Yavuz Pak

Handan Ekici, çeyrek asrı aşan tiyatro yaşamı boyunca, sanata ve tiyatroya dair duruşu, emeği ve üretkenliğiyle bu tarihsel sorumluluğu üstlenen, yaşadığı dünyanın bilincinde olan ve bu kavrayışla sanatsal üretimini gerçekleştiren değerli bir tiyatrocu.  1990 yılından bu yana Diyarbakır’da tiyatro için direnen bir yürek…

Her şeyden önce, tiyatronun hem sanatsal hem teknik veçhelerinde, büyük bir özveri ile çalışmış ve sahne ve sahne dışında alınteri dökmüş bir tiyatro insanı Ekici. Diyarbakır’da Şehir Tiyatrosu’nun kurulduğu döneme dair anlattıkları bir tiyatrocunun sanatına olan sevgisinin ve tutkusunun yansıması adeta: “1990 yılında, Diyarbakır Orhan Asena Şehir Tiyatrosu kuruldu.  İlk oyun Orhan Asena’nın ‘Atçalı Kel Mehmet’ oyunuydu. Ziya Demirel Genel Sanat Yönetmeniydi. Ben profesyonel tiyatro hayatıma işte bu tiyatroda başladım.  1995’e kadar tiyatroda ayak basmadığım yer kalmadı diyebilirim. Sezon içinde oyunlarda oynadım, bazen yönettim, bazen asistanlık yaptım, bazen çocuk biriminde oyunlar koydum. Şehir Tiyatrosu bir tiyatro atölyesi gibi idi benim başladığım dönemde. Sadece oyunculu değil; dekor yapmayı, kostüm tasarlamayı, ışık kumandasını da öğrendik. Hatta, tiyatroda havalandırma borularını ve koltukları bile sökmüşüzdür. Sahneye çıkmanın ötesinde, diyebilirim ki işin mutfağında yetiştik biz. Günümüzde iki günlük kursla sahneye çıkanlar var.  Oyunu oynarken o dekorun nasıl kurulduğunu, o kostümün nasıl yapıldığını, o aksesuarın nasıl oraya getirilebildiğini bilmek, oyunu ve tiyatroyu sahiplenmek anlamında çok önemlidir oysa. Biz o yüzden şanslı bir kuşak olduk.”

Ekici, tiyatronun sadece pratiği ile ilgili değil, teorik arka planı ile ilgili de önemli çalışmalar yapmış ve tiyatronun sadece tiyatro olmadığının bilinciyle sanatını icra etmiş bir oyuncu. O yıllarda, sadece tiyatro eğitimi değil, aynı zamanda tiyatronun sürekli etkileşim içinde olduğu alanlarda bilimsel eğitim de alan Ekici şunları söylüyor: “Ziya Demirel’in Genel Sanat Yönetmenliği sırasında Veysel Öngören dramaturgluğumuzu yapıyordu. Ziya Demirel 1993’ün sonunda ayrılınca, Genel Sanat Yönetmeni Veysel Öngören oldu. Benim hayatımda derin izler bırakan ve çok değer verdiğim bir hocadır kendisi. Çok değerli bir felsefeciydi ve O’ndan felsefe, sosyoloji, tarih dersleri aldık. Bu alanlardaki bilgi birikimi hem bir tiyatrocu hem de genel olarak tüm sanatçılar için hayati önemdedir çünkü bu bilgiler olmaksızın gerçek anlamda sanatsal üretim mümkün olamaz. Bu yüzden, Veysel Öngören gibi entelektüel birikimi son derece yüksek bir hocadan bu dersleri almak benim tiyatro hayatım için çok büyük bir şans oldu.“ Sanatın ve tiyatronun içleri boşaltılarak “eğlenceye” indirgenerek özlerinden kopartılmaya çalışıldığı günümüzde, Platon’un asırlar evvel söyledikleri hatırlanmalı: “Sanatsal yaratıcılığın, bilgiye gereksinim duymadan, bilgiden azade bir biçimde geliştirilebileceğine dair kanı, aslında yaratıcılığın kendisine en büyük ihanettir. Sanatçı bir anlamda felsefenin eyleyicisidir ve bu yüzden salt hazla ve hedonizm ile bağlantılı sanatsal yaratım eksik ve yanıltıcıdır. Ancak bilgiye dayanan ve mükemmelliği esas alan, iyi ile bir bütün olmayı amaçlayan sanat, insanlığa ışık tutabilir.(1)

