Yavuz Pak
Ne yalan söyleyeyim, “Topuklu Terlik Süt Yapar” adını ilk duyduğum an irkildiğim ve zaman zaman izlerken sıkıntıdan baygınlık geçirdiğim, popüler ya da çarpıcı bir başlıkla seyirci çekmeye çalışan, estetik ve içerik olarak “yok hükmünde” oyunlardan biri sanmıştım. Ancak, kadroyu gördüğümde içimde bir umut belirdi ve oyunun daha ilk dakikalarında tedirginliğim yerini sevince ve seyir zevkinin keyfine bıraktı.

Oyunun yazarı Figen Şakacı, “Pala Hayriye” romanında yer alan Pişti hikâyesinden tiyatroya uyarladığı metinde, seçtiği isabetli karakterler ve kurguladığı sürükleyici olay örgüsünü diyalektik bir bütünsellik üzerine inşa ettiği, toplumsal gerçeklikle buluşturuyor. Modern kadını simgeleyen, entelektüel bir yazar olan Müjde, günümüz kentli kadınının ulaşabileceği en ayrıksı ve fakat örnekleri giderek çoğalan akıl ve vicdan sahibi bir tipolojinin temsilcisi. Yaşamı, dünyayı ve ilişkileri algılayışı, yorumlayışı ile toplumun geleneksel değer yargılarının ötesinde, muhafazakâr dayatmaların, mahalle baskılarının uzağında, birikiminin ve aklının aydınlığında öznelliğini inşa etme çabasında bir kadın. Toplumsal değer yargılarıyla arasındaki mesafe, aynı zamanda onu çok zorlu içsel çatışmalara sürüklüyor. Yiğit, aynı sürecin erkek tiplemesi olarak karşımıza çıkarken, eril iktidarın binlerce yıldır erkeğe verdiği güç ve muktedir olmanın getirdiği güven ile Müjde’nin kaygılarından çok uzakta, açık ve net bir biçimde kendisini ortaya koyabilen bir kimlik. Meral, bu iki toplumsal cinsiyet kimliği arasına sıkışmış, hızla değişen ve dönüşen toplumsal bir geçiş sürecinin çelişkilerini ve sancılarını zihninde ve bedeninde yaşayan, ahlâki/etik değerleri ile arzuları arasında yaşadığı çatışmada arafta kalmış bir kadın. Erol, geleneksel toplumsal yapının kendisine sunduğu eril iktidarı ve eril dili sonuna kadar kullanan, günümüzün yaygın kentli liberal/muhazakâr tipolojisi olarak bir başka kişiliği taşıyor sahneye. Nedim ise, kendisine biçtiği hakem kimliği ile bu kimliklerin ötesinde bir pozisyon alsa da, karısı ile iletişimi üzerinden evlilik kurumunun güncel bir sorgulamasına götürüyor seyirciyi.

“Topluklu Terlik Süt Yapar”, toplumsal cinsiyet rolleri ve kimlikleri, cinsler arası iletişim ve etkileşim biçimlerini tartışmaya açarken, aşk, evlilik, ilişki, annelik gibi olgulara içkin tarihsel/toplumsal bir sorgulamanın önünü açıyor. Oyunun da temas ettiği gibi, gerçekte, birbirleriyle yakından ilişkili bu kavramların tarih sahnesine çıkışında “cinsellik” olgusu ve onun geçirdiği evrim var: “Kadınla erkek arasındaki cinsel ilişkinin doğallığı yok edilmiştir; tarih bu ilişkiyi erkek ile kadın arasındaki güç ilişkisinin tezahürü olarak tescillemiştir. Cinsellik içgüdüsel değildir artık; kültürel anlam, âdet ve sınırlamalarla sarılmış bir etkinliktir. Genelde bir toplumsal rol, özelde de bir cinsel eylem olarak, cinselliği açıklayabilecek tek şey, doğal olan her şeyin dışında, sıkı sıkıya bağlı olduğu kadın/erkek sosyal hiyerarşisidir.” (1) Cinsellikle ilgisi bağlamında, cinsiyet ilişkilerinin kutupları antropolojik bağlamda ele alınırsa, “kadın doğulmaz, kadın olunur” ifadesine, “erkek doğulmaz erkek olunur” ifadesi de eklenebilir. Ancak, “yalnızca cinsiyet bağlamında kullanılan kadın ve erkek tanımı, toplumsal ve kültürel bir içeriği sahip değilse, kavramlar tersyüz edilmiş olur. Kadın ve erkek olarak ayrımlanmanın tarihsel ve toplumsal boyutlarının, ahlâki, hukuki, dini yaptırımların gözden kaçırılması, kültürel ayrımcılığın temellerinin havaya uçurulması anlamına gelir.” (2)

