Pınar Erol
pnrerol@gmail.com

Kâğıda yazılan tek tük sözcüklerden bir dünya kuranlar, en gerçekçi hayalperestlerdir bence. Hayalin, zayıflığa dönüşe dönüşe biteceğini sananlara onların adını söylemek isterim. Can Kılcıoğlu, Gonca Küçükardalı…

Var diyorsun, bu dünyada bana benzeyen, aynı yerden coşkuyu tutuşturan, yaşamaya aynı sebepten başlatan biri daha var. Onu bulunca da işte yaratmanın sancılı, zorlu, engelli yolculuğu yorsa da, kalpler sağlam kalıyor, gözler gülüyor, birinin sözünü alıp diğeri bitiriyor.

Birilerine inanmanın ne güzel bir duygu olduğunu hiç unutmuyorum; unutturmuyorlar. Onlar da birbirlerine inanmışlar, bilirler bunu… İyi şeyler yapacaklarını bildiğim bu insanların kahkahaları aynı benim kahkahamın edasında. Bulmak çok iyi geldi…

Fotograf: İsmail Güneş Aksöyek

Karşımda ortak meslekleri oyunculuk, yönetmenlik, eğitmenlik olan iki kişi oturuyor. Can Kılcıoğlu ve Gonca Küçükardalı. Hayatlarınız iyi ki kesişmiş dedirten bir sinerjinizin olduğu çok belli. En temel soruyla başlamak istiyorum; biraz kendinizden bahsedin, nasıl başladı serüven?
Can Kılcıoğlu: Ben 2000’de İstanbul’a geldiğimde setlerde çalışmaya başladım. Kısa filmler çekerek işe başladım. Ablam Doğa Kılcıoğlu’nun, 2003’te yönettiği, benim görüntü yönetmenliğini yaptığım belgesel ‘Üç Kulaklı’ Altın Portakal kazandı. Bu bize müthiş bir heyecan sağladı. İlk işimdi, yirmi bir yaşındaydım o zaman. Sonra kısa filmler, kurmaca filmler çekmeye başladım. 2007’de “Yoldaki Kedi”yi çektim. Bir yandan kısa film çekiyorum, bir yandan hep setlerdeyim. “Yoldaki Kedi” önü çok açık bir film oldu, on iki ödül birden kazandı. Altın Koza aldı, son on yılın en iyi kısa filminden biri seçildi. Yurt dışına çok gittik. Müthiş keyifli bir süreçti o bizim için. Sonrasında bunun heyecan ve güveniyle 2008’de Doğa’yla “Delice Film” şirketini kurduk. Reklam, prodüksiyon işlerini oradan yapmaya başladık, dersler vermeye, kurumsal firmalara “workshop”lar yapmaya başladık. 2009’da “Kamerayla İzdivaç” diye bir belgesel yaptık. Orada görüntü yönetmeni ve yapımcısıydım filmin. Doğa da filmin yönetmeniydi. Onunla Kosova’da izleyici ödülü aldık. Esra Erol’la İzdivaç programının arkasında yaşananları anlatan bir hikâyeydi. O da hayatımdaki kırılma noktalarından biridir. Çok şey öğrendiğim, önyargılarımın çok kırıldığı bir işti. Sonra 2013’te ilk uzun metrajlı filmim olan “Karnaval”ı yaptım. Onunla da Mannheim’da en iyi film ödülünü aldık. O da çok festival gezdi. Brezilya, Amerika, Rusya, Estonya, Meksika, Belarus, Fas… Müthiş bir yolculuğu oldu filmin. Paralelde, ilerleyen süreçte, bir yandan da tiyatro yaptım sekiz sene. Ardından da Craft Oyunculuk  Atölyesi’nde eğitmenliğe başladım. Altı yıldır da devam ediyorum.

