Yavuz Pak

Bir zamanlar kent kültürünün hakim olduğu, zarafetin, nezaketin, yardımlaşmanın ve dayanışmanın şehrinde artık insanlar her sabah birbirlerini nasıl kazıklayacaklarını düşünerek uyanıyorlar! “ (1)

Nebil Özgentürk’ün İstanbul için söylediği bu sözler artık ülkenin tamamı için geçerli. Zira bütün ülke şehirleşti: “Türkiye’de il ve ilçe merkezlerinde ikamet edenlerin oranı, 2016’da % 92,3 iken, bu oran 2017’de % 92,5 olarak gerçekleşti. Belde ve köylerde yaşayanların oranı ise % 7,5 oldu.” (2) TÜİK’in geçtiğimiz günlerde yayınladığı bu rakamlar, köy-kent nüfusunun yarı yarıya dengelendiği 1980’lerde hâlâ dillerde dolaşan “Türkiye, dünyanın kaynakları kendi kendine yetebilen bir tarım ülkesidir” ezberinden süpersonik bir hızla uzaklaştığımızı, saman ithal eden koskoca bir kentsel coğrafya haline geldiğimizi gösteriyor. Köy nüfusunun %75 olarak saptandığı 1927 sayımının üzerinden henüz bir asır bile geçmeden, Türkiye’de neredeyse köy kalmadı!  Bu muazzam dengesizliğin oluşumunda en büyük pay, son yıllarda ülkenin her bir metrekaresine kara bulut gibi çöken  “kentsel dönüşüm”e  ait…

Nilüfer Belediyesi Kent Tiyatrosu tarafından sahnelenen “Cambazın Cenazesi” adlı oyunun odak noktası da, artık hepimizin hayatına dokunan “kentsel dönüşüm” kavramı. Oyun, bu kavramı merkezine alarak, seyirciyi sadece kentlerin değil, bir bütün olarak “yaşamın” baş döndürücü bir hızla “dönüşüme” uğradığı yakın geçmişimizde bir yolculuğa çıkartıyor. Metnin oluşum hikâyesi ilginç. 2014 yılında, İkincikat Tiyatro’nun düzenlediği “Yarının Oyunları” adlı proje kapsamında, seyirci oylarıyla belirlenen dört konudan biri olan “dönüşüm” konusu yapılan kura sonucunda metnin yazarı Firuze Engin’e düşüyor. Engin bu kapsamlı ve soyut kavramı somutlaştırabileceği hummalı bir çalışmanın içine giriyor ve böylece “Cambazın Cenazesi” doğuyor.

Oyunun merkezindeki “şehir” olgusunun doğumu ise binlerce yıl öncesine, Antik Yunan’a kadar uzanıyor. Polis, (şehir) kendisini önceleyen aile ve köy oluşumlarından farklı olarak “zorunluluk” değil, “keyfiyet” üzerine inşa edilir binlerce yıl evvel. Köyde üretim, işbölümü, ürünlerin takası vb. üzerinden zorunlu ihtiyaçlar giderilmesi esastır ve köyün varoluşu, yarattığı ilişkiler ve faaliyetler “hayatta kalma” ve “kendine yetme” ilkesine dayanır. Dolayısıyla, köy biriminde insanın “fiziksel varlığı” belirleyici unsurdur. Polis ise, insanların yaşamsal ihtiyaçlarının giderilmesi gibi zorunlulukları aşarak, kolektif irade ile üretilecek güzel ve iyi bir yaşamı esas alan ve “insan aklının” öne çıktığı birimdir. Polisi belirleyen “keyfiyet”,  farklılıkları birleştiren etik değerlerle ve özgürlükçü bir anlayışla beslenir. Polisin tarih sahnesine çıkışıyla birlikte insanlık sanat, bilim, felsefe ve politika gibi kavramları keşfeder. Platon ve çoğu Yunanlı için, polis (şehir) ve oikos (ev)  özdeş kavramlardır:  ”Polis ve hane halkı için iyi yaşamın temeli, toplumsal yaşam döngüsü ve onun doğal sınırları içerisinde süren uyuma dayanır. İnsanlar için iyinin, doğrunun ve güzelin mükemmel ahengine ancak poliste kurulacak iyi bir yaşam ve uyumlu bir toplumsal yapı ile ulaşılabilir.” (3)

