyor bana göre. Gençlerin kimi belki oyundan oyuna değişiyor, ama önemli olan bu kavrayışın süreğenlik yansıtması, Haluk Bilginer’in bunu sürdürmekte kararlılık göstermesi.

Oyun Atölyesi Genç Oyuncular gibisine bir farklı topluluk varmış da sanki, bu gençlerle hem tiyatronun ana gövdesine, hem de seyirciye ciddi enerji eklemlenmesine girişiliyor bir biçemde. Gerçekten de başlı başına bir tiyatral politika bu. Üstelik alabildiğine başarılı.
Bu gençlerden Emre Yetim’in yansıladığı oyunculuk, kararlılıkta kararsızlık, kararsızlıkta kararlılık, bunlar arasında sürekli değişiklik gösteren geçirgenlikle geçiş, terzi Woyzeck, olsa olsa böyle biridir dedirtecek bir etki gücü yayıyor görebildiğimce. Ama bu genç kadroyu da tek tek anmalıyım her birinin sergilediği yüksek çekimli oyunculuklar nedeniyle: Emre Yetim, Ayça Koptur, Aydın Şentürk, Sefa Tantoğlu, Sinan Arslan, Yiğit Çakır, Dilara Topuklular, Numan Aydın, Hazal İspirli.

Woyzeck, bu mevsim kaçırılmaması gereken oyunlar arasında başı çekenlerden.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here