Tiyatroyla ilk temasın nasıl oldu?
Can Kılcıoğlu: Tiyatroya önce ortaokulda başladım sonra üniversitede devam ettim. Sonra arkadaşlarımın kurduğu “Atölye” diye bağımsız bir tiyatroya girdim. Orada oyunculuk yaptım. Alternatif tiyatrolar platformuna üyeydik. Çalışan tiyatrosuydu bu. Dolayısıyla başka başka işlerde olanlardan oluşuyordu oyuncular. Fakat sonra “çok çalışan tiyatrosu” olduk, daha sonra da çok çalışanı kaldı, tiyatrosu bölümü gitti… Ama sekiz yıl oyuncu tarafında olmak çok keyifliydi.
Sonra Craft Atölye’de kamera önü oyunculuğu dersi vermeye başladın. O süreç nasıl başladı?
Can Kılcıoğlu: Bir gün İpek Bilgin ile cafe’de otururken konuşuyorduk. Yazın “Karnaval”ı çekeceğiz, İpek de oynayacak; o sırada çekene kadar ne işler yapılabilir diye konuşuyoruz. Bana, “ders veriyor musun” diye sordu. “Veriyorum, ‘workshop’lar yapıyorum” dedim. “A benim kızım bir yer açıyor. Gel seni götürüp tanıştırayım” dedi. Ben de “iyi, süper, tanışırız bir gün” dedim. “Yok yok hemen” dedi. Cafe’den kalktık, taksiye bindik ve Craft’ın terasına gittik. Fındıklı’daydı o zaman. Çağ (Çağ Çalışkur) vardı orada. O günden beri Craft’tayım. Bir yandan da şu an Kadir Has Üniversitesi Sinema Televizyon Bölümü master sınıfına, Film Prodüksiyonuna Giriş dersi veriyorum.

Gonca sen neler yaptın/yapıyorsun?
Gonca Küçükardalı: Ben hukuk fakültesi mezunuyum.  Uzun bir süre avukatlık yaptım. İdealist bir yerden de hukukçuydum hatta. Yüksek lisans yaptım, bilirkişilik yapıyordum. Ta ki iki – üç sene önce kendimle ilgili bir şeyleri değiştirebilme cesareti bulana kadar.

Bu cesaret oyunculuk yapmaya karar vermek mi oldu?
Gonca Küçükardalı: Aslında hep ‘yaratıcı’ bir yanım vardı ama onu açığa çıkaracak net bir yolum yoktu. Hukuk dogmatik bir alan, sanırım istediğim yaratım alanını bulamadım orada, bu süreç kişisel olarak hayatımı değiştirebilecek bir evreye de denk geldi. O yüzden iki yıl önce oyunculuk eğitimi almaya karar verdim. Bir yıl “Erbulak Oyunculuk ve Yazarlık Evinde” eğitim aldım. Sonra o dünyanın içine girdikçe de çok çeken bir şey oldu. Birazcık oyunculukla ilgili araştırmaya başladığımda metot oyunculuk ve Eric Morris’in kitapları ile karşılaştım. Eric Morris’e mail atarken de “Ben avukatım ama oyunculuk eğitimi almak istiyorum. Atölyelerinize katılabilir miyim?” demem de çok komikti. “seve seve” cevabından sonra, dört ayın sonunda, çok güzel deneyimler, arkadaşlıklar edindim ve oyunculuk alanında da kendimi geliştirerek döndüm Türkiye’ye. Amerika’dan döndüm, ertesi gün Adana Film Festivali’ne gittim. Ve Can’la da o zaman, Adana Film Festivali’nde tanıştık. Can’la tanışınca zaten biz birlikte bir sürü şey yapabiliriz dedik. Sonra Craft Atölye’de oyunculuk eğitimi almaya devam ettim. O sırada televizyonda “Kara Yazı” diye bir dizide oynadım. Sonra bir reklam filmi derken, Ali Vatansever’in “Saf” isimli filminde oynadım. Bir sene içerisinde muhtemelen duyarsınız, görürsünüz; çok güzel bir film. Bunun yanında birçok kısa filmde oynadım.
Can Kılcıoğlu: Bir yıl önce tanıştık Gonca ile onun enerjisini algılamamak imkânsız. O kadar istekli ve yüksek bir enerjisi var ki. Benim bugüne kadar çok öğrencim oldu. İçlerinden Gonca’yı keşfetmemek imkânsızdı. Tanışalı on dakika olmuştu ve ben bu kadın bir şeyler olacak belli, en azından ben keşfetmiş olurum diyordum. Kendime pay çıkartmıştım yani.

