Tolga Polat

Bir Anton Çehov klasiği ve tiyatro sahnelerinin ölümsüz eseri “Martı”; Tiyatro Pürtelaş’ın yapımcılığı ile Serdar Biliş’in güncel yorumu ve farklı ekollerden gelen, oyuncu kadrosu ile sahneleniyor… Oyun; Ahmet Sami Özbudak’ın metin düzenlemesi ve Biliş’in uyarlaması ile günümüze taşınmış…

Oyunda; hayata, aşka, sanata ve bizzat kendi benliklerine dair bir arayışın içinde durmaksızın debelenen karakterleri, İtalyan sahne düzeninin dışında, devasa dekorların yer aldığı ve pastel tonların hakim olduğu ağır dönem kostümlerinin içinde değil, günümüz modern yaşamı içinde iletişim içinde iletişimsizliğin en önemli nedenlerinden sayabileceğimiz bilgisayar ve cep telefonu kullanırken görüyoruz… Çehov’un karakterlerinin, aradan geçen bunca yıla karşın değişmediğini  izlerken, birbirini anlamaktan yoksun insanların çatışmalarını, kendi bataklıklarına hapsolmuşluklarını, gerçekleştiremedikleri umutlarını, yalnızlığın aynı yalnızlık olduğu günümüz panoramasında izliyoruz… Çehov’un içinde yaşadığı dönemi kaleme aldığı “Martı” bugünün modern yaşamı ile elbette örtüşmekte… Aşk, umut, iletişimsizlik ve yeniliği aramak gibi değerler, bugünün insanı için de değişmez koşullanmalar olarak karşımıza çıkmakta… Bu noktada Biliş’in özgün rejisi, Çehov’un anlatmak istediği; “Yalnızlık-Aşk-Umut” üçlemesine, “dramatik” iç eylemleri ile elbette hizmet etmekte…

Anton Çehov,“Martı” da  yok olmanın eşiğinde olan burjuva sınıfının, zamana yayılmış ve yaşama dair gündelik öykülerini anlatmaktadır… Yazılan her karakter belirli bir sınıfın seçilmiş karakterleri olduğu gibi, kendi çağlarının tanığı ve kendi gerçekliklerini yaşayan birer öznedir… Her birinin ayrı hikayesi, amacı ve varoluş sorunsalı vardır… Çehov yaşadığı dönemi en gerçek ve yalın haliyle gözlemlemiş ve gelecek olan yeni düzenin ilk sinyallerini aydın bir yazar çoktan hissetmiş ve bu farkındalığı kalemine yansıtmıştır…. Yazar, toplumdaki sosyal sınıf farklılıklarını insanın varoluş amacı ile birlikte sorgulamaktadır…

Oyun; Moskova’dan uzak bir göl etrafında taşra hayatı içinde yaşayan aristokrat kökenli bir aile ve yakın çevresinin yaklaşan ekonomik ve sınıfsal değişime ayak uyduramamasını, geleceğe güvenli bakamamasını ve yaşadıkları hayal kırıklıkları ile ortak bir yazgıda buluşmalarını anlatırken, rol kişileri yaşamlarını değiştirecek güçleri olmadığı için hayatın onlara sunduklarıyla yetinmek zorunda kalarak,  kendi savaşlarında yenik düşerek, başladıkları yere geri döneceklerdir… Eser boyunca, tüm karakterler kendi umutlarının peşinden koştukça kendi yalnızlıklarıyla başbaşa kalmaktadır…