Tarih boyunca, tüm dünyada örneklerine rastlayabileceğimiz  “politika – sanat” ilişkisinin Türkiye’de de sık sık gündeme gelişine tanıklık ederiz. “Cumhuriyet’in Aydınlanmacı felsefesinin etkisiyle kurguladığı kültür/sanat dünyası, edebiyattan müziğe, operadan tiyatroya kadar pek çok sanat dalında yeni uygulamaların, bizzat devlet eliyle hayata geçirildiği bir süreçtir. “Muasır medeniyet seviyesine” ulaşmayı hedefleyen genç Cumhuriyet, kültür/sanat alanında Aydınlanma felsefesine uygun bir yapılanma ve sanatsal üretim organizatörü işlevi görmüştür. Cumhuriyet ile birlikte kültür-sanat faaliyetlerinde tiyatronun öncü işlevlerinde sıkıdenetim devreye sokulmuştur. Bu konuda en anlamlı veri “parti-ideoloji denklemindeki Halkevleri ve temsil kolları faaliyetidir.(2)

Handan Ekici’nin 1990’lı yıllardan günümüze uzanan tiyatro geçmişi, işte bu ideolojik sanat anlayışının mirasından derin izler taşıyor. Hem Diyarbakır Şehir Tiyatrosu’nda hem de Diyarbakır Devlet Tiyatrosu’nda çok önemli rollere imza atan başarılı oyuncunun, tiyatro yaşamı boyunca pek çok iktidar değişikliği olur; ancak değişmeyen tek şey vardır: Politik iktidarların “tiyatroyu araçsallaştırmaları”. 1990 yılında açılan Diyarbakır Şehir Tiyatrosu 1995 yılında yerel yönetim seçimlerini kazanan siyasi parti tarafından kapatılır. Ekici 1999’a kadar kurucularından olduğu Tiyatro Anadolu adlı özel tiyatro ile devam eder tiyatro hayatına.1999 yılında bir başka partinin belediye seçimlerini kazanmasıyla Şehir Tiyatrosu yeniden açılır. Handan Ekici, rejisör ve oyuncu olarak içlerinde yer aldığı Mahmud ile Yezida, Dario Fo kadın oyunları (Bir Düş üç Hasret), Özgürlük Oyunu, Ölümü Yaşamak, Şarkılarımız Ölmesin, Sevdalı Bulut, Lysisrata, Taziye, Hamlet, Mem û Zîn, Azizname gibi çok önemli oyunlar sahnelenir.  Diyarbakır Şehir Tiyatrosu, ülkenin önemli tiyatro insanlarının oyunlar sahnelemek için yarıştığı, kendine özgü bir tiyatral anlayış ile kurumsallaşan ve turnelerle bölge insanını çok değerli tiyatro oyunlarıyla buluşturan bir tiyatro haline gelir. 2017 yılında, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Tiyatro ve Sinema Müdürlüğü görevine getirilen Ekici, bugünlerde tüm gücüyle tiyatrosunun başarısı için çalışıyor. Tarihsel bir bütünlük içinde değerlendirildiğinde, 1930’larda Ankara’da tiyatro nasıl politik iktidarlar tarafından biçimlendirilmişse, 1990’larda benzer bir sürecin, daha keskin dönüşümlerle Diyarbakır’da yaşandığı söylenebilir.

