Yavuz Pak

Aufidius: “Güç tek başına övünülecek bir şeydir ama güç için iktidar koltuğundan daha iyi bir mezar yoktur. Yangın yangını söndürür, çivi çiviyi söker, doğru doğruyu yer. Güç de gücü yıkar!” (*)

Shakespeare’in oyunlarından hiçbiri, 2016 Mayıs’ında İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda sahnelenmeye başlanan “Coriolanus” kadar politik değildir. “Ünlü yazarın 1608 yılında kaleme aldığı “Coriolanus”, Yunan tarihçi Mestrius Plutarchus’tan esinlenerek sahneye aktardığı üçüncü oyunudur. Oyunun kahramanı Romalı komutan Gaius Marcius’un ayrıntılı bir karakter incelemesini içeren bu metin, W. Rosen’in ‘Shakespeare’in başka hiçbir yapıtında oyun kişilerinin merkezdeki karaktere böylesine açık seçik biçimde yönelttikleri politik çözümlemeler ve yargılar yoktur’ yönündeki belirlemesini haklı kılar.(1) Gerçekten de, Shakespeare, Coriolanus üzerinden çok kapsamlı ve tarihsel bir toplumsal/politik tartışma sahnesi inşa eder ve seyirciyi “devlet, iktidar, demokrasi, elitizm, sınıfsal çelişki ve çatışmalar” gibi kavramları sorgulamaya davet eder.

Roma tarihinde yeri belki de bir dipnot kadar bile olmayan General Coriolanus, asıl ününü Shakespeare’in kendisine atıfta bulunduğu oyunuyla kazanır. Plutarchus’un aktardığına göre, Romalı aristokrat bir ailenin çocuğu olan Gaius Martinus, babasını küçük yaşta kaybeder ve annesi Volumnia tarafından bir asker olarak yetiştirilir. Orduya katılır ve Roma’nın sürgün edilmiş Tarquin krallarına karşı verdiği savaşlarda çarpışır. Kısa zamanda cesareti ve kahramanlıklarıyla öne çıkan Martinus, M.Ö 493 yılında Volscianlar’a karşı düzenlenen Corioli kuşatması sırasında gösterdiği askeri başarıyla “Coriolanus” ünvanı alarak Roma’da ilahlaşır ve konsül adayı gösterilir. Ancak bu andan sonra işler tersine dönmeye başlar. Patricilerin (yönetici soylu sınıf) yandaşı ve bir Pleb (halk) düşmanı olan Coriolanus, konsül olmak için halkın onayını almayı gururuna yediremez. Asker olarak kahramanlaşırken, politikacı olarak diktatörlüğe soyunur, gerginlik çatışmaya dönüşür ve pleb temsilcilerinin entrikaları ile büyüyen halk ayaklanması sonucu “vatan haini” olarak Roma’dan sürülür. İntikam için Roma’nın düşmanı olan Volscian’lara katılarak ezeli rakibi Aufidius’un ordusuna komutanlık etmeye başlar. Artık gerçekten bir vatan hainidir ve Volscianlar’ın komutanı olarak Roma’ya saldırıp, şehri kuşatır. Şehir düşmek üzereyken, annesi, karısı ve oğlu ayaklarına kapanıp Roma’yı bağışlamasını isterler. Ailesinin ısrarlarına dayanamayan Coriolanus, Roma’ya hücumu bırakıp ordusunu geri çeker. Böylece kendisine kucak açan Volscianlar’a ihanet ederek ikinci kez “hain” ilân edilir. Ancak bu defa ihanetin bedelini sürgünle değil, canıyla öder. Nitekim, Coriolanus nankörlük, itilmişlik, öfke, intikam, ve pişmanlık gibi duyguları kaotik biçimde sürekli yaşar. “Oyunun gelişimi içinde, kendini beğenmişliğinin, soyluluğu yüceltip, aşağı tabakadan insanları küçük görmesinin, küstahlığının, denetleyemediği öfkesinin ve başkalarının tersine, popülist (halktan yana görünen) ikiyüzlü davranışlar içine giremeyişinin (bir başka deyişle dürüstlüğünün) bedelini hem iç hem de dış politika koşullarında ödemiştir. Yine de, çelişkili karakter özellikleri, onun bütünüyle karalanmasını ya da aklanmasını engeller.” (2)

“Coriolanus: Bir zamanlar Yunanistan’da yapıldığı gibi, ambardaki buğdayı halka dağıtmayı hangi sivri akıllı tavsiye ettiyse… Gerçi orada halkın gücü daha mutlaktı, ama bu halk itaatsizliği besledi ve devleti çökertti.”(*)

