Seran Vreskala’nın Artıgerçek’te yayımlanan Yücel Erten’le yaptığı söyleşiyi olduğu gibi aktarıyoruz.

ARTI GERÇEK – Seçim sonrasında yağmur gibi yağan kararnameler silsilesi devlet tiyatrosunu da vurdu ve 703 Sayılı KHK ile ‘Devlet Tiyatroları (DT) Kanunu’ ile ilgili önemli değişiklikler yapıldı. Çıkarılan kararnamede yönetim ve ödenek ile ilgili kararlar Cumhurbaşkanlığına bağlandı. Kısaca daha evvel tiyatronun iç ve yönetim işleri bir tüzükle belirtilirken, artık Cumhurbaşkanınca çıkarılan yönetmelikle belirlenecek.

Kararname çıkar çıkmaz çeşitli mecralar konuyu ‘Devlet Tiyatroları kapatıldı’ ya da ‘lağvedildi’ başlıklarıyla gündeme taşıdı. Buna karşılık Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü açıklama yaparak sadece devlet tiyatrolarının değil, Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı ve ilgili birçok kamu kurumunun teşkilatına dair hükümlerin yeniden düzenlendiği ve devlet tiyatrolarının kapatılmasının söz konusu olmadığı belirtti. Bu açıklamaya rağmen bu yeni sistemden sadece tiyatrolar, oyuncular ve sektörde çalışan herkes etkilenmekle kalmayacak, izleyiciler dahil bütün kültür ekosistem de nasibini alacak.

1970 yılından beri sanatçısı olduğu devlet tiyatrolarında, bir dönem de genel müdürlük yapan, sonradan sistemi protesto için kendi isteğiyle kurumdan emekli olan ünlü oyuncu/rejisör hatta tiyatronun duayeni Yücel Erten birkaç gündür süren bu tartışmalara bir açıklama getirdi.

Hafta içi Cumhuriyet Gazetesi başta olmak üzere DT’nın Cumhurbaşkanlığına bağlanmasını ‘lağvedildi’ ya da ‘kapatıldı’ başlığıyla vererek durumu biraz dramatize etti sanki. Sonuçta DT kısmi özerkliğini kaybettiğinden dolayı olay elbette dramatik; en azından bundan sonra neler olacak sizce?
Bazı dostlar “Devlet Tiyatroları kapatılmadı” diyor. Öyle bilir bilmez, tedbirsiz konuşmasalar iyi olacak sanki; çünkü bu tavır sanat kurumlarının karşısındaki tehdidi yuvarlatıyor, yumuşatıyor. Bir açıdan bakarsan, evet doğrudur, kapatılmadı. Ama hiçbir şey olmamış gibi davranmak da akılla buluşmaz. Cumhuriyet özünde bu tespitinde haklıydı. Çünkü sanat kurumlarımız kurum olmaktan çıkarıldı, neredeyse kapıkulları dairesine çevrildi, bu yolla lağvedilmişten beter oldu. Konumuz, bir DT halâ var da rutin faaliyetlerini sürdürüyor mu, sürdürmüyor mu sorusundan ibaret değildir. Personeli oradan maaş alıyor mu, almıyor mu da değildir. Konu bir Cumhuriyet kurumunun 70 yaşına basmak üzereyken nereye itildiği ya çekildiğidir.

“ARTIK DEVLET TİYATROLARI YERİNE CUMHURBAŞKANININ KUMPANYASI DENSE DAHA DOĞRU OLUR”

Gelin hemen bir bakalım;
1- Kurumun kuruluş yasası ve tüzel kişiliği ortadan kalktı, artık o bir personel yasası. Yani tüzel kişilik yok edildi. Yönetim kadroları, idari ve sanatsal kurulları da yok edildi.

2- Artık bir kurum olmayan o kurumun personeli bundan böyle Cumhurbaşkanınca belirlenecek bir ‘yönetmelik’le çalışacak. Kanun nerde, yönetmelik nerde? Kanunla kıyaslandığı zaman, yönetmelik zayıf, kaygan, omurgasız bir dayanaktır!

3- Artık bütçesi de Cumhurbaşkanlığında… Hatırlatayım; “Beğendiğimize veririz” denmişti…

4- Hatta galiba Sayıştay denetimi de yok.