Elbette, Antik Yunan’dan bugüne şehirler çok değişti. İşte bu binlerce yıllık tarihsel değişimin son yıllarını anlatıyor “Cambazın Cenazesi”. Oyunun geçtiği Yapıldak kasabası, kapitalizmin neo-liberal dönüşümüne koşut olarak, globalleşen dünyanın tek tipleştirdiği şehirlerden biri. “Cambazın Cenazesi”  ana aksına “kentsel dönüşümü” oturtuyor ve fakat kendisini kavramın sınırlarına mahkûm etmeyip, bu dönüşümü tarihsel/toplumsal bir bütünsellik içinde ele alıyor. Neredeyse bir asırlık tarihsel dönüşüm süreci, bir sabah namazından diğerine kadar geçen, bir günlük zaman diliminde anlatılıyor. Oyun, Yapıldak kasabasının ileri gelenlerinden Cambaz Rasim’in ölümüyle başlayıp cenaze merasimiyle devam ediyor ve ertesi sabah isminin verildiği torununun doğumuyla son buluyor.  Dolayısıyla, üç oyuncunun canlandırdığı 20 karakter ve cenaze günü yaşanan olaylar üzerinden devasa bir dönüşüm süreci yansıtılıyor sahneye.

Farklı kuşakları, toplumsal sınıfları ve bilinç yapılarını temsil eden, özenle seçilmiş karakterler üzerinden kurgulanan oyunun hikâyesini oyunun yazan Firuze Engin şöyle özetliyor: “Cambazın Cenazesi, hiçbir şeyin pek de hızlı değişmediği durağan bir taşra kasabasında, büyük dönüşüm kasabayı ele geçirmeden hemen öncesinin, dönüşüm fikrinin evvela akıllara girmesinin hikayesi. Evlerin, sokakların, bütün bir yaşam alanının değişeceği, eskimiş hayatın yıkılabileceği fikri bir ihtimal olarak bile belirdiğinde geçmişle bağların nasıl zayıflayabileceğinin, bir anda ortaya çıkan gizli düşüncelerin ve kurnazlıkların hikâyesi.” (4) Oluşun öznel yönüne odaklanan bu özetin “toplumsal bilinçle” öncelediği dönüşüm süreci,  bu bilinci tayin eden unsurların nesnel altyapısı üzerinde şekilleniyor oyun boyunca. Diyalektik bir bütünsellik içinde, toplumsal olanı belirleyen ekonomik, ideolojik, politik, kültürel alanlardaki dönüşümler,  tüm veçheleri ile boy gösteriyorlar sahnede. Belki de tarihin gördüğü en hızlı ve en kapsamlı dönüşümleri yaratan son yüzyılın, sürekli bir biçimde toplumsal alanı yapı bozumuna uğratarak toplumsal yaşamın yerleşik değer yargılarını, yaşayış biçimlerini, asırlardır devam eden geleneklerini, alışkanlıklarını, düşünüş ve davranış biçimlerini birkaç on yıl içinde nasıl köklerinden kopararak bir kara delik gibi yuttuğunu anımsıyoruz oyunun her sahnesinde.