Oyunun ilk sahnesinde açlıktan ayaklanan halk kitlelerini azarlayarak aşağılayan Coriolanus’un, egemen sınıfın elitist tutumunu dillendirirken gönderme yaptığı “Antik Yunan”ın tragedya anlayışı, Shakespeare’in özellikle bu oyununda öne çıkar. Zira, Coriolanus,  Yunan tragedyalarında görüldüğü gibi, tarihsel/toplumsal kavramların tartışılmasını merkezine alır. “Toplumun inanç ve değer yargıları, geçirdiği politik değişimler sonucu oluşan sınıf ve değerler çatışmasının yarattığı çelişkiler, tragedyanın çıkış noktasını oluşturmuştur. İşte “trajik-olan” da, toplumdaki çatışan güçlerin dengeli bir karşıtlığından doğmuştur. Çatışan ve birbiriyle çelişen değerler, daima “trajik olan”ın özünde bulunur.”(3)

“Coriolanus: Bu çifte standartlı yönetim tarzında ünvan, akıl sahibi soylular karar veremezken, cahil güruhun ‘evet’ ya da ‘hayır’ demesiyle gerçek ihtiyaçlar gözardı edilmekte, geçici, gereksiz şeylere bakılmakta. Politik planlar böyle engellenince geriye maksada uygun hiçbir şey kalmaz… Sizden rica ediyorum; koparın bu çok başlı canavarın dilini, yalamaya kalkmasınlar onları zehirleyecek bu şekeri… Devlet, iyilik yolunda gücünü kaybederse, kötü ele geçirir yönetimi.” (*)

Kahraman bir komutan ve aristokrat bir ailenin çocuğu olarak devletin kendi “sınıfına” ait olduğunu düşünen Coriolanus’un kibri ve gururu da, ait olduğu “sınıfın” düşünce sisteminden beslenir. Devletin iyiliği, ancak O’nun gibi soylu, eğitimli, varlıklı insanların elindedir ve halk devlet yönetiminden anlamayan, iktidardan uzak tutulması gereken “çok başlı bir canavardan” başka bir şey değildir. Bu kavrayışın, Marxizmin tarihsel diyalektik anlayışı üzerinden en doğru değerlendirmesini asırlar sonra V.İ.Lenin şöyle yapar: “Devlet, bir sınıf egemenliği organı, bir sınıfın bir başka sınıf üzerindeki baskı ve zor aygıtıdır; sınıflar arasındaki çatışmayı hafifleterek, bu baskıyı yasallaştırıp pekiştiren bir ‘düzen’in kurulmasıdır.” (4)

Benzer biçimde, Roma’dan sürülürken, demokrasi ve halk temsilcilerine de ağır eleştiriler getiren Coriolanus’un, dizginleyemediği öfkesi ve küstahlığıyla kurduğu şu cümleler,  demokrasi ve halk düşmanı “sınıfının” görüşlerini yansıtır: “Siz, çakal sürüleri! Nefesi bataklık gibi kokanlar! Sizin sevginiz ölmüş ve gömülmemiş bedenler gibi çürümüştür. Sizi yok sayıyorum! (Halka) Benim hakkımda çıkarttığınız bütün dedikodular kalbinizi söksün yerinden. Sizin asıl düşmanlarınız bunlar (halk temsilcilerini gösterir) Sizin sonunuzu asıl bunlar getirecek… Ama cahilsiniz! Bu cehaletiniz, silah kullanmaksızın sizi yenecek olan en aşağılık bir esir gibi Roma’yı teslim etsin! Sizin yüzünüzden nefret ettiğim bu kente sırtımı dönüyorum. Bunun dışında da bir dünya var! “ (*)