Birlikte yaptığınız proje ve işlerden bahseder misiniz?
Can Kılcıoğlu: Geçen yıl ben de İpek Bilgin’den ders aldım Gonca ile birlikte. Önce oyuncum sonra hocam oldu İpek. Ayrıca sınıftaki herkes de öğrencimdi. İpek’in dersleriyle beraber sekiz yıldır yapmış olduğum oyunculuk tekrar canlandı. Ders sonunda sınıf geçme sahneleri ‘audition’la yapılıyordu. Bu bize bir fırsat olsun, hadi oyun yazalım dedik. Böyle büyük bir işe giriştik ve iki – üç ay içinde yirmi beş dakikalık bir oyun yazdık. Ve o süreçte birlikte çok iyi çalıştığımızı gördük. Ben bir cümle söylüyorum. O bir cümle söylüyor. Hatta bazen bulduğumuz fikirlerin hangimize ait olduğunu karıştırıyorduk. Sonra bu oyunu Craft’ta sergiledik. Kendimiz yazıp kendimiz oynadık. Çok sevildi, enteresan bulundu. Biz de çok sevdik ve hadi bunu devam ettirelim diye düşündük. Adı “Seans”, şimdi bu metin üzerine çalışıyoruz. Kırk beş dakikalık, terapi seansında geçen bir oyuna dönüştürmeye çalışıyoruz. Bu işleri yaparken de benim daha önce yaptığım işler vardı. “Kurumsal workshop”lar. Filizlenmeye başlarken bunları tek başıma yapamayacak noktaya geldim. Gonca da bana yenilikçi ve yaratıcı tekliflerle geldi ve benim tek başıma yapmak zorunda olduğum prodüksiyon ve ‘workshop’ları yükseltti. Bir anda başka bir şeylere dönüştü onlar. Ve birlikte “CameoAcademy” diye bir şirket kurduk. Hem kurumsal workshoplar, hem “Hayattayız” kısa filmi de aslında “Cameo’nun ortak yapımı. Tiyatroyu da, reklamı da, kendi yaptığımız tüm işleri “Cameo” çatısında topladık.

Ne zaman kuruldu “CameoAcademy” ve ne amaçla kuruldu?
Gonca Küçükardalı: Henüz üç – dört aylık bir süreç.  İçeriğinde sadece oyunculara/oyuncu adaylarına yapılan ‘workshop’lar da var ama genelde kurumlardakilere yönelik çalışmalar oldu. “Normal”, “gündelik hayattaki” insanlara nasıl bir farkındalık yaratılır, nasıl bir değişiklik yapılır, nasıl bir kapı açılır gibi bir tarafa giden yanı da var. Biraz iletişim, biraz kişisel gelişim ve farkındalık, biraz oyunculuk biraz motivasyon…  Can zaten bunu yapıyordu. O bilen taraftaydı. Ben işin resmi ve kurumsal taraflarını da deneyimleyerek geldim. O noktada da kendi eğitim ve deneyimlerimden farklı bakış açıları geliştirme fırsatım oldu. İnsanlar işin yaratım, sanat ve felsefe tarafını ayrı bir başlıkmış gibi gördükleri için sanırım tıkanıklık yaşanıyor, hâlbuki bunların hepsi hayatın içinde çok organik. Ve o noktada insanın kendi gelişimi ve farkındalığı hususunda, meslek olarak icra etmese de oyunculuk eğitiminin çok etkili olduğunu düşünüyorum ben. Bana bu yanı çok özel, çok kıymetli geliyor. Bazıları bunu daha düz bir yerden buluyorlar. Ben öbür taraftan dolanarak geldim. O yüzden bunun öğretilmesi için bir çaba gösteriyorum kendimce. Ve tabii diğer etkenler de var. Daha sonra bu akademinin içinde niye bir felsefe, psikoloji, hukuk, mitoloji gibi eğitimler de olmasın dedik ve öyle bir yoldayız şimdi. Bu yapıyı kime anlatsak bize çok heyecanlanarak yaklaştığını gördük. Bu bizi daha da motive ediyor. Geri bildirimler de çok güzel oluyor. O yüzden öğretmek ve öğrenmek içi çe geçiyor.

