Biraz Hatıra Alır Mıydınız Acaba?
Hans’ın cebinde-yüreğinde saklayıp, biriktirdiği hatıraları var bizlere sunulmayı bekleyen.

Ama öyle sıradan hatıralar değil bunlar. Açılan her sandık, bizleri tarihin acı ve bir o kadar da kanlı hatıraları ile yüz yüze getiriyor. Ve bunu yaparken bizlere insanlığımızı sorgulattırıyor.

Soruyorsunuz kendinize: “Farklı olmanın nesi kötü?” Bir can eder mi bedeli? İki mi eder? Üç mü ya da? Toplumun temizlenmesi için farklı olan herkesin bir bir yok edilmesi mi gerek?

Çingene Boksör1

Ruki’ye (Rukelie Trollmann) indirilen her bir yumruk darbesi bile bizi kendimize getirmeye yetmiyor. Irkçılığa dair duyduğumuz tüm hikâyeleri unutmuş olmamız, “insanlık” kavramından ne denli uzak olduğumuzu tekrar hatırlatıyor bizlere.

Burak Sergen’in tek kişilik oyunu “Çingene Boksör”, bizleri “farklı” bir dünyaya götürüyor. Benzer olmadığı için dışlanan, 1933 orta siklet Almanya şampiyonu olmasına rağmen madalyaları ve olimpiyatlarda ülkesini temsil hakkı elinden alınan, 1944 yılında da Wittenberg’te bir toplama kampı olan Neuengamme’da öldürülen boksör Johann Rukelie Trollmann’ın hikâyesini anlatıyor. Almanya tüm bunların sebebini Ruki’nin şova yönelik hareketlerine (dans eder gibi dövüşmesine) bağlasa da asıl nedeni hepimiz çok iyi biliyoruz. Alman gibi değil. “Oynadığım oyunlar bir şeylere dokunmalı.  Bir şeyleri anlatmalı” diyen Sergen, “Adolph”tan sonra özellikle bu oyunu tercih ettiğini de ekliyor. “Hafızamız zayıf” diyor “Bazı şeyleri tekrar tekrar sunmak, arada bir birbirimizi sarsmak lazım ki, kendimize gelebilelim.”

Oyun daha önce toplam 9 gösteri yapmış olmasına rağmen, 28 Ocak akşamı, aynı zamanda oyunun yapımcılığını üstlenen Kerem Kuraner’in açmış olduğu “Ustaların Sahnesi”nde (kendi sahnesinde) ilk kez izleyicisi ile buluştu. Sahnenin açılışı büyük usta Semih Sergen tarafından yapıldı.

Çingene Boksör2

Semih Bey’in oyun öncesi okuduğu “Erenler Sofrası” şiiri sonrası oyunu izlemek bir hayli ağır geldi. Hele hele geçmişin asla değişemeyeceğini bilmeniz, Burak Sergen’in müthiş oyunculuğu ile de birleşince sizleri iyice çaresizliğin içine hapsediyor. Oyunun duygu geçişlerini çok beğendiğimi söyleyebilirim. Hakan Şavklı’nın benzersiz müzikleri eşliğinde, gözlerinizin dolduğunu hissettiğiniz bir anda, Sergen sizi gülümsetebiliyor. Bunu o kadar başarılı yapıyor ki, oyun bittikten sonra, bugün uğruna kendinizi paraladığınız birçok şeyin aslında ne kadar anlamsız olduğunu fark ediyorsunuz.

Oyunda kopukluk yaratır mı diye düşündüğünüz seyirci paslaşmaları,  bütüne hiç etki etmiyor diyebilirim. Sergen’in oyunculuğu, Ruki için üzülmenizi sağlıyor. Sergen’in oyunculuğu dönemin ırkçı politikasına lanet etmenizi sağlıyor. Sergen’in oyunculuğu Hans’ın çaresizliğini, onunla beraber iliklerinize kadar hissetmenizi sağlıyor. Oyunun tek olumsuz yanı size duygularınızı tam anlamıyla yaşatamaması. Siz doya doya ağlamak istiyorsunuz, ama oyun ağlamanızı, dövünmenizi istemiyor. Tam aksine sarsılıp kendinize gelmenizi istiyor.

Burak Sergen’in yanı sıra, oyunun yönetmeni -aynı zamanda dekor tasarımcısı- Emrah Elçiboğa, (Kerem Kuraner’in yapmış olduğu döneme ait izleri çok iyi taşıyan el arabasına da mutlaka değinmek istiyorum)  müziklerini yapan Hakan Şavklı ve özellikle Kerem Kuraner koca bir alkışı hak ediyor.

çingene Boksör3

Daha selamlama anında beyninizde çeşit çeşit cümleler dönmeye başlıyor. En ağır olanı ise size şunu fısıldıyor: “Tüm bunlar hala devam ediyor. Irkçılık hala var. Ötekileştirme hala bizimle beraber.” Ruki Trollman’ı Almanya öldürdü. Hans ve diğerleri sadece baktı. Tıpkı şu anda bizlerin yaptığı gibi.

İşte tam bu sebeple, Hans’ın bize getirdiği hikâyeler var. Biraz alalım mı? Hatırlayalım mı biraz? Hem Ruki’ye hak ettiği iade-i itibarı bizler de sunalım hem de Hans’ın taşıdığı bu ağır yükü biraz da biz yüklenelim.  Ne dersiniz; “biraz insanlık alır mıyız?”

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here