Rocco ve Eva’nın evindeyiz. Birazdan misafirleri gelecek. Hissedilen gerilim çok tanıdık. Belki de çiftler tartışmaktan korktuğu için konuşmayı bırakıyordur. En azından biz öyle yapıyoruz. Eva, terapist olmasına rağmen kızıyla bağ kuramıyor. Anne kızını, kızı annesini, o diğerini, diğeri berikini bilmeden yargılıyor. Empatiye ne oldu? Peki ya mahremiyete? Özel hayatımıza tecavüz ediyorlar. Cep telefonları haddinden çok şey biliyor. Misafirler gelmeye başladı ya, itiraflar ve arkadan konuşmalar da başlar şimdi demeye kalmadan “Her şey geçmişte kaldığına göre artık söyleyebilirim. O çatallı sesi vardı ya, bir yandan tahrik ediyordu beni!” cümlesi duyuldu bile! Buyrun işte!

Eşimle aramız bir süredir limoni. Şehir dışı planımız için benden diş fırçasını istedi. Ben de banyoda bana ait olmayan fırçayı yanıma aldım. Fırça onun değilmiş! Onun fırçasını bile tanımıyorum, ne ara bu kadar yabancılaştık diye hüngür hüngür ağladığımı unutamıyorum. İşte o an aklım çıktı. Yap-bozun parçalarının yerli yerince bir araya gelmelerine daha var ama büyük resim tabak gibi ortada şimdi. Önce ikinci, sonra üçüncü telefonunun olduğunu öğrendim şaşkınlıkla. Bu zamanımı aldı çünkü hiçbiri ortaya çıkmıyordu. O nereye, telefonlar onunla beraber oraya. Sanki vücudunun bir uzvu gibiydiler. Pantolon giydiğinde problem yok ama eşofmanlar genellikle iki cepli oluyor, üçüncüyü koyacak yer kalmıyor. Bir de hepsi şifreli! Hem de kaç kademeli.

Benim derdim telefonlarla değil; telefonu el emziği gibi kullananlarla. Arayınca telefonu açmamak, sonradan da dönmemek, mesajlara cevap yazmamak, whatsapp mesajını saatlerce okunmamışta bırakmak bana biraz ayıp geliyor. Bir de ben göz göze gelmeden konuşamayanlardanım. Genelde karşımdakiler başlarını telefondan kaldırmadıkları için sohbet dura kalka, bölüne bölüne sürüyor diyeceğim ama aslında başlayamıyor bile. Telefonun sesini kısmak, ekranı ters çevirip koymak, incelikten mi yoksa içindekilerin ağırlığından mı ilk başta anlaşılmıyor.

Şimdi de gruba sonradan katılan Bianca diğerlerini etkilemek için ilk görüşmelerinde en az on kıyafet değiştirdiğini itiraf ediyor. Ama daha ilk dakikada hepsini yıllardır tanıyormuş gibi hissediyor. Ah güzel Bianca, Cosimo’yla nasıl âşıklar birbirlerine! Lele ve Carlotta sanki biraz sıkılmış gibi evlilikten. Ortada kadim bir kayınvalide problemi var. Peppe tam kadınların hoşlanacağı türden biri. Bu centilmen adamın yeni sevgilisi gecenin merak konusu. Ama hiçbir şey göründüğü gibi değil. Yıllarımızı birlikte geçirdiğimiz eşlerimizi, yakın arkadaşlarımızı tanıyor muyuz gerçekten? Ne ara böyle yabancıya dönüyor ciğerini bildiğimiz sevgilimiz? “Umarım birbirimizden sakladığımız birkaç sırrımız vardır. O kadar da sıkıcı tipler olmayalım!” masum bir cümle gibi tınlıyor kulakta, değil mi? Birbirlerinden hiçbir şey saklamadıklarını kanıtlamak için blöfe rağmen oyun, böyle başlıyor aralarında. Rahatlık, gerginlikle yer değiştirir. Pandoranın kutusu açılıyor. Kahramanlarımız, o rahat kanepeden kalkıp mayınlı yollara düşüyor.

Vicdan ve gerçeğin korku salan yıkıcılığına bir de şüphe eklenince çürütücü bir döngüde savruluyor ruhlarımız. Belki de o yüzden ortaya çıkmak, ifşa olmak istiyoruz. Katillerin er geç olay yerine dönmesi kaçınılmaz bir kehanet gibi gerçek oluyor her seferinde. Gerçeklerin ortaya çıkma alışkanlığı değişmiyor. Huzur gelmiyor. Güven bizi çoktan terk etmiş. “Aşkım, ruhum, birtanem, bana iyi gelen bir tek sensin bu dünyada, iyi ol sevgilim…” sözleri aile whatsapp’ına bomba gibi düşüyor. Mutluyduk bugüne kadar. Bal gibi öyleydik. Ya şimdi? Yaşadığımız gerçek, o andan itibaren geçmişimizi de değiştirerek başka, çirkin bir şeye dönüşüyor. Geleceğimiz gibi, geçmişimiz de elimizden alınıyor. Alacakaranlık kuşağında yaşananlar ile kendi gerçeğimiz kesişmiyor bir türlü. Afallama bitmiyor.