Evet, öğretmek öğrenmek demek. “Öğrencilerim benim hocalarım oldu” diyenler bunu hiç de alçakgönüllü bir yerden söylemiyor aslında. Peki, bu kurumsal taraf ne arıyor, niçin geliyor?
Gonca Küçükardalı: Çok farklı sebeplerle gelenler var. Geçenlerde okuduğum bir makalede bizim neslin yaşamı boyunca üç meslek değiştireceğini gösteren istatistikler olduğunu öğrendim. Bence insanlar artık yeni şeyler, yeni keşifler arıyor. Kendindeki farklı yanları keşfetmenin fazla farkında. Kişisel gelişim dediğimiz şeyler de bence son dönem o yüzden bu kadar yükseldi. Bir kısım farkındalıktan geliyor. Bir kısım özgüven ile bir şey kazanmak için veya çevresi ile doğru iletişim kurmakla ilgili bir yerden geliyor.
Can Kılcıoğlu: Benim Film Okuma dersine gelen çok sevdiğim bir öğrencim “ben arkadaşlarıma hava atmak için geliyorum” dedi ki bence çok tatlı bir hareket yani, çok doğal bir yaklaşım, çok net, çok dürüst. Farkındalık işte. Hepimiz aynı tabağa bakıyoruz ama o tabakta başka şeyler görmeye çalışıyoruz. Bu sefer o farkındalıkla, o tabağı da, masayı da görmeye başlıyorlar ve hayatları renkleniyor ve derinleşiyor aslında. O farkındalık insanın tarafına geçince hakikaten çok kıymetli bir şey oluyor.
Gonca Küçükardalı: Kurumlar buna niye ilgi gösteriyor? Çalışan ya da yönetici herkesin hayatta değişik bir motivasyona ihtiyacı var çünkü. Çok sıkıştı insanların hayatı ve aşırı bir mutsuzluk hâkim. Değişik bakış açısına da ihtiyaç var çünkü analitik düşünce aynı çemberin içinde dönüp duruyor. Kurumlar da değişik bakış açılarına ihtiyaç duyuyor, onlar da öyle gelişiyor, insanlar gibi.
Can Kılcıoğlu: Bir de sonuçları da çok güzel oluyor. Sekiz hafta süren bir oyunculuk atölyesi yaptık geçen ay. Sonunda da kısa film çektik. Çok eğlendiler, eğlenmenin ötesinde çok şey değişti. Günde iki saatten o yirmi kişiye bir şeyler yapmaya çalışıyorsunuz ama günün sonunda “ne olur bitmesin” demeleri bize çok keyif veriyor tabii.

Fotograf: İsmail Güneş Aksöyek

Bu da işte birilerinin hayatına dokunduğunuzu anlatıyor.
Gonca Küçükardalı: Kendiyle de, hayatla da daha samimi ilişki kurmalarında bir adım oluyor.
Can Kılcıoğlu: O kadar önyargılı ki insanlar. Pınar böyle bir kadın, ben tanıyorum zaten deyip onu merak etme duygusunu bırakıyorlar. Herkes birbirini kenara koyuyor. Merak etmeyi bırakmak bence ölüm. Bence ruh ölümü o.
Gonca Küçükardalı: Bir de bizim eğitmenlerimizin en temel özelliği deli olmaları. Şimdilik ikimiziz ama… Bayağı kalabalık bir ekip geliyor eğitmen kadrosuna. Ben şunu gördüm; Analitik zekâlı insanlar, hani beyaz yakalılar, kurumsalda çalışan ve daha çok o düzeni, aidiyeti, güveni seven insanlar değişik bir bakış açısı kazanmak istiyorlarsa bunu biraz da delilerde bulabilirler. Farklı bir şey öğrenmek istiyorsan deli akademisine başvuracaksın.

