Yavuz Pak

İ.B.B. Şehir Tiyatroları oyuncusu ve Sahne Seyir’in kurucularından Derya Yıldırım ile Türkiye’de “çocuk tiyatrosu”nun dünü, bugünü üzerine konuştuk…

Çocuk tiyatrosu ile ilişkiniz ne zaman, nasıl başladı?
12 yaşımda Eskişehir Tepebaşı Belediyesi Çocuk Çevre Kulübü’ne kaydolmuştum.  Eti Park’ta küçük bir mekânda çalışmalar yapıyorduk. İlk olarak, Uluslararası Eskişehir Festivali kapsamında sahnelenen Ülker Köksal’ın “Barış Gezegeni” adlı çocuk oyununda Çekirge rolüyle sahneye çıktım. O yıllarda, Eskişehir’in ilk özel tiyatrosu olan ve aynı zamanda konservatuvara öğrenci yetiştiren Eskişehir Tiyatora Kumpanyası’nda (ETK) kursiyer olarak çalıştım. 2000 yılında konservatuvar sınavına başvurdum ancak sınavın 6 aşamasını geçtiğim halde, 7. aşamada başarılı olamadım. Ege Üniversitesi Okul Öncesi Öğretmenliği Bölümü’ne kayıt yaptırdım. O dönemde, İzmir’de bir tiyatro grubu kurduk. “Ada” isimli oyunu yönettim. Bu oyunla kısa süreli turneler gerçekleştirdik.  Tabii, tiyatro eğitimi almak benim için vazgeçilmez bir istekti. Mezuniyet sonrası, Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuvarı sınavını kazandım. Ergin Orbey, Sevinç Sokullu, Alev Gündüz, Mustafa Sekmen, Hasan Erkek, Ahmet Uğurlu, Ebru Gökdağ, Gülgün Kutlu gibi hocalardan ders aldım. Okul yıllarında,    Sevda Şener, Turgut Özakman, Ali Taygun, Eugenio Barba gibi birçok isimlerin atölye çalışmalarına katıldım. Eskişehir Anadolu Üniversitesi’nde yaratıcı drama üzerine yüksek lisansa başladım. Ancak, bu bölümde tezsiz eğitim programı uygulandığı için tezli yüksek lisans yapmak amacıyla Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Çocuk Tiyatrosu Drama Bölümü’ne yatay geçiş yaptım.

Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Çocuk Tiyatrosu Oyun-Tiyatro-Drama Anabilim Dalı’nda gerçekleştirdiğiniz “İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda 1935-1960 Yılları Arasında Sahnelenen Bazı Yerli Çocuk Oyunlarının Didaktik Yapısı” (2011) adlı yüksek lisans tezinizden bahsedelim mi?
Bu çalışmayı yapma amacım, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda görev yapan bir kurum çalışanı ve aynı zamanda çocuk tiyatrosu ile yakından ilgilenen bir oyuncu olarak, kurum içinde giderek kökleşen çocuk tiyatrosuna katkıda bulunmaktır.

Bu bağlamda, Türkiye’de “çocuk “tiyatrosu” kavramını ve gelişimini kısaca özetleyebilir misiniz?
Her şeyden önce, yetişkin izleyiciden farklı bir hayal dünyası ve algılaması olan çocuk seyirciye uygun bir tiyatro anlayışı, diyebilirim. Burada hemen belirtmeliyim ki, ” Çocuklar İçin Tiyatro ve Çocukların Tiyatrosu’na Genel Bakış” (1979) adlı çalışmasında Prof. Dr. Metin And Türkiye’deki çocuk tiyatrosunu da etkilemesi açısından Sovyet Rusya’da Stanislavski’nin, Moskova Sanat Tiyatrosu’nda çocuk tiyatrosu adına ilk adımların atıldığından söz eder. Hiç kuşkusuz, Şehir Tiyatrosu bünyesinde,  çocuk tiyatrosunun kurulma aşamasında Muhsin Ertuğrul’un Moskova Tiyatrosu’nu örnek aldığı gerçeğini yadsıyamayız.

Muhsin Ertuğrul öncesinde herhangi bir girişim söz konusu mu?
Tekin Özertem’in “Türkiye’de Çocuk Tiyatrosu” (1979) adlı eserinde bu konuya değinilmiş. Türkiye’de çocuk tiyatrosu ile ilgili olarak, Meşrutiyet Dönemi’nde mekteplerde çocukların yer aldığı gösterilere, okullarda ‘Mekteb-i Temsil’,’ Küçükler İçin Temsil’, ‘Mektep Tiyatrosu’ gibi başlıklar altında oyunların yazılıp, çevrilmesi suretiyle başlandığını ve bu çalışmaların çocuk mecmualarında yayımladığını görebiliriz.