Bir de Rocca’ya bakıyorum. Adam “ayakta tutmaya çalıştığımız şey, bana güç veriyor, bizi kaybetmek istemiyorum” diyor. Boyun eğmenin aslında erdem olduğunu, geri adımın aslında ileri adım olduğunu öğrenmiş o.

Peki şimdi bu kadar bilgiyle ne yapacağım ben? Kolay mı oturdu bu yürek yerine? Nicedir yersiz yurtsuz bir aptal gibi hissettim kendimi ki düşman başına. En iyisi telefonuma not ekleyeyim: Cesaret korkmamakta değil, korkuya rağmen doğru olanı yapmakta. İnsanlar ayrılmayı öğrenmeli!

TwoTwo Production ne zaman, niçin kuruldu ve ilk işi bu oyun mu?

Kerem Pilavcı: “Mutluyduk Belki Bugüne Kadar”ın prodüksiyon aşamasına paralel olarak, 2017’nin eylül ayında kuruldu. Profesyonel olarak bir oyun çıkarmayı planladıktan sonra, Sami (Özbudak) ile beraber bunun bir topluluktan çıkmasının daha doğru olacağını düşündük. 2 ile 2 yan yana gelince 22 oluyor, o da benim doğum günüm. Ayrıca uğurlu rakamım. Adı o yüzden “TwoTwo”. “Mutluyduk Belki Bugüne Kadar” da TwoTwo Production’nın nazar boncuğu oldu böylece.

Cep telefonlarımızda sakladığımız sırların açığa çıktığında sebep olabileceği yıkıma değinen filmin tarafınızdan oyunlaştırılma sürecinin yine cep telefonu marifetiyle olması da ayrıca ironik. Daha sonra izlemek üzere instagram’da beğendiğiniz filmlerin ekran görüntüsünü alıyorsunuz. Süreç böyle başlıyor.

Kerem Pilavcı: 2017’nin yazında çok yakın bir arkadaşımın instagram’daki story’sinde filmin orjinal İtalyan versiyonu Perfetti Sconosciuti”yi gördüm. Hemen aynı akşam da izledim ve tam sahneye uyarlanacak bir film olduğunu düşündüm. Çok güzel yazılmış bir metin. Birbirini tetikleyen birçok olay var. Sonra her şey kendi kendine ilerledi. O dönem Murat (Mahmutyazıcıoğlu), Gökçe (Eyüboğlu) ve Başak (Kıvılcım Ertanoğlu) ile birlikteydik. Gişesi çok iyi olan bir İtalyan filminden bahsediyoruz. Onlara nasıl ulaşabilirim, bunun haklarını nasıl alabilirim, olmaz herhalde derken yurtdışına bir e-mail yazdım. Türkiye’nin, telif hakları için müsait olduğu yönünde cevap alınca da hemen atladım açıkçası. O dönem Türk versiyonu sinema filminin çekileceğini de bilmiyordum. Tam telifi aldığımda, gazetelerden Ferzan Özpetek’in de telif alıp film yapacağını öğrendim. Paralel bir zamanlama, enterasan bir rastlantı oldu.

“Sadakati azalmış, hem kişisel hem de çevresel anlamda yozlaşmış ilişkileri anlatma isteğim de asıl çıkış noktam oldu” demişsiniz. Peki, en çok hangi kavram karnınızı ağrıttı?

Beni en çok ikili duygusal ilişkilerdeki ve arkadaş ilişkilerindeki yozlaşma etkiledi. Yaşadığımız dönemde ilişkiler çok yapay geliyor bana. Ne yazık ki o eski saflığı yok. Sosyal mecraların da bu kadar artmasıyla beraber sadakat, şeffaflık maalesef en aza indirgenmiş durumda.

Daha önce İstanbul Film Festivali’nde “Youth – Gençlik” filmi gösterilen Paolo Genovese’nin yazıp yönettiği bol ödüllü “Perfetti Sconosciuti / Muhteşem Yabancılar” filminin İtalya’dan başka, İspanya, Yunanistan ve Türkiye’de uyarlamaları yapıldı. Ekip nasıl bir araya gelmiş diye bakıyorum. Siz Gökçe Eyüboğlu ile “Küçük Prens” müzikalinde birliktesiniz. Ama sanırım daha önce “Batlır” filminin senaryosu için bir aradasınız. Ayrıca oyunun yönetmeni Ahmet Sami Özbudak “Balat Monologlar Müzesi”nin Sanat Yönetmenliğini, Koordinatörlüğünü ve Proje Tasarımını üstlenirken, Başak Kıvılcım Ertanoğlu da aynı oyunda yönetmenlik yapmış.