E deli deliyi buluyor işte…
Can Kılcıoğlu: Ablamla şirketimizin adı da “Delice Film” zaten. İnsanlar bu düzen içinde çok iyiyiz falan deseler de o marjinal şeylere hepimizin ihtiyacı var. O delilik derecesine herkesin ihtiyacı var ama itiraf etmiyorlar sadece.

Çünkü fanusun içindeki o korunaklı hayat sıradan hatta sıkıcı da olsa güvenli geliyor.
Gonca Küçükardalı: Ama işte o fanusa bir tane iğne batırdın mı içinden bir sürü duygu çıkıyor. Herhalde insanlar ona cesaret edemiyorlar ve bizim yaptığımız o cesareti göstermek sanırım. Çağ Çalışkur’un sözüdür ve çok severim “Oyuncu her anı “gerçekten” yaşatan insandır”. İşte bütün o felsefenin “anda kalma” meselesinin temeli de aynı aslında. Anda kalıp tekrar tekrar yaşatmak, yeni bir an yaratmak ve bunun farkına varmak. Yaşamda bunu daha zor yapıyoruz, sahnede daha gerçek ve korkusuz.
Can Kılcıoğlu: Bunun dışında bu arada dizi senaryosu da yazıyoruz. Yazdığımız bir polisiye senaryo var.  Ve tiyatroyla ilgili yapmak istediğimiz başka şeyler de var. Yurtdışından tiyatro oyunları getirtmek, sergilemek, yönetmek, belki oynamak gibi şeyler de var. Bir de benim “Dünya Evi” diye bir projem daha var. Ben kendi fikrimi savunmaktan hiçbir zaman vazgeçmeyen biri olarak, sivri dilimle, yaptığım filmde ya da bir işte gösteriyorum bunu zaten. Yani imzamı atıyorum. Bir akrabam “ben senin için çok endişeleniyorum” demişti. Ben de ona: “ben de senin için çok endişeleniyorum” demiştim. Bütün mesele oradan çıkıyor zaten. Dolayısıyla Bakanlık’tan destek alamadığım, sponsor bulamadığım için filmi çekemeyip rafa kaldırmıştım. Film tek mekânda geçiyordu. O yüzden tiyatro oyununa dönüştürüyorum onu şimdi. “Dünya Evi” bir apartmanda geçen, bir apartman toplantısıyla başlayan bir kara komedi. Performatif de bir iş olacak. Müzikal tarafı da olacak. Etkileşimli bir iş olacak muhtemelen. Ben bunu yazarken yöneticiliğini yaptığım kendi apartmanımdan ilham aldım.

İnsan niye apartman yöneticiliği yapar ki?
Can Kılcıoğlu: Bir gün kapı çaldı, açtım ve apartman yöneticisi oldunuz dediler. Aday bile değildim diye karşı çıkacak oldum, “toplantıya gelmediniz, sizi yönetici seçtik” dediler. Apartman sakini dediğimiz şey bence film konusu. Benim yöneticiliğimde kül tablaları havada uçuşuyordu. Koca koca insanları durdurmaya çalışıyordum. O kadar büyük bir nefret ve öfke var ki biz yine birlikte iyi yaşıyoruz dedim. Kalorifer ısısının 23 dereceden 23 buçuk dereceye çıkmasıyla ilgili büyük kavgalar oluyordu. Kazan dairesinde arbede çıkıyordu. Reddedecektim yöneticiliği, sonra baktım çok acayip kavgalar ve aslında hikâyeler çıkıyor, kabul ettim. 1,5 yıl yöneticilik yaptım. O zaman “Karnaval” festival festival dolaşıyordu. Ben yurtdışında oluyordum. Rusya’da bir kokteylde yapımcıyla konuşuyordum. Telefonum çalıyor, alt komşum arıyor. Çok önemli bir aramam var, bakmam lazım diyorum. Apartmanın elektriği kesilmiş, herkes birbirine girmiş. İşte böyle çıktı “Dünya Evi”. O kalabalık bir ekiple sahnelenecek ben de yöneteceğim herhalde.