Muhsin Ertuğrul’un önderliğinde Şehir Tiyatrosu’nda başlatılan çocuk tiyatrosunun dönemin sosyo-politik yapısından etkilendiği ve bu etkilenişin oyun metinlerine yansıdığını söylüyorsunuz.
Çocuk piyeslerindeki metinlerde cumhuriyet ilkeleri ve yeni yaşam tarzına ait değerler belli bir didaktizmle ele alındığı görülmektedir.

Yani mesaj kaygısı güden oyunlar diyorsunuz?
Tamamen, öyle. Ulusal bilinç yaratmak, cumhuriyet ideolojisini pekiştirmek, ideal “Türk çocuğu kimliği” yaratmak söz konusu. Tabii, geleceğin izleyicisini yetiştirerek bilinçli, çağdaş bir toplum oluşturma amacı da var. O dönemde, sahneye konulan yerli ve yabancı tüm oyunlarda, özellikle metin iletilerini çıkarımlar ve kıssadan hisselerle çocuklara doğrudan empoze edilmesi gibi bir tercihin hakim olduğunu gözlemliyoruz. Oyunlarda sık rastlanılan, alegorik modeller, atasözleri, deyimler belli bir didaktik yapının başlıkları olarak çıkıyor karşımıza, ister istemez. Toplumsal ve bireysel ahlâk, aidiyet duygusu, milli ideolojiye uyumlu yurttaş yetiştirme fikri, siyasi sistem, aile kurumu, sosyal hayata tam uyum gibi detaylara ağırlık verilmiş hep.

Didaktik bir anlayışla başlıyor Türkiye’de çocuk tiyatrosu. Ama 1950’den sonra bir toplumsal dönüşüm yaşanıyor. 1950-60’lı yıllar nasıl yansıyor çocuk tiyatrosuna?
Demokrat Parti döneminde, Türkiye’nin büyük müttefiki olan ABD’nin toplumsal ve kültürel hayatımıza etkisi elbette yadsınamaz. Elbette bu etkiler dönemde yetişkin oyunlarına olduğu gibi, çocuk oyunlarının repertuarına da yansımıştır.

Çocuklar tiyatro ile çocuk tiyatrosu sayesinde tanışıyor ve geleceğin tiyatro seyircileri böyle yetişiyor. Ancak, geçmişten gelen bir didaktik tiyatro algısı ve eğitimi mevcut ülkemizde. Bu durumun değişmesi için çalışmalar var mı?
Hiç unutmam, yedi yaşımdayken kardeşim Elif ile izlediğimiz Bremen Mızıkacıları adlı oyunda, başlarındaki kocaman maskelerle seyircilerin arasına dalan oyuncular küçük çocukları hayli korkutmuştu. Elif de çığlık çığlığa ağlamıştı ve yaşadığı bu travmadan sonra çok uzun yıllar neredeyse tiyatroya gitmekten çekinir olmuştu. Dediğiniz gibi, çocuk tiyatrosu tiyatro sevgisinin tohumlarının atılması gereken alandır. Günümüzde, didaktizmin belli oranda kırıldığı söylenebilir. Örneğin, ülkemizde Ankara, Eskişehir, Antalya, Bursa, İzmir, Lüleburgaz ve İstanbul gibi şehirlerimizde çok önemli uluslararası çocuk tiyatrosu festivalleri, kukla tiyatrosu gibi etkinlikler düzenleniyor. Bu etkinliklerle, çocuk tiyatrosu üzerine didaktizmden uzak, farklı bir algı gelişmeye başladı. Assitej’in de bu alandaki katkıları yadsınımaz. Şunu söyleyebilirim ki, çocukların pedagojik gelişim, yaş ve hatta yaşadıkları bölgenin coğrafi özelliklerine göre oyun yapılma mantığı giderek artış göstermeye başladı. Çünkü karşımızda artık bambaşka bir kuşak var. Tıpkı dünya gibi, çocuklar da hızla değişim gösteriyor. Bugünün çocukları X, Y, Z kuşaklarının ötesinde, “kristal çocuk” olarak tanımlanıyor. Bu çocuklar tümüyle bilgi ve teknoloji çağında yaşıyorlar ve artık parmak sallayıp “dişini fırçala, sütünü iç” denildiğinde bu emirleri kolayca kabullenmeyip olumsuz tepki verebiliyorlar.