Firuze Engin, gerçekçi olduğu kadar kapsayıcı diliyle, olay ve kişiler üzerinden kurduğu diyalektik bağıntıları “dönüşüm”ün olgusallığı ile oldukça etkili ve dolaysız biçimde buluşturuyor. Nedensellik bağlarını ustaca kurgulayan Engin, metinde, nesnel bir yaklaşımla dönüşümün etimolojik olarak özdeşleştirildiği “başkalaşıma” içkin “oluş”u tarihsel/toplumsal bir akış içinde sunarken adeta Deleuze’e göz kırpıyor. Geçtiğimiz yüzyılın en büyük filozofu olarak bilinen Deleuze, “Oluş, özdeşleşme, öykünme, eşitlenme, evrilme, malolma gibi süreçlere indirgenemez; oluş, bizzat sürecin kendisine odaklanmalıdır” der ve ekler: “Benzetme ve taklit etme ilişkilerine dayanan ve tek bir gösterilene indirgenen ‘metafor’ kullanımı yerine, Kafka’nın metinlerinde kullandığı ve çoklu bir gösteren/gösterilen ilişkisini yansıtan ‘metamorfoz’ (başkalaşım) kullanımı, oluş süreçlerini izah etmede en etkili yöntemdir.” (5) der.  Engin de,  metaforun yeni olanla karşılaşmamızı eskitmesine, böylelikle olayları ve ilişkileri kalıplaştırmasına izin vermiyor metninde. Oluş sürecine çok farklı veçheleriyle odaklanıyor ve bütünsel olarak bakıldığında, metaforik olanın sınırlarını aşarak “metamorfoz”un sunduğu çoklu gösterge olanaklarını metnine yansıtmayı başarıyor. Dönüşümü yansıtan karakter skalası ve çoğullaştırılmış olaylar silsilesi üzerinden metamorfozu büyük bir özenle işliyor. Böylece “dönüşüm” temasını bir “oluş” süreci içinde, hem biçem hem de içerik olarak dramatik öze upuygun biçimde inşa ederek Deleuze’ü onaylıyor. Ayrıca, her ne kadar doğduğu Trakya yöresinden bir kasaba kurgulamış olsa da, Firuze Engin’in gözlem gücünün hakkını vermek gerekiyor: Eski dünyaya ait toplumsal kültürü oluşturan riüeller, adetler, gelenekler, tarihsel kırılmaların izini taşıyan azınlıkları temsil eden karakterler, dini öğeler, halk dilindeki argo sözcükler, farklı şiveler, farklı dünya görüşlerini yansıtan taşra politikacısı tiplemeleri ile dönüşümün getirdiği “yeni dünyaya” ait reklamlar, müteahhitler, ticarileşen ilişkiler ile spor alanları, beachler, spa merkezleri, marketler, otoparklar gibi simgeler, hem de en ince detaylarıyla ve kusursuz bir biçimde diyalektik bir bütünsellik oluşturuyorlar. “Arda Boyları” türküsünden “Segopa Kajmer” şarkısına uzanan bir yolculuğa çıkıyoruz hep birlikte.  Nihayetinde, “metamorfoz”, geçmişle gelecek arasında salınan simgeler üzerinden başarıyla kurgulanıyor. Bu noktada, şunu söylemeden geçemeyeceğim: Firuze Engin,  aklı ve birikimiyle bütünleşen kaleminin yaratıcı gücü ve özgün üslûbu ile tiyatro yazınımızın geleceği için çok değerli bir umudu temsil ediyor.