Nedir şimdi bunun özeti? Kapatılmadı ama artık bir tüzel kişiliği ve kurumsal kimliği yok! Bir makamın dilediğince kullanacağı bir manivela… Artık bir kurum değil, tek kişinin elinde bir enstrüman. Sonuç öyle mi olur, böyle mi olur, ben bilemem. Ama artık Devlet Tiyatroları yerine Cumhurbaşkanının Kumpanyası dense daha doğru olur sanırım.

Bu durum sahnelenecek oyunları ne kadar etkiler? Yani oyunlara artık tek adam mı karar verecek? Hepsi başkanın onayından mı geçecek?
Bilemiyoruz. Öyle de olabilir, başka türlü de. Şimdi yeni yasal düzenlemeye göre bir yönetmelik hazırlanması gerekiyor. Başkanlık sisteminin ilk işi olarak bu konuda kararname yayınlandığına göre; bir hazırlıkları vardır diye düşünüyorum. Eğer yoksa, mutemet adamlarına dönecekler ya da akil adam arayacaklar, DT için bir yönetmelik hazırlayacaklar. Orada ne kerametler olacak, onu beklemek lazım. O yönetmelik hazırlanıncaya kadar, gündelik işlerle gündelik müdahaleler devam eder. Yönetmelik ‘Resmî Gazete’de yayımlanınca sakalımızın yünden mi yoksa tahtadan mı olduğunu görürüz.

Devlet tiyatro sanatçılarının sözleşmeleri bitirildi, nedir durum şimdi? Tiyatrocu bir arkadaşım ‘bundan sonra full time memur gibi çalışacağız artık’ dedi…
Kurum mensupları artık toptan kullaştırıldı anlamında. Çünkü memurlaşma eğilimi zaten varolan, hep eleştirdiğimiz bir durumdu. Ödenekli tiyatrolarda sanatçıları soluklaştıran bir eksiklik, bir zaaf, bir açmazdı.

Peki, devlet konservatuarındaki ders müfredatları da bu karardan etkilenir mi sizce?
Biliyorsun, her şey her şeyden biraz etkilenir. Zaten konservatuvarlardaki müfredatın ahım şahım bir şey olduğunu düşünmüyorum. Hatta derli toplu bir şey olduğunu bile düşünmüyorum. Ama 40 yılı aşkın bir süredir bilumum konservatuvarlarımız tarafından dışlanmış birisi olduğum için, bu söylediğim bir izlenimden ibaret.

Bu konuda neler yapılabilir, en azından devlet sanatçıları karşı bir harekette bulunacak mı sizce?
Devlet Sanatçısı derken neyi kastettiğini anlamıyorum. Bir zamanlar popçular ve dansözlere kadar düşmüş olan taltif yöntemi bir dava üzerine iptal edildi. Artık yok. Ama devletin sanat kurumlarında çalışanlara da devlet sanatçısı diyemeyiz. Onların hoşuna gidiyor olabilir, fırsat bulunca bu tarifi kullanıyor olabilirler. O zaman doğru ifadeyi şöyle kullanmamız gerekir sanırım: Devletin sanat kurumlarının sanatçıları… Doğru anladım mı? Hah, o zaman şunu dile getirmek zorundayım; arkadaşının parmak bastığı gibi, onlar – bazı istisnalar dışında- half time memurdular, şimdi artık full time oldular. Bence bugüne kadar her türlü saçma karara boyun eğmiş o cepheden bir şey beklenemez. Türkiye’de artık geneli ev-bark, otomobil, yazlık, çocuğun okulu, TV, play station, ceptel falan fasıllarından, ya kredi kartıyla esir alınmış ya da dizi ve film piyasasına esir düşmüş ‘küçük burjuvalar’ realitesi var. Sanat kurumlarının çalışanları da bu realitenin bir parçası. Ara sıra muhalefet etmek adına bir aydın sorumluluğu depreşse de ilk yenilgide muhalefeti döverek balans ayarı yapılır. Kuşkusuz bunun istisnaları vardır. Onları tenzih ederim. Ama ben o taraftan anlamlı bir hareket beklemiyorum doğrusu. Hem zaten bir ortak akıl geliştirmeyi başaramayan topluluklar, sonuçta kendilerine dayatılan gömleği giymek zorunda kalırlar.