Nitekim, politik iktidarların bizzat inşa ettiği ve her anına, her alanına, repertuarından repliğine kadar müdahale ettiği tiyatro sanatı, Antik Yunan tragedyalarından Cumhuriyet dönemine, oradan günümüze kadar uzanan süreçte iktidar baskısı ile karşı karşıyadır ve işte tam da bu yüzden tiyatro politikaya içkindir tarihsel olarak. Ekici, bu tarihsel gerçekliğin en çarpıcı örneklerini yaşamış bir tanık olarak şunları söylüyor: “Bence Türkiye için politik iktidarın baskılarından uzak bir tiyatro sanatı çok zor. Kısa ve orta vadede çok uzak görünüyor bu dönüşüm. Bir ütopya olarak kalır gibi bu sıçrama. Politika hayatın tüm alanlarına müdahil olur bizimki gibi otoriter toplumlarda ve biat kültürü maalesef pek çok alanda olduğu gibi sanatta ve tiyatroda da belirleyici. Çok umutlu değilim bu anlamda. Bir yandan ödenekli tiyatroların iktidarlar tarafından bu kadar biçimlendirilerek kalıplaştırılması, diğer yandan özel ya da alternatif tiyatroların maruz kaldığı politik baskılar sözkonusu olageldi hep. Genelde, ülke olarak da özerk ve özgür bir tiyatroya çok uzağız maalesef. Hiç unutmam, 1995 yılında Türkiye’de ilk kez Diyarbakır Şehir Tiyatrosu’nda sahnelenen sahnelenen Mem û Zîn’in oyununda ‘Zîn’ rolünde oynamıştım ve oyun çok büyük ses getirmiş, çok alkış almıştı. Ancak, sadece bir ay oynandıktan sonra, biz oyuncular tiyatrodan alınıp belediyenin başka birimlerine tayin edildik çünkü seçim olmuş ve yönetim değişmişti! Bu ülkede tiyatrocular sadece politik rüzgârlar yön değiştirdiği için bir günde sahneden indirilip, parklarda çalışmaya mahkûm edilebilir. Böyle olunca biz de istifa ettik. Çünkü bir devlet dairesinde memurluk ya da belediye biriminde işçilik yapmak gibi bir niyetimiz yoktu. Biz oyuncuyduk ve sanatımızı icra etmek, tiyatro yapmak istiyorduk!”

Diğer yandan, politik atmosferin yaşamın tüm alanlarında olduğu gibi tiyatral eyleyişin icrasına dair de dolaysız bir belirleyici olduğu Diyarbakır’da, tiyatronun karşı karşıya kaldığı zorluklara da işaret ediyor Ekici: “Diyarbakır’da yaşanan güvenlik sorunları ve çatışma ortamı yarattığı toplumsal tahribat, sanatı ve tiyatroyu doğrudan etkiliyor elbette. Özellikle 1990’larda, çatışmaların yoğun olduğu dönem çok zordu.  Hiç unutamıyorum, prova için tiyatroya gittiğim bir gün, dolmuşta yanımda oturan bir insanın öldürülmüştü. Her şeye rağmen, akşamları tiyatroda perdeyi açmak istiyorduk ama hiç kimsenin gelmediğini görüyorduk. İnsanlar korkularından akşamları evlerinden çıkamıyorlardı ki. Herkes herkesten korkar olmuştu.  Gece yolda yürürken ayak seslerinden ürker olmuştuk. Sürekli arkamıza dönüp bakmak zorunda hissediyorduk. Komşu komşuyu, kardeş kardeşi öldürebiliyordu. Şehir tekinsiz ve güvenliksiz bir süreçten geçiyordu.  Tam da o dönemde Şehir Tiyatrosu’ndan istifa etmiş, öğretmenliğe başlamıştım. Benimle birlikte istifa eden iki tiyatrocu arkadaşımla birlikte, adını benim koyduğum Tiyatro Anadolu’yu açtık. Ticaret ve Sanayi Odası bize geniş bir oda tahsis etti. Orayı prova yapılabilecek şekle dönüştürdük. Diyarbakır Devlet Tiyatrosu haftada iki gün sahnesini bize ücretsiz verdi. Ve Tiyatro Anadolu, iki yıl boyunca, Devlet Tiyatrosu’nun haricinde faaliyet gösteren tek tiyatro olduk şehirde. ’Bu Ölü Kalkacak’, ‘Ada’, ‘Taziye’, ‘Kadına ve İnsana Dair’, ‘Çöplük’ ve ‘Bir Şeftali Bin Şeftali’ oyunlarını yaptık. Oyunlarımız seyircilerden çok iyi tepkiler alıyordu. Biz de inadına tiyatro yapmak için çabalıyorduk. Diyarbakır Emek Sineması’nı kiralamak ve haftanın dört günü oyun oynama planları yapıyorduk. Gurubumuz genişlemişti; çalışanlar, öğrenciler eklenmişti kadromuza. Üniversite tiyatrosundan gelenler, tiyatroya gönül veren oyuncularla genç ve dinamik bir topluluk olmuştuk. Oyun masraflarını çıkarttıktan sonra elimize geçen parayı geliri olmayanlar arasında paylaştırıyorduk. Ama, özel tiyatro yapmak çok zor. Özellikle de 1990’ların Diyarbakır’ında çok daha zordu. Şehrin yaşadığı kaostan ve çatışmalardan biz de nasibimizi alıyorduk. Gergin insanlar haline dönüşüyorduk yavaş yavaş. Ve bu gerginlik tiyatroya da yansıdı zamanla. Ve şehir gibi bizim de yaşadığımız gerginlikler, huzursuzluklar, iç çatışmalar yüzünden kapandı tiyatromuz maalesef.” Ekici’nin bu sözleri sanatı ve toplum arasındaki diyalektik bütünselliği ve etkileşimi çok güzel yansıtıyor. “En geniş anlamıyla sanat, belirlenmiş bir etkinlik olması nedeniyle, bütün diğer kurumlar gibi nihai noktada toplumsal, diğer bir ifade ile tarihseldir. Wilhelm Dilthey, bu durumu “her yaratma tarihseldir, tarihe içkindir” diyerek ifade ediyor. Yaygın bir biçimde kabul edildiği üzere her-hangi bir toplumdaki ekonomik, siyasal, kültürel ve sosyal şartların o toplum içindeki sanatı; türünü, içeriğini, fonksiyonlarını belirler. Bu etki-yi en açık biçimde toplumsal değişimin en hızlı yaşandığı dönemlerde görmek mümkündür. Toplumsal çatışmaların yükseldiği dönemlerde, buna koşut bir biçimde sanat alanında da sancılar yaşanır… Çünkü, Sanat, toplumsal oluşun, kültürel kara kutusu olmakla toplumsal aidiyetini ziyadesiyle öne çıkarmış, vazgeçilemez toplumsal bir faaliyettir.” (3)