Gökçe Eyüboğlu: Yol arkadaşıyız biz.

Giray Altunok: Aslında eskiden tanışıyoruz. Hepimiz Akademi 35buçuk’tan Vahide Perçin’in öğrencileriyiz.

Sizi Murat Mahmutyazıcıoğlu mu gaza getirdi? Ekiptekilerle daha önce çalışmaları olmuştu.

Kerem Pilavcı: Ben zaten adaptasyonu kafama koymuştum ve gerçekleştirmiştim. Ama beni yurtdışıyla bağlantı kurmam konusunda cesaretlendiren sağ olsun Murat’tır. Başından beri kesin olan Gökçe (Eva) ve Giray’dı ama Gökçe, yeni başlayan dizisinden dolayı tedirgindi. Giray, Lele karakterini canlandırmak üzere ilk kesinleşen isim oldu böylece. 

Gökçe Eyüboğlu: Aslında tiyatroyu zor durumda bırakmaktan korkuyordum. Buraya yeteri kadar vakit ayıramazsam diye tedirgindim.

Kerem Pilavcı: Yönetmenimiz Ahmet Sami Özbudak’ın önerisiyle Fehmi Kararaslan (Cosimo) kadroya katıldı. Deniz Karaoğlu (Peppe) da yine Giray gibi en başından beri benim mutlaka olmasını istediğim bir oyuncuydu. Başak Kıvılcım Ertanoğlu (Carlotta) da yine başından beri belliydi. Cast’ı oluşturduğumuz dönemde, Canan Atalay’la (Bianca) beraber “Taziye” oyununun okuma tiyatrosunu yapıyorduk. Canan’ın daha önceki işlerini de biliyordum ama beraber çalıştığımız oyunda yarattığı karakteri görünce, Allah’ım keşke Canan da burada yer asla dedim. Bir türlü Rocco karakterini bulamıyorduk. En son Deniz’e önerebileceği kimse var mı diye sorunca, Faruk Barman (Rocco) aynı gün netleşti. Böylece kadro tamamlandı.

Faruk Barman: Aslında birçoğumuz birbirimizi eskiden tanıyorduk. Aynı çatı altında çalıştığımız arkadaşlarımız da vardı. Başak’ı tanıyordum. Giray benim sınıf arkadaşımın eşi örneğin. Deniz’in de Ahmet Sami ile bir iş içinde olduğunu biliyordum ama işin ne olduğunu bilmiyordum. Bir gün Deniz aradı “böyle böyle bir rol var, ben de seni önerdim” dedi. Sonra Ahmet Sami aradı ve teksti gönderdi. Başlarda hem dışarda bir iş yapmaktan, hem de metinden kaynaklı tereddütlerim vardı ama sonuç beklentimin çok üstünde çıktı. Doğrusu metnin sahnede bu kadar güzel olacağını hayal etmemiştim. Ahmet Sami de ekibi çok güzel kaynaştırdı ve çok güzel bir şey çıktı ortaya. Biz gerçekten iyi bir ekip olduk ve sanırım bu da seyirciye yansıyordur. Bugüne kadar, kendi kurduğumuz tiyatro olan Yan Etki dışında bir tiyatroda oynamamıştım. Aslında Kerem’e çok teşekkür etmek isterim, bizim kendi tiyatromuzda yaşadığımız stresi şimdi o yaşıyor. Başka tiyatroda sadece oyuncu olmak müthiş rahatlıkmış ve ben burada yer almaktan çok mutluyum. 

Her iyi oyuncunun bir araya gelmesiyle çok iyi bir ekip çıkmaz her zaman. Burada ödülleriyle de başarısını kanıtlamış oyuncuların buluşması çok güzel bir sinerji oluşturmuş, çok iyi bir ekip olmuşsunuz.

Kerem Pilavcı: Hakkımızda beş – on yılda bir, böylesi bir ekip bir araya gelir ve böyle bir sinerji yakalanır diye söylüyorlar. Tüm ekip benden daha deneyimli bu arada.

Başak Kıvılcım Ertanoğlu: Bizim kulisimiz çok güzel.

Faruk Barman: Kalabalık bir kadro sayılırız, yani yedi kişinin kuliste anlaşması kolay olmaz. Bizim hiç ayaklarımız geri geri gitmiyor kulise.