Doğu Yaşar Akal’ın rejisi, metnin ruhunu başarıyla yansıtıyor. Dahası, Corvin’in dediği gibi, metnin vurgularını temasına en uygun biçimde taşıyor sahneye: “Metin kendi menderesleri ve gizleri ile gelişirken sahnelemenin görsel söylemi, karakterlerin ve onları oluşturan sözcüklerin çevirmenliğinden geçmeden, sahneye koyan ile seyirci arasında doğrudan bir iletişim kurarak, onu daha vurgulu hale getirir.” (6)  Dönüşümün dinamizmine paralel olarak, dinamik oyunculuklar ve temposu yüksek bir oyun sunuyor seyirciye. Oyuncuları tipolojik olarak uyumlu ve yeteneklerini sergileyebilecekleri karakterlerle sahneye yerleştirerek seyir zevkini yükseltiyor.  Birbiriyle temas etmeyen üç ayrı platform üzerine kurulan minimal dekor, rejinin dramatik aksiyonu daha çok bu dekorlar üzerine taşımasıyla işlevselleşiyor ve oyunla bütünleşiyor. Benzer biçimde, zaman zaman dekorların üzerine yansıtılan illüstrasyonlar ve animasyonlar, hem oyunun görselliğine hem de biçem olarak dönüşümün özdeşleştiği teknolojiyi dışavurarak temanın zihinlerde somutlaşmasına katkı sunuyor.  Akal, oyun metninin öngördüğü iki oyuncu sayısını üçe çıkartarak çoklu karakter yapısının taşıdığı kaotik geçiş riskini azaltarak oyuncuların performansını yükseltirken seyircilerin oyunu kavrayışını da kolaylaştırıyor. Oyun boyunca sık sık dini ritüellerle ilgili mizansenler öne çıkıyor. Yapıldak’ta din, ideolojik boyutta değil, tam da Anadolu’nun büyük bölümünde yaşandığı gibi kültürel bir olgu ve Akal’ın rejisiyle itinayla altını çizdiği gibi, din, korkuya ve baskıya değil, sevgiye, hoşgörüye dayalı toplumsal geleneğe içkin bir kavram olarak,  naif ve mizahi bir dille işleniyor.

Metni ve rejiyi sahnede canlı ve dinamik bir organizmaya dönüştüren oyuncular Ayşe Gülerman, Gökhan Kum ve Mesut Özsoy, oyunun başarısının diğer mimarları. Rejinin sade kurgusuyla öne çıkartmayı hedeflediği oyunculuğun hakkını ziyadesiyle veren üç oyuncu, aralarındaki uyum, farklı karakterleri canlandırmadaki ve karakter geçişlerindeki başarılarıyla göz dolduruyorlar. Temaya uygun biçimde, ardışık olmayan ve sürekli bir dönüşüm halinde sahne alan karakterleri, sade ama belirgin jest, mimik ve beden dilleriyle birbirlerinden ayırıyorlar. Çoklu karakter yapısının ve tempolu bir oyunun tüm zorluklarına rağmen, bedensel performansları ile temponun oyunun başından sonuna dek düşmemesini ve akışın ritmik bir düzeyde kalmasını sağlıyorlar. Sahici oyunculukları ve yetenekleri ile karakterlerinin şive, ağız farklılıklarını, tiklerini olduğu kadar duyusal/düşünsel dünyalarını, içsel devinimlerini rejiye uygun yansıtmayı başararak alkışı ziyadesiyle hak ediyorlar.

Oyun boyunca, kentsel dönüşüm denilen vahşetin Yapıldak’ı usulca kuşatmasına tanıklık ediyoruz. Ve bu güncel oyun, kurmaca bir kasabanın hayali olmaktan çıkıp, bizi ülkenin neredeyse tüm kasabalarını ve şehirlerini kuşatan gerçeklerle yüzleştiriyor. Bir kere daha anlıyoruz ki, kentsel dönüşümle pıtrak gibi çoğalan beton binaların temelleri, en sağlam zemine, kapitalizmin ideolojik/kültürel “dönüşüme” tabi tuttuğu toplumun bilincine atılıyor. Bu bilinçle zehirlenen toplum, kapitalizmin iktidarına sadece aklını ve bedenini değil, vicdanını da teslim ediyor.  Neo-liberal dönüşümün tarihte benzeri görülmemiş bir hızla yarattığı toplumsal metamorfozla birlikte, insanlar, hem de bile isteye Kafka’nın böceklerine, şehirler de koca mezarlıklara dönüşüyor. Oysa, Antik Yunan’da demokrasinin beşiği olan “polis”, insanların kendilerini gerçekleştirebilmek için diğerleriyle birlikte örgütledikleri toplumsal yaşamı “özgürlük ve iyilik” temelinde inşa ettikleri kolektif bilincin mekânı idi. Her türden tiranlığın hüküm sürdüğü günümüzde ise şehirler, hayatta kalmak, kendine yetmek gibi dürtüsel ihtiyaçlarını karşılamak üzere biraraya gelen insanların korkularını körükleyip biat kültürünü pekiştiren “kötülüğün ve köleliğin” mekânlarına dönüşüyorlar.  2500 yıl öncesinde, büyük büyük dedem Platon’un söyledikleri özetliyor bugünün dönüşümünü: “Şehir halkı huy ve tabiat itibarıyla ‘iyi’ olmadığı zamanlarda, tiranların idaresine ihtiyaç duyar. Çünkü ‘köleler ve kötüler’ için en üstün iyilik, ‘tiranlıktır.” (7) Sevgili Rahmi Öğdül, bugünden seslenerek tamamlıyor Platon’u: “Yükselen beton binalar, tahakküm ilişkilerinin, hiyerarşilerin, insanın insana ve doğaya boyun eğdirmesinin tarihidir. Tüm dayanışmacı değerlerimiz, kurumlarımız, mücadele alanlarımız, bizi birbirimize ve doğaya yatay olarak bağlayan ne varsa betonun altındadır. Baskıyla, savaşla, kentsel dönüşümle yerinden yurdundan edilenler. Geçmişe dair yapılar birer birer yok oluyor. Toplumsal bellekle birlikte kişisel belleklerimiz de… Bugün egemen olan, geçmişe hızla dalıp çıkanların bilinç bulanıklıkları ve vurgun yiyenlerin söylemleridir. Geçmiş yok edildiğinde, zorbaların yarattığı belleksiz mekânlar kaplıyor her yeri…(8)