Handan Ekici, ülkemizde modern tiyatronun kurucusu olan Ermeni halkının bir torunu olarak, tiyatromuzun bir buçuk asırlık tarihsel mirasının sorumluluğunu omuzlarında taşıyan ve bu bilinçle tüm varlığını tiyatroya adamış bir oyuncu. Türkiye’de modern tiyatronun dünden bugüne uzanan yolculuğuna dair söyledikleri ile bu mirası sahipleniyor: “Bu coğrafyaya modern tiyatroyu getiren ve bu anlamda bir çığır açan Ermeniler olmuştur.  1844’de Halep Pasajı’nda ilk kez bir Suriyeli Hristiyan Naum Tiyatrosu’nu kuruyor. Bu tiyatroda oynayanların çoğu Ermeniler.  İlk kez kadın kılığında sahneye çıkan bir başka Ermeni, Mınakyan. 1856’da tiyatromuzda sahneye çıkan ilk kadın oyuncu yine bir Ermeni, Hamayan. O yılların en önemli tiyatrosu Fasulyacıyan, Aramyan, Mınakyan gibi Ermenilerin kurduğu Şark Tiyatrosu. Batılı anlamda ilk profesyonel tiyatro oluyor Şark Tiyatrosu. Güllü Agop gibi tiyatromuzun kült isimlerinden biri Ermeni. 1860’larda, Güllü Agop’un oluşturduğu kurulda yazarlar ilk kez tiyatro oyunları kaleme almaya başlıyorlar. Ve Agop bu oyunları kurduğu Gedikpaşa Tiyatrosu’nda sahneleniyor.  1864’de ilk kez pantomim yapan bir çift var bu ülkede; onlar da Ermeni. Dolayısıyla bu coğrafyada tiyatronun doğuşunda ve gelişmesinde Ermenilerin yoğun çabaları var. Cumhuriyet döneminde de bu katkıları devam ediyor. Ama tabii 1915 yılındaki büyük felaketten sonra toplumsal yaşamın her alanında olduğu gibi, sanattan ve tiyatrodan da sürgün ediliyor Ermeniler. Zamanla kendi kimliklerini ve hatta isimlerini dahi saklayarak sanatlarını icra etmeye mecbur ediliyorlar. Yok sayılıyorlar. Burada bir kez daha politikanın sanatı ve özellikle tiyatroyu ne kadar belirlediğini görebiliyoruz. Bir bakıma tarihin tekerrürü belki. Ermeni tiyatrolarının kapatılması ilk kez II.Abdülhamit döneminde gerçekleşiyor aslında. Güllü Agop o dönem tiyatrosunu yaşatmak için Ermenice yerine Türkçe oyunlar sahnelemek durumunda kalıyor. Hatta o dönem diğer Ermeni tiyatro toplulukları hain olmakla itham ediyorlar Güllü Agop’u. Aslında Diyarbakır’da yaşanan da benzer bir süreç. Her dönem politik iktidarların tayin ettiği, yönlendirdiği, biçimlendirdiği, milliyetçiliğin farklı türlerinin izini taşıyan bir tiyatro tarihimiz var maalesef. Oysa benim dünya görüşümde din, dil, milliyet gibi kavramlara yer yoktur. Evet, Ermeni kökenliyim ama Ermeni milliyetçisi olmadım hiç. Milliyetçiliğin her türlüsüne karşıyım çünkü. Benim için sanatımı özgürce icra etmek, atalarımın mirası olan tiyatroyu yüceltmenin en önemli koşulu ve diyebilirim ki tüm tiyatro hayatım bunun mücadelesini vermekle geçti.”

