Tolga Polat
tolga.tpolat@gmail.com

Tiyatro Craft yine farklı bir işe imza atarak, Anna Jordan’ın ödüllü oyunu “Yen”i Fatih Gençkal, Zeyneb Gültekin çevirisi ve Çağ Çalışkur’un nevi şahsına münhasır rejisi ile sahneye taşınıyor… Her iki ebeveyni tiyatro sanatçısı olan İngiliz oyun yazarı Jordan, Lamda Drama okulunda eğitimini tamamladıktan sonra çalışmalarını Royal Court’da sürdürmüştür… Oyunculuk, yönetmenlik, drama liderliği gibi pek çok çalışmasının sonrasında yazmaya yönelen Jordan, ilk ve en büyük ilhamının John Sullivan’ın “Yalnızca Aptallar ve Atlar” olduğu belirtmiştir… Mizah ve umut olmadan oyun yazmaya inanmayan Jordan, oyunlarında dramatik yapıya rağmen mutlaka umuda ve izleyicisini gülümseten mizaha yer vermiştir…

“Yen” yazara 2013 yılında Bruntwood Oyun Yazarlığı Ödülünü kazandıran bir oyun… Oyun, genç erkek kardeşler Hench ve Bobbie’nin hikâyesine odaklanırken, yokluğun ve ilgisizliğin içinde, video oyunlarının yarattığı iletişimsizliğin gölgesinde, bir çöp evde birlikte yaşayan iki kardeşin dramatik öyküsünü anlatmakta… Aynı evde kardeşlerle birlikte yaşayan ve sadece sesini duyduğumuz bir de köpekleri Taliban vardır… Köpeklerinin adı Taliban’dır ve sahipleri gibi hem sevgisiz hem de saldırgandır… Alkolik ve diabetik rahatsızlığı olan anneleri Maggie ise, birlikte yaşamak zorunda olduğu erkek arkadaşı nedeni ile onları terk etmiş ve canı istediğinde eve gelen sorumsuz ve kendi sarmalı içinde sıkışmış, kaotik ve nevrotik bir kadındır…

Playstation ve pornografi bağımlısı olan bu iki genç, sınırları olmadan ve kendi başına büyümek zorunda kalmanın bir anlamda sonuçlarını ortaya koyarken, problemli çocukluk döneminin nelere mal olabileceğini izleyiciye sorgulatmaktadır… Hayatı anlama çabası olmayan bu iki gencin, nedenlerle sonuçları birbirine bağlayacak farklı bir görüş açısı sunacak onları yönlendirecek bir örnekleri, ve kimseleri yoktur… İç dünyalarında tek dayanak, birbirlerine olan bağları ve yaşamaya çalıştıkları dört duvar arasıdır… Bazen anneleri Maggie onları ziyaret eder, ancak hem sözleri hem de cebi boş bir annedir Maggie… Onlarla ilgilenen Anneanneleri de bir Hintli ile kaçmış, ve onları terk etmiştir… Televizyon kumandasını bir kaşık gibi kullanarak fıstık ezmesi yiyen, yaşadıkları travma nedeniyle sürekli altına kaçıran, cinselliği sert pornografik videolar üzerinden keşfetmeye çalışan, süt çalan ve tek bir tişörtü birlikte giymek zorunda kalan kardeşlerin, perdeleri güneşe kapalı bu izole dünyalarına yeni komşuları Jennifer’in gelmesi ile olaylar gelişir ve oyun bir dönüşüme evrilir…