Bu toprakların ilk şehirlerini kuran Yunanlar’ın dediği gibi, şehrimiz evimiz; bir kuş gibi tek tek topladığımız incecik dallarla bedenimizin formuna göre inşa ettiğimiz ve bellek nesneleriyle donattığımız yuvamız…Oysa, oyunun sonunda, dede Rasim İsmet’ten torun Rasim İsmet’e zeytinliklerinde, sahilinde özgürce koşturacağı sıcak bir memleket yerine çirkin  beton yığınları arasında tutsaklığını yaşayacağı hatırasız, soğuk bir rant mekânı kalıyor.  Ne yazık ki, torun Rasim İsmet, dedesinin rakının sarhoşluğunda içini çekerek haykırdığı şu sözcükleri asla anlamayacak: “Yapıldak! Yapıldak! Memleketiiiiiiiiim… Anamın kucağı!” (9)

Sanat gibi, tiyatro da “polis”e içkin bir kavram; polis tiyatronun içine doğduğu, serpilip büyüdüğü mekân. “Cambazın Cenazesi”, bir tiyatral eyleyiş olarak tiyatronun ana kucağı “polis”e elini uzatırken, metni, rejisi, oyunculukları ve estetik veçhelerindeki başarısıyla “yuva”sının tahrip edilmesine karşı sanatsal bir direnişe imza atıyor.

 Kaynakça:
1-
Özgentürk, Nebil – Dündar, Can – Aral, Coşkun. “Biz Kültür Yolcuları”, Deniz Kültür Yayınevi, İstanbul, 2015
2-
http://bianet.org/bianet/yasam/193917-turkiye-nin-2017-nufusu-81-milyona-yaklasti?bia_source=rss
3-Platon, “Diyaloglar”, Remzi Kitabevi Yayınları, İstanbul, 2017
4-Nilüfer Belediyesi Kent Tiyatrosu, “Cambazın Cenazesi” oyun broşürü
5-
Deleuze Gilles – Guattari, Felix. “Kafka: Minör Bir Edebiyat İçin”, Dedalus Yayınevi, İstanbul, 2015
6-
Pavis, Patrice. “Sahneleme”, Dost Kitabevi Yayınları, Ankara, 1999
7-
Platon, a.g.e.
8-
Öğdül, Rahmi, “Geçmişe Dalmak Tehlikelidir”, Birgün Gazetesi, 16.03.2018
9-
Engin, Firuze. “Cambazın Cenazesi”, oyun metni

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here