Yavuz Pak

“Kadınla erkek arasındaki cinsel ilişkinin doğallığı yok edilmiştir; tarih bu ilişkiyi erkek ile kadın arasındaki güç ilişkisinin tezahürü olarak tescillemiştir. Cinsellik doğal değildir artık; kültürel anlam, âdet ve sınırlamalarla sarılmış bir etkinliktir. Genelde bir toplumsal rol, özelde de bir cinsel eylem olarak, cinselliği açıklayabilecek tek şey, doğal olan her şeyin dışında, sıkı sıkıya bağlı olduğu kadın/erkek sosyal hiyerarşisidir.” (1)

Yolcu Tiyatro’nun dördüncü oyunu “Kürklü Venüs”, Coward’ın cinsellikle ilgili bu tarihsel tespitlerini tartışmaya açarak cinselliğin doğasına yöneliyor.  Oyun içinde oyun barındıran ve çok katmanlı bir yapıya sahip olan oyunun hikâyesi hayli ilginç: Bir tiyatro yazarı ve rejisörü olan Thomas Novachek,  Sacher Masoch’un Kürklü Venüs romanını sahneye uyarlar ve bu oyun için uygun bir kadın oyuncu adayı aramaya başlar. Seçmelerin son anında içeriye Vanda Jordan adında esrarengiz bir kadın oyuncu girer. Sıradan, bayağı görünüşlü ve argo konuşan bu kaba saba genç kadın, pardösüsünü açtığında mazoşistlerin tercih ettiği türden deri iç çamaşırları ile kalır. Ve Vanda karakterine bürünmesiyle, bu sıradan kadın adeta metamorfoza uğrar. Sacher-Masoch’un romanını ezbere bilmektedir, tekstin her satırını derinlemesine hazmetmiştir. Vanda oyunculuk yeteneği, entelektüel birikimi ve cazibesi ile Thomas’ı etkisi altına almaya başlar. Yönetmen ve oyuncu, bir yandan oyunun provasını yaparlarken, diğer yandan gerçek kimlikleriyle kendilerini şehvet dolu bir serüvenin içinde bulurlar. Prova ilerledikçe gerçek hayatla oyun birbirine girmeye başlar: Gerçeklik nerede başlar hayal nerede biter, kim kadındır kim erkek, kim efendidir kim köle, kim yönetmendir kim oyuncu, Vanda gerçek midir yoksa Thomas’ın hayal ürünü mü?  Kaosun ve gerilimin hakim olduğu oyunda, en gizli arzular, fanteziler, iki insanın kendilerine bile itiraf edemedikleri sırlar ortaya saçılıyor. Ve cinsellik, kadın-erkek ilişkisi, toplumsal cinsiyet ve cinsel yönelimler üzerinden, insanın varoluşuna, bedenin sınırlarına uzanan bir yolculuk başlıyor.  Bu yolculuk boyunca, kadınla erkek arasındaki arzu, şehvet ve cinsel yakınlaşma tiyatral uzamın tamamına yayılıyor. Dayatılmış cinsel rollerin iki insan arasında sürekli yer değiştirmesiyle toplumsal cinsiyet rolleri silikleşiyor, erkeklik ve kadınlık birbirlerinin içinde eriyip gidiyor.  Finale gelindiğinde, cinselliğe dair tüm sınırlar dinamitlenerek havaya uçuruluyor ve cinsellik özüne, doğasına iade ediliyor.