Yazar Jordan’un izleyicide başlangıçta tiksinme algısı yaratmak isteyen kurgusuna rejinin de sonuna kadar hizmet etmesi ile başlangıçta “Bu nedir? Nasıl bir yaşam? Nasıl bir Anne?” vb. sorular sorarken bulabiliriz kendimizi… Ancak bu durum, dramatik örgü ilerledikçe ve mizahla devam ederken, eleştirmek yerine kendimizi gülümserken bulabiliriz… Aynı ironik durum Maggie için de elbette geçerli… Çünkü Maggie’de bir noktada çaresiz… Oğullarını seven bir Anne, ama kendi annesinden gördüğü sevgi kadar çocuklarını sahiplenmektedir… Eve bir gün, sürekli havlayan Taliban’ın sayesinde komşu kızı Jennifer gelir ve iki kardeşin karanlık ve yalnız hayatlarına, bu genç kız umut olur… Jennifer, kardeşlerin özlem duydukları her şey olur bir anda… Hatta an gelir anneleri Maggie’yi dahi sorgular ve kardeşlerin yaralarına merhem olur…


Jordan, hikâye içinde olan tüm karakterler için sert eleştirel bir bakış açısı getirmek yerine, karakterleri daha çok anlamamıza olanak veren bir kurguyu tercih ederek,  seyircide bir anlamda ters köşe yaratıyor… Hikâye o kadar gerçek ve soğuk… Gerilimle mizahın uyumsuz dansını, yazarın usta manevraları ile müthiş bir ahenk içinde, kimi zaman gülümseyerek kimi zaman gözü yaşlı izliyoruz… Hiç sıkmadan arasız devam eden bu iki buçuk saatlik serüven, yaşamsal gerçekliğin acısını, hüznünü ve dönüşümü bir filizin susuzluktan ölmek üzereyken bir anda yeşermesi gibi izleyiciye sunuyor…

Ve Yaratıcı Kadro…

Yönetmen Çağ Çalışkur, bu bıçak sırtı metni son derece sahici ve temposunu biran bile düşürmeden sahneye taşımış… Mizahı ve gerilimi dengeleyen bir reji tercih etmiş… Oyunun ilk anından itibaren illüzyonun içinde buluyorsunuz kendinizi… Şidddetin sahiciliği ve gerçeklik algısı ile yaratılan atmosfer müthiş… Elbette dekorun sahiciliği ve ışık tasarımının kusursuzluğu atmosferin gerçekliğine olanak tanıyor… İnce detaylarla dolu dekor tasarımı Taciser Sevinç’e, dikkat çeken ışık tasarımı Cem Yılmazer’e, katkı sağlayan ses tasarımı Özgür Kuşakoğlu’na ait…


Bora Akkaş, abi rolünde son derece sahici… Akkaş, bu zorlu performansta ilk sahne deneyimini yaşayan Berker Güven ile son derece uyumlu bir performans sergiliyor… Jen ve Hench’in karşılıklı sahnelerinde Akkaş, Sivritepe ile birlikte adeta zirveye ulaşıyor… Berker Güven ismini de önümüzdeki günlerde çok sık duyacağız bence… İki kardeşin arasındaki bağ ve gerçeklikleri noktasında her iki oyuncu da çok başarılı… Güven hayli zor olan bu performansta anı sürdürme sürecini rolü tek bir an bile bırakmadan başarıyla sürdürüyor… Jen’i canlandıran İdil Sivritepe adeta sahnede ışık saçıyor… Tüm oyuncuların arasındaki etkin frekans şüphesiz çok başarılı bir rejinin etkisi… Ve bugüne değin pek çok farklı performansta izlediğim Neslihan Yeldan bu kez çok başka… Maggie’nin duygu geçişlerini, acısını, sevincini ve umudunu tecrübesi ile adeta ilmik ilmik işliyor…

Peki Londra banliyösunda yaşıyan Hench ve Bobbie için kim suçlanacak?… Kendi sosyal sınıflarından daha üst bir sınıfa mensup olan birinin uzattığı eli yıllar boyu oluşan zarar sebebi ile refleks olarak ısırmalarının ve geri itmelerinin asıl sorumlusu kim olacak?…

Yokluğun yokluktan, eksikliğin eksiklikten olması fikri üzerine şekillenen “Yen”; acı, çiğ, zaman zaman komik ve sarsıcı hikâyesi ile bu sezonun en çok konuşulacak oyunları arasında yerini; gerek rejisi gerekse dikkat çeken oyunculukları ile fazlasıyla alıyor…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here