“SANATTA İŞLENEBİLECEK BİR SUÇ YOKTUR”

Sanat siyaset yapar mı peki? Yapmalı mı?
Ben siyasetçi değilim ama, sorduğun zaman şunu söylemeden duramam; insan topluluklarında siyasetin olmadığı bir an, bir zerre, bir katre yoktur. Siyasetle ilgilenmiyorum diyenin bile bilinçli ya da bilinçsiz hakim siyasetin tarafında durduğu açıktır. Her şey gibi sanatsal üretim de siyasal bir duruşa sahiptir. Siyasetten uzak bir sanat yaptığınızı düşünürken, savunurken; aslında bireyleri apolitik davranmaya teşvik eden bir siyasete hizmet etmiş oluyorsunuz. Bunun kaçarı yok. İnsanın ayırıcı özelliklerinden birisi siyasal bir varlık olmasıdır. Bu konuda sadece, kurumsal üretimi herhangi bir parti siyasetinin emrine koşullamak sorunlu görünür bana. Ama sanatsal özgül ağırlığı yüksek ise, ona da bir şey diyemeyiz. Yoksa mağara resimlerinden bu yana siyasal olmayan bir şey yoktur. Ve sanatta işlenebilecek bir suç yoktur.

Sanatta işlenebilecek bir suç yok diyorsunuz ama gerilla annesini oynadı diye Füsun Demirel hala iş bulamıyor. Şimdi bu çıkan KHK ile sanatçıların durumu daha da zorlaşmayacak mı?
Evet ama eğer hukuk varsa, sanatta işlenebilecek suç yoktur. Evrensel hukuk ilkelerinden uzaklaşmış, örselenmiş, dağılmış, bazı odakların emrine girmiş bir hukuk, bunu sağlayamaz. O zaman genelgeçer değerlere aykırı bir söz söyleyince ya da bir davranışta bulununca; birtakım odaklar tarafından gıyabında suçlu ya da düşman sayılmaya başlarsın. Fazıl Say’ın konseri için Açıkhava Tiyatrosundaki tahsisin iptali bunun en taze örneği değil mi?

Tiyatro seyircisi tiyatrosuna yeteri kadar sahip çıkamadı mı acaba?
Seyircide kabahat aramayı doğru bulmam. Hayatın emirlerini, bireysel ihtiyaçları bahane ede ede, kendi sorunlarına sahip çıkma, çözüm arama, ense yap, kör taklidi yap, direnme; sonra da dara düşünce seyirciden direnç bekle… Olacak iş mi? Seyirci parti, sivil toplum kuruluşu falan değil ki!

Bu çıkan KHK’ye kadar devlet tiyatrosu her şeye rağmen özgürce hareket edebiliyordu. İktidara gelen hükümetler tiyatroyu ne kadar etkiliyor sizce?
Devlet Tiyatrolarının genelde özgürce hareket edebildiğini söyleyemem. Zaman zaman, iktidarların ve bakanların meşrebine göre, kanundan kaynaklanan göreli bir serbestliği yaşayabildiği söylenebilir ancak. Ama bu da genelde çok sınırlı olmuştur. Yöneticilerin yüz yüze bırakıldığı görevden alınıverme tehdidi Demokles’in kılıcı gibi tepelerinde asılı durduğu için, örtülü de olsa bir baskı, bir sansür kendini hep hissettirmiştir. Korkarım bu yeni yapı, bu baskıları tiyatronun varlık nedenini tehdit eder hale getirecektir.

YÜCEL ERTEN KİMDİR?
19 Ekim 1945 tarihinde Muş’ta dünyaya gelen Yücel Erten, 1969 yılında Ankara Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü Yüksek Devresini bitirerek, Ankara Devlet Tiyatrosu’nda stajyer sanatçı olarak göreve başladı. 1970 yılında devlet bursu ile ihtisas yapmak üzere Federal Almanya’ya gitti. Aynı dönem çeşitli ülkelerde reji asistanlığı ve yardımcı rejisörlük yaptı. Diploma çalışması olarak sahnelediği oyunla ‘Folkwang Ödülü’nü alarak rejisörlük bölümünü bitiren Erten, 1974 yılında yurda döndü. Rejisörlüğün yanı sıra dönem dönem Ankara Devlet Konservatuvarı, DTCF Tiyatro Bölümü ve Makedonya Üsküp Tiyatro Akademisi’nde eğitim alanında hizmet veren ve pek çok TV dizisi ve sinema filminde de rol alan Erten, 1992 Ekim’inden başlayarak 16 ay süreyle Devlet Tiyatroları’nda Genel Müdürlük ve Başrejisörlük görevini yürüttü.

Kaynak: artıgerçek

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here