Beden ya da kimlik… Kadının bedeninden öte bir kimliği olamaz. Ama söz konusu kadın bedeniyse, bedeni ondan başka bir şeydir: Kadının bedeninden yola çıkılarak, onun erkeğe göre aşağıdaki ve bağımlı konumu temellendirilmeye çalışılır. Bu bedenle sürekli oynanarak, o yeniden biçimlendirilerek, kadına bir kimlik verilir. Eril toplum onu, hem sosyal hayatın sürmesi açısından vazgeçilemeyecek bir müttefik, hem düzensizlik yaratıcısı bir düşman olarak görür. Kadın, doğurganlığı ve yaratıcılığıyla korkutucudur aslında. O yüzden yaratıcılığı dahi ehlileştirilmeli, rıza ya da baskıyla hizaya getirilmelidir: “Gerçekte, doğurganlık biyolojik bir olgudur ancak “annelik” eril toplumun kadına verdiği toplumsal rollerden ve statülerden birinin adıdır. Kadınlara karşı kurulan eril hakimiyetin bir unsuru erkeklerin düşünsel ve bedensel düzlemde uyguladıkları şiddetse, diğer unsur, kadınların erkek baskısına gösterdikleri rızadır. Karşı cinsler, kadın/erkek iktidar ilişkisinde aynı söylemi paylaşırlar. Böylece biçimlendirilen geleneksel kadın/erkek rol ayrımı, farklı ekonomik sistemlerde, farklı biçimlerde varlığını sürdürür.” (3) Zaman içinde, erkekler gibi kadınlar da egemen eril ideolojiyi benimsemiş olduklarından, hem lanetledikleri hem de hayranlık duydukları bu koruyuculara boyun eğmekten mutlu, gönüllü kurbanlara dönüşürler. Nitekim, toplumsal cinsiyet rolleri, ailenin, özel mülkiyetin ve devletin tahakkümünde, iktidarlar tarafından tarihin dağıtılıp dururlar tarih sahnesinde binlerce yıldır…

Öte yandan, “Topuklu Terlik Süt Yapar” oyunu, tiyatral veçheleriyle sezonun en iyilerinden biri olamaya aday. Rejide Görkem Şarkan, oyunun temposunu çok iyi dengelemeyi ve yerinde müdahalelerle metnin vurgularını sahneye taşımayı başarıyor. Özellikle iki kadın oyuncunun; Yeşim Koçak ve İpek Türktan Kaynak’ın son derece başarılı oyunculukları dikkat çekici. Toplumsal değişimin hem öncüsü hem de kurbanı olan kadınların yaşadıkları acıları, sevinçleri, arzuları, ihtirasları ile davranış/düşünüş biçimlerinin farklı veçheleri, her iki oyuncunun sahici oyunculuklarıyla hayat buluyor. İki oyuncunun, seyircilerin rol kişileriyle rahatlıkla empati kurabilecekleri ve gündelik hayatlarında her an karşılaşabileceklerini hissedecekleri sahicilikteki oyunculukları, Stanislavski’nin şu sözlerini hatırlatıyor bir bakıma: “Oyuncunun, rolünü, seyircinin rol kişisiyle empati kurabileceği sahicilikte oynaması için, rolü yaşamak, yani oynadığı rol kişisinin duygularını hissetmesi dışında başvurabileceği bir yöntem yoktur. Seyircinin, rol kişisinin duygularını hissedebilmesi için, oyuncunun o duyguları yaşıyor olması mutlak bir zorunluluktur.” (4) Yeşim Koçak, özellikle final sahnesindeki başarısı ve oyunun başından sonuna kadar düşmeyen temposuyla Müjde’ye adeta can verirken, İpek Türktan Kaynak oyunun en çetrefilli karakteri Meral’in kaotik dünyasını kusursuz bir biçimde taşıyor sahneye. Kadronun diğer oyuncularına haksızlık etmek mümkün değil. Zira erkek oyuncuların her biri ve finale doğru kısa bir süre görünse de Füsun Kostak, oyunculuklarıyla göz dolduruyorlar. Deneyimli oyuncu Durul Bazan, sahne hakimiyeti ile Nedim kimliğini adeta bir maestroya dönüştürüyor; Ali İl, jest ve mimiklerini çok iyi kullanarak Yiğit karakterinin tavizsiz ve açık tavrının altını çiziyor; Mert Aykul, yeteneği ile Erol rolünün çaresiz erilliğini çok iyi yansıtıyor. Öte yandan, oyunun başarısında en büyük rollerden biri, Cihan Aşar’ın yaratıcı sahne tasarımına ait kuşkusuz. Aşar’ın mekânı ele alışı ve yorumlayışı, metin ve rejiyle upuygun bir bütünselliğe sahip. Çok zekice bir hamleyle tasarladığı ana mekâna açılıp kapanabilen mükemmel oda tasarımı, hem tiyatral uzamın metne hizmet etmesini sağlıyor hem de çok katmanlı kurguyu temellendiriyor.