Oyun, “siz ve ben ruhu keşfe çıkan iki maceraperestiz, insan doğasının sınırlarını genişletiyoruz” diyen mazoşizmin isim babası Leopold von Sacher-Masoch’un “Kürklü Venüs” adlı romanından, oyun yazarı ve yönetmeni David Ives tarafından uyarlanmış. Masoch’un, 1870 yılında yazdığı roman, “mazoşizm” kavramının manifestosu olarak kabul ediliyor. Yazıldığı dönemde tüm dünyada kıyametler koparan ve sarsıcı etkisi bugün de devam eden roman, toplumsal yaşamın yerleşik değer yargılarına olduğu kadar cinselliği doğallığından uzaklaştırarak sınırlayan, baskılayan tabulara da bir başkaldırı niteliğinde. Normal olanın dışındaki her olguyu “sapkınlık” olarak damgalayan iktidar, elbette mazoşizmi de sapkınlık olarak damgalamış ve onu “sadizm” ile aynı kefeye koyarak marjinalize etme yolunu tercih etmişti. Masoch’un öncülü sayılan ve “erdem ahlâksızlıktır, ahlâksızlık ise erdem”  sözlerinin sahibi olan Marquis de Sade, itham edildiği sapkınlıklar yüzünden hayatının 27 yılını hapishanede geçirme pahasına da olsa, 1834 yılında, adını verdiği “sadizm” sözcüğünü literatüre geçirmeyi başarmıştı. Her ne kadar mazoşizmin başyapıtı olarak anılsa da, birbirleriyle bütünleşmiş,  biri diğerine içkin iki kavram, “sadizm ve mazoşizm”, “Kürklü Venüs”ün odağında yer alıyor. Cinselliğin, “acı çektirmekten alınan haz” ile “acı çekmekten duyulan haz” gibi çarpıcı veçheleri, oyunun üzerine inşa edildiği “sado-mazo” ilişkinin de mihenk taşı. Gerçekte, sadizm ve mazoşizm, insanlığın “iğdiş edilmiş cinselliğe” dair isyan çığlıkları ve binlerce yıldır baskı altında tutulan insan bedenin, sınırlarla ve tabularla baskılanan cinselliğini özgürleştirmek için ayağa kalkışının çılgın yansımalarıdır.

“Kürklü Venüs”, dolaysız biçimde, cinselliğin tarihsel ve toplumsal dehlizlerinde yol alıyor. Tarihselliğine girmeden evvel, cinselliğin özüne dair sevgili Bülent Somay’ın sözlerine kulak vermekte yarar var: “Hayvanların içgüdüleri vardır; insanların ise arzuları. Hayvanların tek bilinçsiz saiki vardır, o da üreme yoluyla genlerini sonsuza kadar sürdürmektir. İnsanların ise bilinçli olarak eyledikleri ve haz almak için gerçekleştirdikleri bir eylemdir sevişmek. Dolayısıyla, hayvanlar çiftleşirler; insanlar ise sevişirler. Sevişmek, insanlıkla birlikte ortaya çıkmış ve artık içgüdüsel olmayan amaçlarla o kadar bütünleşmiştir ki, üremeyle ilişkisi neredeyse kalmamış, bir haz eylemine dönüşmüştür.” (2) Yalnızca insana özgü olan sevişme eylemi, kaçınılmaz olarak toplumsallaşan bir olgu. Ünlü feminist/lezbiyen düşünür Judith Buttler, Cinsiyet Belası adlı kitabında, toplumsallaşan cinselliğin “toplumsal cinsiyet rolleri” ile nasıl tahrip edildiğini özetler: “Erkeklik ve kadınlık yaratılıştan değil, performans yoluyla kurgulanan durumlardır. Yani, eril ya da dişi doğarsınız mutlaka (ki hermafroditlerin varlığı bunu bile şüpheli kılıyor) ama erkek ya da kadın olmanız için, içinde yaşadığınız kültürde erkek ya da kadın için biçilmiş rollerin birini oynamanız gerekir. Üstelik bu da yetmez. Bir de bu rollerin fıtrat gereği olduğuna, varoluşun başlangıcından beri değişmeden kaldığına inanmanız gerekir” (3)

