Yüzeyde birbirine yakın ama derinlerde birbirinden çok farklı iki kişinin yollarının “ölümü istemesi” üzerine kesiştiği bir oyunla karşımıza çıkıyor Mekan Artı: “Burada Bugün”

İntihar etmeye karar veren, burjuva sınıfa dahil genç bir kızın, seçtiği bu kaçınılmaz yolu yalnız yürümemek için internet üzerinden kendisine bir ölüm arkadaşı araması ile başlıyor oyun. Julie’nin bu isteğine cevap veren kişi ise August oluyor.

burada-bugunafis

August, Jullie’nin tam aksi bir hayata ve kişiliğe sahip biri. Kenarda bırakılmış bir hayat onunkisi. Kendisini hiç önemli hissetmemiş, suskun, silik, gölgede kalmış… Halkın bu tip insanlara taktığı o meşhur etikete sahip; “Ezik” (!)

Igor Bauersima, bu iki genç vasıtasıyla bize yaşamın, yaşamanın ne demek olduğu sorusunu sordurtuyor.

Kendimizi, içerisindeymişiz gibi hissetsek de daima kenarında kaldığımız, asla tam anlamıyla bizim olmayan “hayatımızın” farkına varıyoruz.

Bizler, söz konusu olan insanların yaşamı ise, tam anlamıyla bir doyumun mümkün olmadığını, her zaman için bir şeylerin eksik kalacağını aslında biliyoruz. O halde Jullie’nin August’a söylediği:

“Dün ölseydim hiç kuzey ışığı görmeden ölmüş olacaktım.” sözü içimizi neden bu kadar ürpertiyor? Hayatımızı, zamanımızı, birbirimizi tüketmeye alışmış olmamız mı buna sebep? Düşünmeden edemiyor insan.

Bu gençler, bizlere yaşamı yarıda bırakıp gitmenin belki de yapılacak en doğru şey olduğunu düşündürtüyor. Yine bu gençleri izlerken, çaresizliklerin içinde gömülü olmanın dahi bırakıp gitmek için geçerli bir sebep olamayacağını hissediyoruz. Kafamızdaki sorulara daha da fazlasını ekleyerek bitiriyoruz oyunu.

İgor Bauersima’nın gerçek bir olaydan esinlenerek kaleme aldığı oyun 2001 senesinde “En İyi Metin” dahil birçok dalda ödüle layık görüldü. Daha önce 25 dile çevrilip 200’den fazla tiyatro tarafından sahnelenen oyunu, ülkemizde ilk kez -yakın zamanda sahnesini “kuru temizleme ihtiyacımız” sebebiyle kaybeden- Mekan Artı, sahnesine taşıyor. Murat Baykan’ın dilimize çevirdiği oyunun yönetmenliğini Mert Öner üstlenmekte.

img_0074

Tiyatro ve sinema tekniklerinin birlikte harmanlandığı oyunun süresi de makul tutulmuş. Düşünmek, hüzünlenmek, kızmak, vazgeçip bırakmak ya da tersine sıkıca tutunmak veya tüm bu duyguları aynı anda yaşamak için de gayet yerinde bir süre.

Oyunun kadrosunda, sahnelerde ilk kez gördüğümüz ama televizyondan aşina olduğumuz iki genç ismi görüyoruz. Büşra Develi ve Sercan Badur. İlk deneyimlerinden sebep yer yer o heyecanlarını seyircilere de hissettirdiklerini söyleyebilirim. Biraz hızlı oynasalar da birbirleriyle yarattıkları uyum bu olumsuzluğu örtebiliyor. Öte yandan Büşra Develi, Jullie için çok doğru bir seçim olmuş. O doyumsuz burjuva kız, bizlerde bazen, onun bu çaresiz haline acıma hissi uyandırıyor. Bazen de kendisinin ne kadar şımarık olduğu izlenimine kapılıp ” Daha ne isteyebilirsin ki?” diye düşünüyoruz. Seyircide yarattığı bu bölünme hissi aslında oyunun tümüne hakim diyebilirim. Sercan Badur August’un sahip olamadığı hayata duyduğu özlemi, öfkeyi, yaşadığı terk edilmişlik -bırakılmışlık- duygusunu bizlere de yansıtmayı başarıyor. “Senin ne işin var orada?” diyerek onun adına parçalansa da bazı anlar geliyor “Bu hayata verebileceği tek haklı cevabın bu olduğunu düşünmeden edemiyoruz.

Ölmek mi güzel, yaşamak mı? Cevapları daima havada kalacak göreceli iki soru. August ve Jullie’yi izlerken iki tarafa da gönül kaydırıyoruz. Tıpkı onlar gibi.

Bir taraftan bu anlamsız, acınası hayatta yok olup gitmek; bir taraftan o ufacık umut kırıntılarını biriktirerek, “Biz de buradayız” diye hayata haykırarak ayakta durmak…

Biz de buradayız. Ama sadece “Bugün.”

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here