Ancak, kibir ve öfkeyle dile getirdiği bu saldırgan ifadeler, Coriolanus’u kendi içinde tutarlı, erdemli ve dürüst bir kahraman olmaktan alıkoymaz. Çünkü, “Tragedya kahramanı her koşulda bir kurbandır: Ya ileride kavuşulacak bir mutluluk veya adalet inancıyla bir günahın bedelini bilmeden ödemek zorunda kalmış; ya da taşıdığı ahlâki veya toplumsal kimlik gereği, inandığı değer uğruna kendini belli bir eylemi seçmeye zorunlu sayarak ölümü bile göze almıştır. Burada trajik olan, insanın hem kendi vicdan özgürlüğüne, hem toplumdaki görevlerine karşı belli bir sorumluluk duyması, bu sorumlulukların birbiri ile çatıştığı durumlarda bir seçim yapmaya zorlanması hem de toplumsal düzenin yeniden kurulmasını sağlayacaktır: O, bir değeri savunmak için başkalarına karşı çıkması gerektiğini anlamıştır. Yaptığı seçim ve ortaya koyduğu eylem ile özgür olduğunu gösterir; ancak bu eylemin var olan normlar ile çatışması sonucu, bir cezaya çarptırılarak toplumsal düzenin yeniden kurulmasına hizmet etmiş olur. Birbirine karşıt ama kendi içinde haklı değerlerin yan yana yaşadığı bir evrende, böylesi bir çatışma kaçınılmazdır. Seyirci açısından ise, bu ikilemin fark edilmesi çoğu kez evrensel bir gerçeğin sorgulanmasına yol açar.” (6)

Bu bağlamda, Coriolanus üzerine en çarpıcı değerlendirmelerden birini Bertold Brecht yapar: “Coriolanus’un çekici yanı, sunduğu tartışmayı bir sonuca ulaştırma çabası değil, oyun boyunca çelişkilerin iç içeliğinin yarattığı müthiş devinimdir. Bütün çatışmaların aynı anda sahneye fırlatılması: Bir yanda komşu ülke Voscianlar ile savaşma durumu; öte yanda açlıktan kıvranan pleblerin, halk düşmanı saydıkları Caius Marcius’a duydukları nefret, bir yanda O’nun yurtseverliği; öte yanda halkın haklarını temsil eden ‘tribünler’in varlığı.  Willett,’e göre, bu her telden çalan kurgu, Brecht’in Marksist diyalektik anlayışına denk düşüyordu: Tartışma, çatışma, çelişki!” (7)

İstanbul Devlet Tiyatrosu, geçtiğimiz sezon, süresinin uzunluğu, savaş sahnelerinin gereksiz yere çok öne çıkışı ve ses sisteminin seyircinin konsantrasyonunu bloke edecek kadar gürültülü oluşu gibi nedenlerle aksayan “Coriolanus”u, bu sezon revize edilmiş haliyle seyir zevki daha yüksek bir Shakespeare klasiğine dönüştürmüş durumda. Malcolm Keith Kay’in rejisi, metnin özünü oluşturan tartışma, çatışma ve çelişkileri serimleyerek, tarihsel diyalektiği ıskalamadan sahneye taşıyor. Bu noktada, Yeşim Gökçe’nin dramaturjisinin katkısını unutmamak gerek. Özellikle, Coriolanus’un halktan oy istediği sahnenin Shakespeare’in meşhur “cadılarına” gönderme yapılarak kurgulanmış olması ve Aufidius ile Coriolanus’un kılıçlarıyla çarpıştıkları sahneler etkileyici. Medine Yavuz’un tarihsel dönem kostümlerini kullandığı oyunda, halkın yoksulluğunu yansıtan sade kıyafetlerle; askerlerde kırmızı, senatörlerde beyaz ve halk temsilcilerinde mavi rengin hakim olduğu, varsıllığı yansıtan kıyafetlerin tercih edilmiş olması oldukça isabetli. İki katlı yapısıyla sınıfsal farklılıkları dolaysız biçimde yansıtan Mustafa Karagöz ve Dursun Özalp imzalı dekor tasarımı tiyatral uzamı reji ile uyumlu hale getiriyor. Çağrı Beklen’in müzikleri oyuna dinamizm katarken, görsel efektler dramatik gerilimi yükseltiyor. Halkı canlandıran oyuncuların tamamının genç oyuncu kadrosundan oluşturulması, son dönemde devlet tiyatrosu oyunlarında sıklıkla rastlanan üslûp farklılığını minimize ediyor. Öte yandan, dozu düşürülmüş olsa da, ses efektlerinin hâlâ kimi sahnelerde patlamalara yol açması, oyuncu mikrofonlarının sahnenin kimi bölgelerinde yetersiz kalışı ve kullanılan kılıçların ağırlığının yarattığı aksaklıklar oyunun akışına sekte vuruyor.