“Kürklü Venüs”, oklarını cinsel rollere yöneltirken, cinsiyetçi ayrımcılığı körükleyen  “eril cinselliği” hedef alıyor. Sevgili hocam Cemal Bâli Akal, cinselliğin bu köhnemiş türünü, “eril iktidar” kavramı ile açıklar: “Eril iktidarın bir tezahürü olarak,  erkek, cinselliği etleştirdiği kadın bedeninde yaşarken, kadın da cinselliği erkeğin etleştirdiği kendi bedeninde yaşar. Erkeği özne, kadını nesne yapan kültür, kadın cinselliğini narsizme dönüştürür, bu yüzden kadınlar erkeklerle sevişirken aslında erkekler aracılığıyla kendileri ile sevişirler. Kadın, bedeninin ve kafasının toplum baskısıyla yönlendirilmesi sonucunda, Oidipus kompleksiyle belirlenmiş sadist erkek cinselliğinin mazoşist tamamlayıcısı olur; erkek cinselliğinin ya da varolma hakkına sahip tek cinselliğin!”  (4) Dolayısıyla, iktidarın kurguladığı cinsel ilişki, toplumsal açıdan eril hakimiyetin kanıtlanma yollarından biridir, hatta belki en önemlisidir. Bu yüzden, erkekler için kadını cinsel açıdan elde etmek son derece önemlidir. “Kürklü Venüs”te, Vanda’nın isyanı tam da bu anlamda tarihselleşiyor. Erkek cinselliğine de, onu yaratan erkek egemenliğine de isyan ediyor Vanda. Eril dili ve iktidarı temsil eden Thomas’ı zekice dokunuşlarla avucunun içine alıp, O’nun aklındaki ve bedenindeki sınırları sado-mazo bir çemberin içinde eritiyor. Salgıların diliyle beslenen, spermi kutsayan eril söylemin içini usulca boşaltıyor. Aynı anda, sürekli değiştirdiği cinsel rollerle kendi kadınlığından da vazgeçiyor. Nihayet, tüm cinsiyetçi ayrımları parçalıyor ve kendisiyle birlikte Thomas’ı da özgürleştiriyor. Böylece bir kadın, kadınlığı ve erkekliği, hem de cinselliğin en sarsıcı, en ürpertici yöntemleriyle yok ederek, cinsiyetleri “eşit”, cinselliği “özgür” doğalarına iade ediyor. Karl Marx,  kapitalizmin yarattığı tüm toplumsal sınıfları, kendi sınıfsal varlığıyla birlikte ortadan kaldırabilecek yegane sınıfın, ezilen sınıf “proletarya” olabileceğini söylemişti. Benzer biçimde, Vanda da bize, eril iktidarın yarattığı “erkekliği” ve “erkek cinselliğini”, ancak ezilen toplumsal cinsiyet olarak “kadının”; ve yine ancak kendi “kadınlığını” yok ederek ortadan kaldırabileceğini gösteriyor.

Tanrıların şerefine dans ederiz
Dionysos’un şerefine dans ederiz
Yaşasın Bakkhalar                                                                                                          Yaşasın, Tebeş’in cesur kadınları! (5)

“Kürklü Venüs”ün yönetmeni Ersin Umut Güler,  ruhuna ve vurgularına büyük bir özen gösterdiği metnin temasını, çatışma ve çelişkilerle örülen olaylar ve karakterler silsilesini lâyıkıyla yansıtıyor. Güler’in sahnelemesiyle metnin somutlaştırılan yorumu, son derece “çarpıcı” ve doğasına uygun olarak “kışkırtıcı”. Böylesi çetrefilli ve sahneye konması cesaret isteyen bir oyunu, metnin ve gösterimin karşılıklı olarak birbirlerini koşullamalarını, birbirlerini tamamlamalarını sağlayan diyalektik bir bütünsellik içinde, sahici oyunculuklarla, dramatik gerilimi son derece iyi kurgulayarak ve sinematografik öğelerle besleyerek başarıyla sahneye taşıyor. Güler’in başarılı rejisi, biçemde ve sahnesel yapıda olduğu kadar, metnin anlam ya da anlamlarında da kendisini gösteriyor ve zekice müdahalelerle varsıllaştırdığı rejisinin ödün vermeyen, cesur tavrıyla bütünleşmesini sağlıyor. Metnin güncel dile ve oyunun rejisine upuygun bir çevirisini yapan Şafak Özen, aynı zamanda oldukça başarılı bir dramaturjiye de imza atıyor. Özen, sahnesel sözcelemenin metni ortaya çıkartmasını sağlıyor ve dramatik metin ile toplumsal bağlam arasındaki ilişkiyi çok doğru bir biçimde inşa ederek oyun ile seyirci arasındaki etkileşimi güçlendiriyor.  Sade ve fakat son derece işlevsel dekor-ışık tasarımı ile Cem Yılmazer, karakterleri ve dönemleri çok iyi yansıtan kostüm tasarımlarıyla Özlem Kaya ve dramatik gerilimin dozunu ayarlayan ve yer yer güçlü bir biçimde besleyen ses, efekt tasarımı ve müzikleriyle Tufan Dağtekin başarının diğer mimarları.