“Her şey basit olmalıdır… Tümüyle basit… Teatral olmamaktır esas olan…“ diyen Çehov, basit ama kolaya kaçmayan bir yapı kurmak, karakterleri bu yapının içine yerleştirmek ve en mühimi de  “seyirciyi inandırmak” olan bir rejinin kabul edilebilir olacağından söz etmiştir… Karmaşık olmayan yapısı ve günümüze göndermeleri ile Biliş’in dinamik rejisi, hedeflenen sadeliğe de bu noktada uyum sağlıyor… Yer yer absürd ögelere de yer verilen rejide, içleri kan ağlasa da şezlonga uzanıp birbirlerine sahte gülüşler atan karakterleri görüyoruz… Tüm öykünün merkezinde olan gölü sığ bir göl olarak ve renk tonları ile bir bataklık havası verdiği yaratıcı dekor tasarımı ile Gamze Kuş, kostüm tasarımında da olan semboller ve göndermeler ile alkışı hak ediyor… Oyun kişilerinin ne kadar sığ düşünceler içinde olduğunun yansıması olan Kuş’un ironik tasarımına, karakterlerin içsel imgeleri ve gerçekliklerini yansıtan röntgen filmleri ve ışıklı pano eşlik ediyor… Kuş; samimi ve açık bir iletişimin, röntgen filmlerinin panoda göründüğü gibi aydınlık olması gerektiğini, spiritüel bir mesaj olarak iletiyor… Oyun ile organik bir şekilde ilerleyen ve karakterlerin dramatik vurgularını öne çıkaran müzikler Çiğdem Erken imzalı… Derin bir karamsarlığa ve zihinsel depresyona vurgu yapan sarı tonların yoğun kullanıldığı ışık tasarımı, Cem Yılmazer’e,  hareket bütünlüğünü belli bir estetik algı içinde yansımasını sağlayan koreografi Tuğçe Tuna Işık’a ait…

Ve oyuncular… İlk kez izlediğim Boran Kuzum, Treplev yorumu ile hırçınlığını yansıtırken, Nina’ya olan aşkı kimi yerlerde zayıf kalmasına karşın özellikle annesi Arkadina ile uyumu son derece etkili … Kuzum, ses kullanımında ve artikülasyon olarak kimi zaman geride kalıyor ve bazı yerlerde söyledikleri maalesef anlaşılmıyor… Fırat Tanış, Trigorin yorumu ile kendinden emin, ve su gibi akan gerçekçi bir profil yansıtıyor… Sevil Akı, Andreyevna yorumu ile Arkadina‘ya karşı kıskançlığını hatta tükenmişlik hissini ve çaresizliğini tüm performansı boyunca başarıyla yansıtıyor… Gonca Vuslateri kimi yerlerde ön planda olan Maşa yorumu ile fazla öne çıkmış olsada, Maşa’nın duygu devinimlerini incelikle yansıtıyor… Serdar Orçin, Doktor performansı ile gayet ikna edici… Ecem Uzun zaman zaman fazla çocuksu kalan bir yorum sunuyor, evet duygusu özellikle final bölümü ile çok etkileyici , ancak Nina’nın tutkusu biraz eksik kalıyor… Kayhan Açıkgöz, Yasin Bardakçı, Cem Cücenoğlu rollerinin gereğini başarıyla sürdürüyorlar… Sorin‘de Şerif Erol  son derece başarılı ve etkili bir yorum sunuyor…  Bence Erol, Çehov oyunlarının en iyi yorumcularından… Ve yıllar önce Kenter Tiyatrosu’nda Nina olarak izlediğim Tilbe Saran adeta var olduğu sahneyi yükselten gerçekçi ve ders niteliğinde bir Arkadina yorumu ile son derece etkili… Erol gibi Saran’ın da Çehov oyunlarının aranılan oyuncularından olduğu şüphesiz ortada…

Tüketirken tükenmek !… Bunun birey üstünde bıraktığı sahte mutluluk izi, modern insanın en büyük problemi… Martı; bir ağustos gecesinde başlayan ve değişen koşullara ayak uyduramadıkları için mutsuz olan insanların sıkıntılarını günümüz dili, tavrı ve bakış açısı ile ortaya koyuyor…  Tüm karakterlerinin varoluş sorununu da reji karmaşasına girmeden açıkça aktarıyor… Pürtelaş’ın Martı’sı sezonun öne çıkan yapımları arasındaki yerini, farklı rejisi ve güçlü oyuncu kadrosu ile alarak, alkışı yürekten hak ediyor…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here