Kerem Pilavcı: Herkes birbiriyle o kadar egosuz ve samimi bir yerden bağ kurdu ki sonuçta da gerçekten birbiriyle çok iyi anlaşan, iyi bir ekip ortaya çıktı.

Başak Kıvılcım Ertanoğlu: Belki bu biraz da yaşla ilgili. Belli bir yaşa geldikten ve belli bir deneyimden sonra çok iyi bir zamanda yollarımız kesişti. Birbirimizi dinliyoruz, dinlemek de yaşanmayla alakalı çünkü.

Giray Altınok: İşte Allah, insanın kalbine göre veriyor. “Sen İstanbul’dan Daha Güzelsin”i izlediğimde, Allah’ım inşallah Başak’la çalışırız dedim ve gerçek oldu.

Oyuncuların hiçbiri sadece oyuncu değil. Aynı zamanda yönetmen – yardımcı yönetmen – yazar – koreograf – dans ve ışık tasarımcıları var aranızda. 

Kerem Pilavcı: Ayrıca aramızda Fransız ekolümüz var.

Fehmi Karaarslan: Daha önce Sedef Ecer’in yazıp yönettiği “e-mülteci” oyununu Meltem Cumbul’la oynamıştık Devlet Tiyatrosu’nda. Onu daha sonra Paris’te ve Marsilya’da Fransızca oynadık. Devlet Tiyatrosu orada bizi kadrosuna aldı. Ben de yedi yıldır farklı tiyatrolarda çalışıyorum, Fransız Kültür’le işler yapıyorum.

Giray Altınok: Bu benim dünyamda o kadar büyük bir olaydı ki, Fehmi döndüğünde, “ne yani Fransızca mı oynadınız” diye sordum. Evet deyince, vay anasını dedim.

Peki Fransızca’yı nasıl bu kadar iyi biliyorsunuz?

Fehmi Karaarslan: Fransa’da Paris Devlet Konservatuvarı’nda okudum.

Sahnedeki yedi oyuncuya ek olarak, cep telefonları ile yaşanan akışı, kimseye emanet edemediğinizden siz de neredeyse sekizinci oyuncu olarak varsınız her oyunda.

Kerem Pilavcı: Evet o benim. Hem adaptasyonu yapan hem yapımcı hem de sekizinci oyuncu. Aslında emanet edememekten değil de -bunu çok samimi ve mütevazı bir yerden söylüyorum- biz yola o kadar küçük niyetlerle başladık ki provalar kız kardeşimin evinde yapılıyordu örneğin. O provalarda, başkası olmadığı için telefon trafiğini de ben yapıyordum. Sonra da üstüme kaldı ve onu oturtana kadar da bayağı bir zorluk çektim. Oyunda şöyle bir şey oldu. Başak’a mesaj geliyor, Deniz de, “ben yeni bir şey öğrendim, Siri mesajı oku” diyor ve Siri de mesajı okumaya başlıyor. Yanlışlıkla ben ortada daha hiç mesaj falan yokken, Başak’ın mesaj sesini göndereceğime, direkt Siri’nin sesini gönderdim. Hepsi sahnede buz kesti. Alakasız bir yerde Siri “yeni mesajınız yok” dedi. Ben panikle durdurmaya falan çalıştım. Allah’tan hepsi gayet profesyonel de…

Peki ne yaptınız, nasıl hallettiniz o an?

Giray Altınok: İnanın biz Kerem’den daha az geriliyoruz. Yanlış geldi herhalde gibi doğaçlamalarla kurtarmaya çalışıyoruz işte.

Faruk Barman: Benim mikrofonun sesini açmam lazım çünkü oyunda oradan şarkı dinliyoruz. Çok basit bir hareket; of’dan on’a getirmem lazım ama unutmuşum. Çok da önemli değil teknik olarak. Kerem için bu dünyanın sonu. Ben onun için bir fırça yedim Kerem’den. Ben burada teknik eleman gibiyim. Mikrofonu aç/mikrofonu kapat. Arkadaş sen tepede yalnız oturuyorsun bir tuşa basamıyorsun.

Kerem Pilavcı: Kardeşim kusura bakma da orada yapacağın tek hareket telefonu sessize almak, onu da yapamıyorsan…

Faruk Barman: Oyuna çıkacağız, Kerem bana birçok nasihat veriyor. “Arkada bluetooth’da sıkıntı olabilir, ben sana onu bir göstereyim. Kitaplığın altında bak kablo, bir problem olursa kabloyu çıkarırsın, anladın mı” diyor. “Tabii tabii anladım diyorum”, oysa hiçbir fikrim yok. Oyuna çıkacağız, ona konsantre olmalıyım o an. 