Pervin Bağdat muhteşem oyunculuğundaki başarı ve yeteneği ile göz dolduruyor. Oyuncu Vanda Jordan, oyun karakteri Vanda ve tanrıça Venüs karakterlerini canlandıran Bağdat, oyun boyunca hem gündelik kıyafetleri hem klasik dönem kostümleri hem de seksi iç çamaşırıyla boy gösteriyor sahnede. Acemi, bayağı, küfürbaz genç bir aktris adayından zorbalığı bedenine kuşanmış seçkin bir aristokrata, mazoşist bir kadından hükmetmekten zevk alan muktedir tanrıça Venüs’e dönüşüyor. Bağdat’ın, feministlikten maçoluğa, kabalıktan zarafete, avamlıktan elitliğe, cahillikten entelektüelliğe, sıradanlıktan marjinalliğe, acemilikten ustalığa, aşktan nefrete ve sadizmden mazoşizme savrulan rol geçişlerinde tek bir an bile aksamayan fiziksel/psikolojik performansı büyüleyici. Birbirinden çok farklı ve hatta tezat karakterleri canlandırırken beden dili, jest ve mimiklerindeki başarısı, dinamizmi, çekiciliği ve cazibesi ile oyunun kadın karakteriyle tipolojik uyumu, sahici oyunculuğuyla hayat verdiği her bir karakterle bütünleşmesi ve böylesi zorlu bir oyunda gösterdiği cüret ve cesareti ile adeta oyunculukta el yükseltiyor. Oyunun rejisi ile birlikte erkek karakterini de canlandırmak gibi son derece meşakkatli bir işin içine giren Ersin Umut Güler, rejideki başarısını sahneye de taşıyor ve O da çoklu karakterleri canlandırmadaki başarısıyla eşlik ediyor Pervin Bağdat’a. Oyunun erkek karakterleri, kadın karakterleri gibi birbirinden bağımsız ve zıtlıklarla dolu olmasa da, giderek birbirlerine benzeyen ve oyunun ilerleyen bölümlerinde adeta içi içe geçerek bütünleşen bu karakterlerin içsel devinimlerini, oyun ilerledikçe kendileri olmaktan çıkarak dönüştükleri yeni kişiliklerini başarıyla yansıtıyor. Sahnede erkeklikle kadınlık, efendilikle kölelik, yönetmenlikle oyunculuk arasında mekik dokuyor adeta. Güler, sahneler ilerledikçe metnin tüm tematik olgularını, zihinsel ve bedensel dönüşümleri üzerinden sorgulamaya açan erkek karakterlere, tam da bu sorumluluğun bilinciyle ve büyük bir cesaretle can veriyor.

Yolcu Tiyatro, her şeyden önce, böylesi çarpıcı bir konuyu, hem de bugün, hem de bu coğrafyada sahneye taşıyarak oldukça “cesur bir tiyatral eyleyişe” imza atıyor. İnsanlık tarihinin bütün birikimine “zamanı durdurma” adına el koyan muhafazakâr bir zihniyet hükmünü sürerken, cinsel özgürlüğü kuşatan “cinsiyet belâsına başkaldırı” niteliğindeki bir oyunu sahnelemek, üçüncü bin yıla girerken Ortaçağ’ın bütün karanlık güçlerini hortlatan köhne sisteme sanatın gücüyle “başkaldırmak” demek aynı zamanda.  Nitekim sanat, asi ve yıkıcı gücüyle, iktidarın inşa ettiği tabuları dinamitleyerek insanlığa öncülük edebilir.  “Kürklü Venüs”, sanatın öncü rolünü başarıyla üstlenirken Oscar Wilde’ı haklı çıkartıyor: “Tarihsel olarak, sanatın sarsmak istediği şey, her türden tahakküm, göreneklere kölece bağlılık ve alışkanlıkların zorbalığı aracılığıyla insanın köleleştirilmesidir.” (6)  

Kaynakça:
1-Coward, Rosalind. “Kadınlık Arzuları”, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1993              2-Somay, Bülent “Cinselliğe Dair Vazgeçmemiz Gereken 100 Efsane”, Ağaçkakan Yayınları, İstanbul, 2015
3-Buttler, Judith. “Cinsiyet Belası”, Metis Yayıncılık, İstanbul, 2016
4-Akal, Cemal Bâli. “İktidarın Üç Yüzü”, Dost Kitabevi Yayınları, Ankara, 2012
5-İves, David. “Kürklü Venüs” oyun metni
6-Wilde, Oscar. “Sanatçı: Eleştirmen, Yalancı, Katil, Estetik ve Etik Üzerine”, İletişim Yayınları, İstanbul, 2008

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here