Muhsin Ertuğrul’un bir sözü var: “Kanımca, seyircisini çocukluk çağından yetiştirmeye başlamayan şehirler ileride tiyatrolarına seyirci bulamayacaklardır. Bugünün çocuğu, yarının genci, ilerinin aydın seyircisidir. Bugün İstanbul şehri, tiyatrolarına seyirci ve oyuncu buluyorsa, bunun kaynağını dünkü çocuk tiyatrosunda ve öğrenci oyunlarında aramalıdır. Bu bakımdan tiyatronun en önemli sorunu çocuk tiyatrosudur.” Bu tespit sizce halen geçerli mi?
Şunu belirtmek istiyorum ki, benim için aslında çocuk ya da yetişkin değil,  sadece seyirci var. Ve tabii arka planda, onların bugününü oluşturan yaşantı ve deneyimleri. Yetiştirme konusuna gelince. Gerek Şehir gerekse Devlet Tiyatroları’nda çocuğu ve torunuyla birlikte oyun izlemeye gelen insanlar var. Bu gösteriyor ki, tiyatroya ilişkin yaşadıkları aidiyet duygusunu kendilerinden sonraki kuşağa aktarmışlar. Seyretme alışkanlığı olan bir toplum, kendisine ait hissettiği ve yapılan işi samimi bulduğu sürece, seyirlik olanla ilişkisini asla kopartmayacaktır.

Bu bağlamda, Muhsin Ertuğrul Cumhuriyet Tiyatrosu’nun simge ismi olarak bu topraklarda tiyatral olarak nitelendirilebilecek kimi unsurların yerine modern tiyatronun biraz da dayatmacı bir biçimde yerleştirilmesinin önderi olarak nitelendirilebilir mi?  Sahnelenen ilk çocuk oyunu olan “Çocuklara İlk Tiyatro Dersi”nden başlayarak, çocuk tiyatrosu için de benzer bir tespit yapılabilir mi? Oyunun içinde iki ayrı konu var zira: Çocuklara tiyatro adabını öğretmek ve dönemin siyasal düşüncesini empoze etmek…
Muhsin Hoca’nın “Benden Sonra Tufan Olmasın” adlı eserinde yetişkin seyircinin çekirdek yediği, birbirine sulu şakalar yaptığı, bununla ilgili uyarılar aldığı, kılık kıyafetine özen göstermeden girdiği gibi bir takım notları vardır. Ben bu duruma tezimde çocuk tiyatrosu açısından bakmaya çalıştım. Bildiğiniz gibi, Türkiye’de 1935-1965 yılları arasında iki tane anayasa değişikliği var. Bunlar, hiç kuşkusuz siyasal rejim anlamında da, bir ülkeyi etkileyen sosyal gelişmelerin yaşandığı önemli dönemler. 1935 yılında, Kemal Küçük tarafından kaleme alınan ve sahneye konulan ilk çocuk oyununun adının “Çocuklara İlk Tiyatro Dersi” olması da bir rastlantı değildir. Eserde, tiyatro hocası rolündeki oyuncu, tiyatro izleme kurallarını didaktik bir şekilde izleyiciye aktaran karakteri canlandırmaktadır.  Şehir Tiyatroları’nda sahnelenen ikinci çocuk oyunu olan, Ferih Egemen’in yazıp yönettiği “Gülmeyen Çocuk” isimli piyeste de, yeni siyasal rejimin övgüsüne ağırlık verilmiş ve yine tiyatro izleme kurallarını anlatan bir öğretmen sahnede yer almıştır.

Türkiye, Sovyetler etkisiyle, çocuk tiyatrosuna dünyada ilk başlayan ülkelerden biri olmuş ve tarihsel olarak değerlendirildiğinde dünyanın büyük çoğunluğundan daha uzun bir deneyime sahip bu alanda. Geldiğimiz noktadan bakıldığında, bu uzun tecrübeden yararlanabildiğimizi söyleyebilir misiniz?
Dünyadaki diğer ülkelerle kıyaslandığında, çocuk tiyatrosu alanında ilk ve önemli adımları atan bir ülke olarak, takip eden süreçlerde içerik olarak köklü bir değişim yaşanmadığından, gelişim de seyrini yavaş sürdürmüştür. Teknik donanım olarak gelişmiş olsak da, yapılan oyunlar içerik olarak çok hızlı bir değişim içinde olamamıştır.