Peki, hâlihazırda ilk proje ne, ne yapacaksınız birlikte?
Can Kılcıoğlu: Benim yazdığım “Hayattayız” kısa filmini çekiyoruz. Kadın dayanışması ve cinsiyetçilik uzun süredir benim temel konum. Beni tanıyan herkesin de bildiği bir özelliğimdir bu. Bu konuda hep bir şey yapmak istiyordum zaten. Hatta bununla ilgili uzun metrajlı bir senaryom da var. Fakat kısa film yapmak yoktu aklımda. Yine Gonca’yla otururken ortaya çıkan bir şey oldu bu. Bana bir hikâye anlattı ve ben çok etkilendim. Hep kadın hikâyelerini anlamaya çalıştığım bir yerde büyüdüm ama bu hikâyeler gittikçe sertleşiyor, korkunçlaşıyor ve çok yakınımıza kadar geliyor. Artık bunu yapmam lazım hissiyatım çok yükseldi. Bir yandan da Gonca ve diğer başrol Meriç Aral ile hep konuştuk. İki kadının hikâyesi çünkü bu. Meriç de bu konuda çok açık, araştıran ve feminist bir kadın. Kadınların yaşadığı bu eril şiddeti en sade şekilde nasıl anlatabiliriz diye hep aramızda tartıştık. Çok bıçak sırtı bir konu. Bu konuda çok şey yapılmaya çalışılıyor ama çok paldır küldür, özensiz, yere düşen şeyler de oluyor. Eril tuzağa düşme riski çok yüksek. O yüzden hep ayık olmak gerek bu konuda. Cinsiyetçilik de öyle, kadın dayanışması da öyle, homofobi de öyle… Aksi öyle beyinlerimize yerleştirilmiş durumda ki öteki tarafın varlığının bile nasıl bir şey olduğunu anlayamıyoruz.

Öyle önemli ki o dozaj ve dil. Çok anlatınca da sıradanlaşmış gibi ya da doğalmış gibi görünme riski var.
Can Kılcıoğlu: Şiddet kötü bir şeydir demek manasız. Nasıl anlattığınız önemli. Daha bunun bile kötü bir şey olmadığını düşünen insanlar var. Üstümüzde bir enkaz var. O enkazın içinden çıkıp bir şeyi filizlendirmeye çalışıyoruz. O anlamda kat kat zor durumdayız. Ama ben hep umutlu biriyimdir. Hayatta tutunmak için bir tek o var elimde. O umudu kaybedersem yapamam. “Hayattayız” da umutlu bir film. Çünkü yaşamaya devam etmek en büyük direnişimiz. Herkes özgürleşecek bir anda diye bir şey yok. Birinde bir değişiklik olursa, o birine çarpacaktır. O, ötekinin eline dokunacaktır. Öteki, diğerinin omuzuna dokunacaktır.