“Çağdaşımız Shakespeare” kitabının yazarı Prof. Jan Kott “Shakespeare karakterleri,  hem psikolojik açmazları,  çelişkileri, iç çatışmaları hem de toplumun farklı kategorilerini simgeleyen sembolik değerleri bakımından özenle seçilmişlerdir.  Dolayısıyla,  O’nun oyun kişileri, beceriksiz ve komikten otorite sahibi ve kahramana, genç ve masumdan yaşlı ve zalime kadar, toplumun çok yönlü karakterlerinden oluşur.  Karakterlerinin bu geniş dağılımına rağmen Shakespeare,  onlara empatiyle yaklaşmış ve onların sadece sahne figürleri olarak görünmesinden çok, yaşayan bireyler olarak görünmelerini beklemiştir. Günümüzün Shakespeare oyuncuları bu bilinçle sahneye çıkmalıdırlar.” der. (8) Kott’un vurguladığı bağlamda, oyunun öne çıkan iki başarılı oyuncusu Deniz Ulaş Tansel Öngel ve Eylem Yıldız, rollerinin hakkını fazlasıyla vererek öne çıkıyorlar. Öngel, Aufidius karakterinde, Shakespeare’in çizdiği iyi ve kötü karşıtlığının diyalektik bütünselliğini yakalarken, Aufidius’un hırslarını, tutkularını, Coriolanus karşısındaki eksikliğini ve ezikliğini olduğu kadar içsel tutarlılığını, zekâsını ve kararlı duruşunu incelikle sergilemeyi başarıyor. Tiratlarındaki başarıya eşlik eden fiziksel performansı, atletik yapısının da katkısıyla oyunun enerjisini yükseltiyor. Öte yandan, son derece yetenekli bir oyuncu olan Eylem Yıldız, Virgilia rolüyle “rolün büyüğü, küçüğü olmaz” tezini doğruluyor. Yıldız,  jest ve mimiklerindeki başarı, beden dilini ustaca kullanışı ile göz dolduruyor. Dominant bir kayınvalide ile kibirli bir kocanın arasına sıkışmış, saf ve masum kadın tipolojisinin arada kalmışlığını ve çaresizliğini sahici oyunculuğuyla seyircinin imgeleminde canlandırmayı başaran Yıldız, Kott’un “sahne figürü değil, yaşayan birey” olarak tanımladığı Shakespeare oyunculuğunun oldukça başarılı bir örneğini sunuyor. Daha önce de tarihi oyunlarda savaşçı rollerinden tanıdığımız Tolga Evren, iki saati aşan bir süre boyunca, yüksek enerjisiyle zorlu Coriolanus rolünü üstleniyor. Halk temsilcilerini canlandıran Cengiz Daner ve Salih Dündar Müftüoğlu ise, usta oyunculuklarıyla ve halk temsilcilerinin otoriter, ikiyüzlü ve entrikacı yanlarını yansıtmadaki başarılarıyla alkışı hak ediyorlar.

Shakespeare’in asırlar evvel yazdığı “Coriolanus”, diyalektik bir bütünsellikle sahneye taşıdığı tartışma, çatışma ve çelişkiler ışığında, “sınıflı toplum yapısını” yeniden hatırlatarak, sömürüyü ve baskıyı üreten sistemi tüm yönleriyle teşhir ediyor. “…Kaymak tabakanın istemediği şey ise bunun farkına varmamız. Ancak bu kaçınılmaz bir şey. Shakespeare’in dersleri hâlâ güncel ve bu eserlerin bilgeliğine ve ilhamına her zamankinden daha fazla ihtiyacı var.(9) İstanbul Devlet Tiyatrosu, bugün, bu coğrafyada “Coriolanus”u sahneye taşıyarak bizleri Shakespeare’in bilgeliğiyle buluşturuyor ve tiyatral eyleyişe içkin tarihsel bir işlevi yerine getiriyor.

 Kaynakça:
1-
Yüksel, Ayşegül. “Shakespeare: Yüzyılların Sahne Büyücüsü”, Habitus yayınları, İstanbul, 2017
2-
Yüksel, Ayşegül. a.g.e.
3-
Paksoy, Banu Kılan. “Tragedya ve Siyaset”, Mitos-Boyut Yayınları, İstanbul, 2011
4-
Lenin, Vladimir İlyiç. “Devlet ve Devrim”, Yordam Kitap, İstanbul, 2016
5-
Paksoy, Banu Kılan. a.g.e.
6-
Yüksel, Ayşegül. a.g.e.
7-
Paksoy, Banu Kılan. a.g.e.
8-
Kott, Jan. “Çağdaşımız Shakespeare,”, Mitos-Boyut Yayınları, İstanbul, 1999
9-
Smirnov, Aleksandr A. https://www.marxists.org/subject/art/lit_crit/works/shakes.htm

(*) Shakespeare, William. “Coriolanus” oyun tekstinden alıntılar

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here