Oyunun finalinde, sadece bu toprakların değil, evrensel olarak “kadın”ın tarihsel sancılarının ağırlığından kurtulamamış, “kadınlık bilincinin” kaygılarını aklından sürgün edememiş ve kadınca duyguların etkisinden sıyrılamamış olsa da,  çocuğunu babasız doğurmaya karar veren Müjde, kadınlar adına bir direniş ve değişim sembolü oluyor. Her türden kimlik gibi, bedenin hapishanesi olan bütün toplumsal cinsiyet kimliklerinin ve dayatılmış toplumsal cinsiyet rollerinin iktidar erkinin elinden tamamen alınarak lağvedilmesinin, toplumsal özgürleşmeyi mümkün kılacak koşullardan biri olduğunu düşünen bu satırların muharriri, kadının özgürleşmesinin yolunun ivedilikle evlilik kurumunu reddetmesi üzerinden gerçekleşeceğini savunduğundan, Müjde’yi ayakta alkışlıyor.

Elbette, toplumsal çevre, bir sanat eserini var kılan toplumsal şartların ne olduğuna ilişkin bilgiyi içerir ve bir toplumun kültürü ile sanatı arasında ciddi ve zorunlu bir paralellik de buradan doğar. Sanat, toplumsal oluşun, kültürel kara kutusu olmakla toplumsal aidiyetini ziyadesiyle öne çıkarmış, vazgeçilemez toplumsal bir faaliyettir. “Topuklu Terlik Süt Yapar” oyunu, bu bağlamda tarihsel bir eyleyişin, önemli bir sanatsal icranın ifadesi. Ancak ve ne yazık ki, toplumsal değişime içkin gerçekliğin başarılı temsili bir olsa da, başka bir gerçeklikten, bugün bu coğrafyanın yaşadığı “toplumsal yarılmadan” payını alıyor ve oyun ancak yarığın bir yanına hitap edebiliyor. Zira, modernist aydınlanmanın izini sürerek, eleştirel akılla, bilimle, felsefeyle ve kuşkusuz sanatla yol alan ve bugün “toplumsal cinsiyet kimliği, kürtaj, annelik, evlilik” vb. olguları sorgulamaya kadar varan düşünsel gelişimin/zihinsel değişimin önü, modernizmin en temel yanılgılarından biri olan  “ilerlemeci” tarih anlayışının sekteye uğramasıyla kesilmiş durumda. Tarihsel büyük geri sıçrama koşularında, cinsiyet rolleri yeniden dağıtılırken, yarığın diğer yanında “kadın ile erkeğin ilahi eşitsizliği, zina, namus, imam nikâhı” vb. olgular gündemde. Modernizmin aşılması beklenirken, tam tersine onu tarih sahnesinden tüm sonuçlarıyla birlikte silmek hedefine kilitlenmiş korkunç bir barbarlık çağının karanlığı, “kadın cinayetleri”, “çocuk tecavüzleri”, “toplu katliamlar” ile insanlığın üzerine çöküyor bu coğrafyada. Beki de bu yüzden, Müjde oyunun sonunda söylemesi beklenen sözlerini, tam tersine, en başında söylüyor karnındaki çocuğa: “Yok yok gelme, burası iyi bir yer değil. Çok acı var, çook! Çok yıkım, çok ölüm, çok kayıp var… N’apcan gelip, binbir dertle uğraşmaktan başka. Benim gücüm yetmez ki seni korumaya… Ha, bak kalkan olurum önüne, sana kötülük yapanın alnını karışlarım da… Sonuçta bi yere kadar…” (*)

Kaynakça:
1-Coward, Rosalind. “Kadınlık Arzuları”, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1993.
2-Veysal, Çetin. “Cinsellik, Sevgi ve Aşkın Diyalektiği”, Flsf-Felsefe ve Sosyal Bilimler dergisi, sayı:9, 2012
3-Akal, Cemal Bâli, “İktidarın Üç Yüzü”, Dost Kitabevi Yayınları, Ankara, 2005
4-Stanislavski, Konstantin. “Bir Aktör Hazırlanıyor”, Papirüs Yayınları, İstanbul, 1996

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here