Bir film, oyun ya da resim fark etmez. Eğer soru sorduruyorsa, sonrasında sen o soru kancasıyla dolaşıyorsan bence son derece yeterli. Cevabını buldurması başka bir konu.
Can Kılcıoğlu: Gerçekten çok hassas bir konu ve onu doğru anlatmak önemli. Diyelim ki benim filmimi izleyen bir adam şöyle bir baktı ve yok zaten ben bunu yapmıyorum ki dedi. Sonra başka birinin filmine baktı, ya ben bunu bir yerden hatırlıyorum dedi. Öteki filmi izledi, galiba benim hayatımda da var bu dedi. Bu böyle olacak bir şey. Bunu tek başına bir yönetmen ve bir film değiştiremez. Bununla ilgili bir sürü şey yapılması lazım. Ben sadece kendi yapabileceğim şeyleri yapıyorum. Bunun böyle kolektif bir yanının olması çok önemli. Filme çok kişinin destek olması da çok önemli. Bu da tüylerimi diken diken ediyor. İnanan çok kişi var filme. Başta Gonca hep inancını korudu, zaten ilk günden beri hep yanımda, Meriç Aral öyle. Yavuz Pekman, Sarp Aydınoğlu öyle, hep tamam harekete geçiyoruz şeklinde davrandılar. Canım Çiçek Kahraman, Okan Kaya keza… Karnaval”da da birlikte çalışmıştık onlarla. Ben böyle tek başıma debelenirken Nefes Polat ve Recep Başaran yapımcı olarak geldiler ve hayatımı kurtardılar. Diğer keyifli şey ise, Gonca ve Meriç benim eski öğrencilerim. Bu benim için çok onur verici bir his. Bundan daha öte bir geri dönüş yok. Bir şeyler anlatıyorsunuz, senelerce insanlara dil döküyorsunuz. Belki hayatlarında bir şey değişiyor, bilmiyorum. Ama hayatlarında böyle ufak şeyler değiştirdiğine inandığın insanların dönüp dolaşıp senin hayatında bir şeyler değiştirmeye başlamaları ve sonra birlikte başkalarının hayatlarında bir şeyler değiştirmeye başlamanızın tarifi mümkün değil. Çok büyük bir haz bu.

Çok şanslısınız. İnsanın sözünü söyleyebileceği bir yer bulabilmesi, bir platform yaratabilmesi çok kıymetli.
Can Kılcıoğlu: Bunu yaratmak için de yırtınıyoruz aslında. Çok çabalıyoruz.
Gonca Küçükardalı: Filmde Ece karakterini oynayan oyuncu olarak şunu söyleyebilirim. Fiziksel şiddeti zaten hepimiz yargılıyoruz. Ona tepkimizi bir yerde gösteriyoruz. Ama psikolojik şiddeti inanılmaz normalleştiriyoruz. İstediğimiz kadar okuryazar olalım, istediğimiz kadar farkındalığımız gelişsin, istediğimiz kadar belli bir yere gelelim, anında hayatımızın içine giriyor o. Ayrıştırarak söylemiyorum, kadın olarak bizim de psikolojik şiddet uyguladığımız alanlar vardır ama genel perspektiften baktığımızda daha çok maruz kaldığımız yerler var ne yazık ki. Özellikle eksilerde yaşarken hayatı. Bunlardan çıkmak için bütün eforunu, enerjini kaybediyorsun hayatta. Sonra bir de üstüne bir şey yaratabilmek oldukça zor. O yüzden filmin çok özel bir tarafı var benim için. Parçası olduğum için de ayrıca çok mutluyum.
Can Kılcıoğlu: Filme destek olan, yanımda olan çok kişi oldu.  O zaman ben de film yapmaya devam etmemi istiyor bu insanlar diyorum. Bir tane daha yap, ben onu izlemek istiyorum diyor. Dolayısıyla kendi müstakbel filmini belirlemiş oluyor. Tabii ki o zaman sorumluluk da çok büyüyor. İnsanlara ulaşmak çok müthiş bir şey. Sonuçta çok kişisel bir şey yapıyoruz sinemada. O kişisel yapıda samimiyet yakalarsan da başkalarının hayatında da bir şeyler yakalıyorsun. Umarım “Hayattayız”da ve “Cameo”yla da bunu başarabiliriz.

Vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederim. Tüm işlerinizde başarılar dilerim sizi tanımak çok güzeldi.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here