Türkiye çocuk tiyatrosunun bugün evrensel düzlemde yeri nedir sizce? İlklerden biri olarak çocuk tiyatrosundaki gelişmeleri takip edebiliyor, öncülük edebiliyor muyuz?
Umut vadeden işler yapılmıyor değil. İlk anda aklıma gelen, Tiyatro TEM (Şehsuvar Aktaş, Ayşe Selen), Bereze, BGST (gençlik oyunları), İstanbul Şehir Tiyatrosu, Antalya Şehir Tiyatrosu (çocuk birimi sorumlusu Özer Tunca) ve Devlet Tiyatroları gibi daha çok çocuk kimliğini kavrayan, evrensel boyutta işler yapan tiyatrolarımız var. Bugün uluslararası alanda daha çok dans ve performans ağırlıklı çalışmalar öne çıkıyor. Ama hala, büyük dekor, renkli kostümler yapılmazsa sanki o işin niteliğinden çalınıyormuş gibi bir klasik algı da yok değil. Az malzeme, az söz, az dekor olduğunda, bütçe yokmuş da o yüzden yapılamamış gibi bir algı yaratabiliyor. Bunun için biraz daha yol kat etmemiz gerektiğini düşünüyorum.

Bugün, didaktizmin ötesinde, gerçekçi biçemin çocuk tiyatrosuna uygun olup olmadığına dair bir tartışma var. Gerçekçi biçemin, çocukta asıl yaratının kaynağı olan hayal etmenin, dolayısıyla taklidin önüne geçtiği iddia ediliyor.  Aynı zamanda, gerçekçi biçemin sahne oluşturma anlayışının, dilinin, oyunculuk yönteminin, çocuğun algılama yetisine uygun düşmediği,  çocukta imgelemin oluşmasına engel olduğu savlanıyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Gerçekçi biçem, dünyanın gerçekliği içinde yaşayan çocukları besler ve hayatı tanımasına, sorunlarla baş etmesine yardımcı olur. Gözlemlediğim kadarıyla, kötü çocuk taklidi yaparak, abuk sabuk seslerle çığırtkanlık yapan tiplemeler çocuk için oldukça itici. Bu türden basit, sahte, yapay anlayışlar biraz da bizim çocuk tiyatrosu alanında ampirik ve kuramsal eksikliğimizden kaynaklanıyor. Benim için oyunculuğun gerçekçiliği samimi olmasındadır. Üzülüyorsa gerçekten üzülmesi, seviniyorsa gerçekten sevinmesi gerek oyuncunun; ne eksik ne fazla. Ama ben biraz daha bedensel, biçimsel formların küçük yaş grubuyla özdeşlik kurmaya yatkın olduğu kanısındayım.  Bazı figürlerin, bazı tavırların, tekrar edilen bazı durumların, yetişkin birinin kendini sakarlıklar ya da başka şeylerle bir durum içine sokması ve “gördünüz mü, siz de bunu fark ettiniz mi” diye paylaşması çok samimi geliyor bana. Kaleme aldığım “Bir Gün Ayakkabımın Teki” adlı çocuk oyunumu oynarken bahsettiğim bu kriterleri tecrübe etme şansım oldu. Bu kriterler oyuna yansıtıldığında, seyircinin, beni kendisiyle eşit, omuz omuza görmeye başladığını, oyun alanı ile kendi dünyası arasında bir bağ kurduğunu keşfettim.

Çocuk tiyatrosu kapsamında devam eden ve yakın gelecekte hayata geçirmeyi planladığınız projeleriniz var mıdır?
Halen sahnelenmekte olan “Birgün Ayakkabımın Teki”,(İBBŞT) “Yuno” (Sahne Seyir) ve “Şef Fırfır ve Yardımcısı Tüy” (DasDas) yanı sıra, 1-3 yaş çocuklar için “bebek tiyatrosu” çalışmalarım devam ediyor. Bunun yanı sıra, bir çocuk müzikali yazmaktayım. Ayrıca, ebeveyn ve çocukların birlikte katılabilecekleri interaktif bir oyun modeli üzerinde çalışıyorum. Kurucu ortaklarından biri olduğum “Sahne Seyir” bünyesinde gerçekleştirmeyi planladığımız bir gençlik oyunu projemiz var.

Verdiğiniz bilgiler için çok teşekkürler Derya Hanım…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here