Kerem Pilavcı: Biz ilk başta gerçekten bluetooth’la bağlanmaya çalıştık hoparlöre. Mesafe uzadıkça bağlantı kalitesi kötüleşiyor. Bir oyunun ortalarında şöyle bir şey oldu. Luccio arıyor ama cızırtı olduğu için dediği anlaşılmıyor. Oyuncular doğaçlama yaparak “ne dedi” diye birbirlerine soruyorlar.

Faruk Barman: Oyunda “Sen daha kadınlardan mı, erkeklerden mi hoşlandığını bile bilmiyorsun diye” çok kilit bir cümle var ama bağlantının kalitesizliğinden dediği hiçbir şey anlaşılmadı. Biz de mecburen birbirimize “kadınlardan mı, erkeklerden mi hoşlandığını bilmiyorsun dedi galiba” diyerek sözü tekrar ettik.

Arayışlardan sonra Beti Mizrahi’nin önerdiği Tophane’deki eve aşık olup 9 Ocak’ta Plan Be Loft’ta prömiyer yapıyorsunuz. Dört ay sonra da oyun Toyİstanbul’a taşınıyor.

Kerem Pilavcı: Her zaman alternatif sahneleri de değerlendirmek istiyoruz ama sezon boyunca Toyİstanbul’da olacağız.

İlk oyunun adaylıkları (22. Afife Ödülleri En İyi Yönetmen Adayı: Ahmet Sami Özbudak; En İyi Erkek Oyuncu Adayı: Deniz Karaoğlu; 23. Sadri Alışık Ödülleri Kara Komedi, Komedi, Müzikal dalında Yardımcı Rolde En İyi Kadın Oyuncu Adayı: Gökçe Eyüboğlu; Yeni Tiyatro Dergisi Türkçe’ye Katkı Adayı: Kerem Pilavcı) ve ödülleri (Afife Yardımcı Rolde Yılın En Başarılı Kadın Oyuncu: Canan Atalay; Direklerarası Tiyatro Ödülleri: Ensemble; Üstün Akmen Tiyatro Ödülleri: Ekip Oyunu) olması çok güzel bir başlangıç. Her tiyatroya nasip olmaz.

Canan Atalay: Benim için “ensemble” ödülü çok değeli örneğin. Benim Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü almamın da Ekip Ödülü almaktan bir farkı yok. Çünkü oyunu izleyenlerin de gördüğü gibi ne yapıyorsak beraber yapıyoruz. Ben o ödülle biraz ekibi temsil ediyormuşum gibi hissettim. Benim için de, ekip için de çok güzel bir motivasyon oldu. Gittiğimiz yola devam edeceğiz.

Oyunun başındaki telefonlarınızı kapatın uyarısı hiç bu kadar ciddi nitelikte olmamıştı.

Kerem Pilavcı: Gelen seyircinin telefonunu kapatması için bir hatırlatma oluyor. Ayrıca mikrofon üzerinden bluetooth’a bağlanıyormuşuz izlenimini güçlendiriyor.

Gökçe Eyüboğlu: Aramızda gerçekten birinin telefonu çalarsa onu dinleyelim mi, mesajını okuyalım mı diye konuştuğumuzu hatırlıyorum.

Ben o uyarının tehdit unsuru olarak hayatlarımızı mahvetmesini kast ediyorum. Acaba mahremiyetin tanımı yeniden mi yapılmalı?

Giray Altınok: Bu telefonların içinde bir dünya var ve o çok eğlenceli, lunapark yani.

Her zaman güldürmüyor ama.

Giray Altınok: Mizahta da öyle bir duygu vardır ya, birisi kötü duruma düştüğünde gülmemizin sebebi de odur. Çok şükür o ben değilim. O rahatlıkla gülüyor insanlar. Bizim oyunda o yok. Erkeklerde o rahatlığı göremiyorum oyunda. Gülüyor ama ben böyle olmam diyemiyor. Çünkü herkes öyle olur. İlla bu oyunu oynamalarına gerek yok insanların. Bir anlık gaflete bakar.

Bu kadar gerçek, bu kadar güncel ve bu kadar baş belası bir konunun sahneleyiş biçimi ancak bu kadar doğru olabilirdi. Bu da oyunu, sahnelenen en samimi oyunlardan biri yapıyor. Gerçekten o evin salonunda söylenen her söz, bize söylenmiş oluyor böylece. “Hiçbirimiz masum değiliz” gibi.

Kerem Pilavcı: Oyunda geçen “hiçbirimiz masum değiliz” cümlesi aslında Sezen Aksu’nun “masum değiliz hiçbirimiz” şarkısından alıntı. O sözü özellikle kullanmak istedim çünkü iyi ya da kötü, bütün karakterler, beyaz ya da koyu yalan söylüyor sonuçta. Gökçe’nin canlandırdığı Eva karakterinin bir sözü var. “Eğer evli çiftler birbirlerinin telefonlarını kurcalasalardı, ortalıkta evli çift kalmazdı” diye. Telefonlar kara kutularımız. Herkesin sakladığı bir şeyler var telefonlarında.

Gökçe Eyüboğlu: Hiçbirimiz masum değiliz sözü bence daha çok vurgulanmalı. Sosyal medya ve telefonları aşırı suçlamıyorum. Bence sorun bizde. Sosyal medyada insanlar muhteşem doğa fotoğrafları çekiyorlar. Bir de selfie çekip koyuyorlar. Ve biz o selfie’leri beğeniyoruz. O doğa fotoğraflarının o kadar da peşine düşmüyoruz. Yani biz zaten böyleydik; sosyal medya ve telefonlar sayesinde bir tık daha ortaya çıktık sadece.

Giray Altınok: Yani güvercinlerle haberleşseydik yine aynı şey yaşanacaktı.

Aslında her şeyi haddinden fazla paylaşarak biz ifşa ediyoruz hayatımızı. Teknoloji bu kadar “gelişmemişken” belki de ilişkilerin raf ömrü uzuyordu.

Başak Kıvılcım Ertanoğlu: Her şey çok hızlı yaşanıyor. İnstgram’da fotoğraf beğenip dm’den yürüyenler var.

Kerem Pilavcı: İnternet geldi mertlik gitti yani, değil mi?

Faruk Barman: Donald Trump’a ulaşabiliyorsun. Ulan şuna iki laf sokayım diyorsun. O görmüş, görmemiş önemli değil. Bu sana kendini güçlü hissettiriyor.

Kerem Pilavcı: Aslında tüketim toplumunun modern bir cihazı olan bu cihaz, bizi de tüketim toplumunun malzemesine dönüştürüyor. Biz de hem ilişkileri hem kendimizi tüketiyoruz.

Her telefon hareketinde yüreğimiz ağzımıza geliyor. Oyuncular adına kaç defa eyvah, şimdi boku yedi diyoruz. Çünkü hepimizin sakladığı muhteşem sırları var. Şifreler, desenler, parmak izleri veya Siri’yle açılan telefonlarımız niye o kadar korunaklı ve erişilmez? Neyi saklıyoruz, neyi kimden koruyoruz?

Faruk Barman: Mahrumiyet!

Başak Kıvılcım Ertanoğlu: Bireysellik örgüsü gibi bir şey ya bu, hani kendine has wallpaper yapmak screensaver yapmak falan. Aslında kişisel olarak hiç gizlimiz kalmadığı için onu koruma altına aldığımızı hissediyoruz.

Telefonlarınız şifreli mi?

Başak Kıvılcım Ertanoğlu: Benim telefonumda sevgilimin parmak izi de kayıtlı.

Faruk Barman: Benim telefonumda şifre bile yok.

Bilmemek daha mı iyi? Mutluluk bununla ters orantılı mı? Bilmedikçe, bilmezden geldikçe, hâlihazırdaki konforlu hayatlarımızı mı koruyoruz? O hayatlar gerçekten korunmayı hak ediyor mu?

Kerem Pilavcı: Bilmemek mutluluktur derler ya, doğru.

Faruk Barman: Oyunda diyorum ya “ben aldattığını öğrenmek istemem” diye. Tahmin ediyorum belki ama öğrenmek istemiyorum. Kimse bilmek istemiyor aslında. Sonrası belli değil, bu alıştığım hayattan vazgeçmem lazım o zaman. Sineye çekip görmezden gelmem lazım.

Giray Altınok: O da herkesin yüzleşemediği bir şey. Kimisi görmezden gelmeyi seçiyor.

Başak Kıvılcım Ertanoğlu: Bazen de bunu öğrenen kişi, karşı reaksiyon olarak, kendisi de aldatıyor. O da bir seçenek. İlişkiyi bitirmektense, bir şekilde intikam alıyor ve eşitlenmiş oluyorlar. Aslında düzenini bozmamak için kendine çareler arıyor.

Canan Atalay: Aslında bunun ortaya çıkması benim için çok pozitif bir şey. O şekilde, gizli saklı devam edeceğine; noktayı koymak lazım. Zaten belli ki bir şey bitmiş. Onun ortaya çıkması bence hayatın akışında çok kıymetli bir şey. Aptal yerine konmak insanın zor kaldırabileceği bir şey.

Başak Kıvılcım Ertanoğlu: En dürüst karakter Bianca olduğu için açıkça soruyor zaten.

Canan Atalay: Rocco da öyle aslında.

Karısını, 19 yaşındaki genç bir kızla aldatan ve yakalanan arkadaşlarının konusu açılduğunda, suçu cep telefonuna atmak… Orada daha temkinli, dikkatli olmaya vurgu yapmak… Bunu, telefonun sebep olduğu yıkım olarak görmek… İfşa oldukça gerçekleri taksit taksit itiraf etmek. Dürüstlüğün sonucunu göğüsleyememek…

Faruk Barman: Tahmin ediyorum, şüpheleniyorum, küpeleri soruyorum ama bu konuda kendime dürüst davranmıyorum. Ben bu hayata devam edeceğim çünkü.

Başak Kıvılcım Ertanoğlu: O bunun cevabını vermiyor ama Bianca cevabı veriyor.

Rocco, “ben çok rahatım, sakladığım bir şey yok ama senin beni aldatıp aldatmadığını öğrenmek istemem” derken yüzleşmekten kaçıyor ama bu gerçekleri değiştirmiyor ki. Elimizde görece dürüst Rocco mu var? Hiç olmazsa insanlık namına, umut namına elimizde bir masum kalsın diye mi düşündünüz?

Ahmet Sami Özbudak: Evet yani, sonuçta herkes kötü olamaz. Herkesin falsosu olsa hikâye dengelenmez. Yazarın orada seçtiği bir matematik var diye düşünüyorum ama zaten hayatta da böyle. Birileri daha dürüst, birileri daha oyun sever.

Faruk Barman: Oyunun vicdanı için seçilen karakter olabilir o. Aslında ben de dürüst değilim. Kimseden bir şey saklamıyorum güya ama ben de kendimden saklıyorum gerçeği. Oyunda ev sahibi olarak bir yerden sonra olayları izliyor ve içten içe de yargılıyorum. Bianca’nın sahnesinde gerçekten Rocco olarak üzülüyorum kıza. En yakın arkadaşlarımdan birinin felaketi beni gerçekten yaralıyor. Adam orada vicdan olarak duruyor. Yoksa herkes iyi olacak ve diğerinin bokluğu benden daha fazla diye kendini rahatlatacak.

Bu insanı korkutuyor. O zaman sonsuz aşk ya da nihai sevgili yok. Peki bizim yaşadığımız neydi diye kalakalıyoruz. Sanki paralel evrende başka bir gerçeklikte olmuş gibi her şey. Gerçeklerimiz birbirinin sağlamasını yapamıyor.

Kerem pilavcı Evet o zaman sadakat yok, şeffaflık yok.

Güven duygusu elimizden alınırsa, geriye kalanla yaşamaya kaldığımız yerden -hiçbir şey olmamış gibi- aynen devam edebilir miyiz?

Başak Kıvılcım Ertanoğlu: Ne yazık ki güven duygusu iyice laçkalaştı ve basitleşti. Sevgiler de eskisi kadar güçlü olamıyor. Bir hafta boyunca seni seviyorum diyor, mutlu oluyorsun. Bir hafta sonra, ben başkasına âşık oldum diyor. Bu tarz şeyleri artık çok yaşadığımız için belki daha çok dokunuyor artık bize. O seni seviyorum cümlesi bir anda yok oluyor ve artık atmosfere konuşuyorsun.

Bu o kadar fena ki toplum olarak paranoyak oluyoruz ve her yaşadığımız her anlamlı şey buzdan heykel gibi yok oluyor.

Kerem Pilavcı: İnsanlara bu kadar dokunuyorsa ne mutlu. Biz de bunu istiyorduk.

Giray Altınok: Ben ikinci gün seni seviyorum demiştim ve sonra da evlendim. Yedi sene sevgililikten sonra iki aydır evliyim.

Başak Kıvılcım Ertanoğlu: Seninki çok güzel bir istisna.

Fehmi Karaarslan: Oyunun en teatral meselesi ve en vurucu kısmı, bu sorguladığınız şey zaten. İnsan kendi kurduğu bir düzeni -çünkü bence evlilik de bir kurgu- yine kendi yarattığı başka bir düzenle yıkıyor. İnsanlık kendi mezarını kazmaya devam ediyor ya da bir referans veriyor bence. Bir de bilinmezden korkuyoruz.

Etik ne kadar oynak.

Gökçe Eyüboğlu: Belki de insanlar ergenlikte yaşadıkları heyecanları tekrar yaşamak istiyorlar.

Fehmi Karaarslan: Belki de insan, doğası gereği tek eşli değildir ve aldatmamak üzerine kurgulanmamıştır. Belki de sırf yasak olduğu için o ilişki caziptir. Normalde asla yan yana gelmeyecek iki insanın birbiri için çekici olması başka nasıl açıklanır?

“Artık seni sevmiyorum, başkasına âşık oldum” dürüst ama çok yaralayan bir cümle duyan adına. “İnsanlar ayrılmayı öğrenmeli”.

Gökçe Eyüboğlu: Bence oyunun en güzel cümlesi.

Ahmet Sami Özbudak: Bittiği zaman uzatmayacaksın. Özetle bu. İnsanlar çok sürüklüyor ilişkilerini. Yalnızlık korkusu, birtakım kaygılar devreye giriyor. Ayrılacak kadar güçlü olmak lazım. İnsan kendiyle mutlu olmalı her şeyden önce; birisi mutluluk sebebi olmamalı.

Peppe, “arkadaş mıyız yani” diye sorarken, henüz kendisinin bile anlayamadığı, arkadaşlarının ilk tabiriyle “ibneliği”, sonradan özenle kibarlaştırılmış biçimiyle “eşcinselliği” üzerinden yüzleşmeyi, ikiyüzlülüğü, önyargıyı ve ötekileştirmeyi açığa çıkartıyor.  Üstelik bu grup yine görece okumuş, empatisi yüksek, yargılaması alçak olabilecek bir grup. Oyunda göbekten atılan kahkahalar o anlarda susuyor.

Deniz Karaoğlu: Evet öyle bir şey var ama benim karakterimin masumiyet ve vicdan noktasında, diğerlerinden ayrıştığını düşünmüyorum. Böyle değerlendirmek benim karakterimi pozitif bir ayrımcılığa itebilir. Burada ilişkisinde cinayet saklayan çift var. Oyunda bunu ahlaki ve etik olarak tartmaya hiç gerek yok gibi geliyor bana. O bizi yanlış bir yere götürür. Çiftler arasında da birçok sırlar, gizler var. Gerçekten çok az şey konuşulabiliyor. Bizim oyun oradaki sivilceyi sıkan bir durum barındırıyor.

“Bu gece kendini ifşa eden siz oldunuz, ben değil!” diyen Peppe’ye ve kısa bir süreliğine onun yerine geçen Lele’ye yaşatılanlar…

Deniz Karaoğlu:Yazar onu çok iyi tartmış, matematiğini de çok iyi dağıtmış. Karakter hem karısı için kocaman bir yükün altına giriyor, hem dostu için yükün altına giriyor ama bir yandan da her akşam saat onda o kızla başka türlü bir ilişkiye giriyor.

Cosimo’nun “bana niye söylemedin” demesi üzerine, Peppe’nin, “neye kızdın şimdi sen? Senin derdin ibne olmam mı, sana söylememiş olmam mı” sorusu da farklı bir yere vurgu yapıyor.

Fehmi Karaarslan: Aslında oradaki tepkisi, final konuşmasını anlamlı kılıyor. Sadece aldatma meselesi değil, “gerçekten arkadaş mıyız” bunların hepsini içinde barındırıyor, “gay”lik meselesinin biraz altı çiziliyor sadece.

Oyundaki her itiraf, ifşa olduğu için geliyor ve hiçbiri de cömert olmuyor ama cinayet itirafının kendiliğinden gelmesi dikkat çekici.

Faruk Barman: Madem iş buraya kadar geldi, madem herkes her şeyi öğrendi, bu da gizli kalmasın, bu da açığa çıksın diye söylenmiş bir şey o.

Başak Kıvılcım Ertanoğlu: Belki de o yükü taşımak istemedikleri için bilinsin istiyorlar ama olayları oraya getiren bir kreşendo var illa ki. İbne olduğunu öğreniyor önce, sonra anlıyor ki aldatmamış. Aslında kendine gelen mesaj sonrasında o kırılmayı yaşıyor. Ben hiç olmazsa kimseyle yatmıyorum, bir kere hemcinsimle yatmıyorum duygusuyla söylüyor ve “herkes ayrılmayı öğrenmeli” cümlesiyle aslında herkes her şeyi öğrensin ve biz artık ne yapmamız gerekiyorsa onu yapalım demek istiyor.

Gizli mayın denilen telefonlar gerçekten haddinden fazla şey biliyor. Oraya gelen insanlar oyunu oynamadılar. Hiçbir şey değişmedi ve geldikleri gibi döndüler, öyle mi?

Gökçe Eyüboğlu: Oyun oynanmadı ve geldikleri gibi gittiler ama Eva oyun oynanmasa da aslında her şeyi biliyordu.

Ahmet Sami Özbudak: Aslında değişiyor, özellikle Eva karakteri her şeyin farkında. Bence yazarın sesi Eva.

Sizlere ne kadar teşekkür etsem az. Bu sohbet de, en az oyun kadar keyifli ve samimiydi. Her birinizi tanımak ayrı ayrı şahaneydi. Bu oyunla aramda gönül bağı var. Saklamıyorum, beni can evimden yakaladı. Yolu çok açık olsun.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here