Bülent Sezgin’in tiyatro tarihimizle ilgili araştırması Ekici’yi teyit ediyor: “Batılı anlamda Türkiye’de tiyatronun gelişmesinin en önemli gücü Ermeni toplumunun aydınlanma sürecinde tiyatroya dönük yoğun ilgisidir. 1700’li yıllardan beri Osmanlı Ermeni toplumu içerisinde Batılı bir şekilde tiyatro yapılıyordu. Avrupa’da eğitim görerek Türkiye’ye gelmiş yüzlerce Ermeni tiyatro sanatçısı tiyatronun yaygınlaşması yolunda önemli adımlar attılar. Hatta Yeni Osmanlılar’ın tiyatroya dönük ilgisinde Ermeni toplumunun gelişkin potansiyeli oldukça etkili olmuştur. Namık Kemal başta olmak üzere Tanzimat dönemi oyun yazarlarının yazmış olduğu oyunlar Gedikpaşa Tiyatrosu ve Agop Vartovyan yönetimindeki Osmanlı Kumpanyasında seyirci ile buluşacaktı. Özelikle tiyatro alanında profesyonelleşmenin önem kazanması sonrasında, Ermeni tiyatrosu geniş kitlelere açılabilmek için Türkçe oyunlar oynama stratejisine daha çok yöneldi. Agop Vartovyan’ın 1861’de Osmanlı Tiyatrosu’nu kurması ve 10 yıllık Türkçe oyun tekelini eline alması, Türkçe yazılmış oyun metinlerinin önemini artırdı. Bu sayede Müslüman oyuncular da yavaş yavaş tiyatro iş gücüne katılmaya, Ermeni yönetmenlerin çalıştırdığı ve sahibi olduğu kumpanyalarda eğitim almaya başladılar.” (4) Ekici, aynı zamanda, modern tiyatromuzun kurucu isimlerinden olan Beşiktaşlıyan’ın ve  Vartovyan’ın “kültürel çoğulculuk” anlayışına sahip çıkıyor. “Beşiktaşlıyan’ın ideali, yüzeysel bir bakışla değerlendirildiğinde, Osmanlı’daki, tanım itibariyle dini inançları da içeren, millet anlayışından farklı, yeni ve sekülerleşmiş bir ‘ulus’ düşüncesinden ilham alan bir ideal olarak düşünülebilir.”  (5)

Bugün ise, benzer çabaların yeniden dirildiğini belirten tiyatro tarihi araştırmalarının önemli ismi Fırat Güllü, çok kültürlü, çoğulcu, demokratik tiyatroya dair şu sözleriyle Ekici’nin verdiği mücadeleyi selâmlıyor gibidir: “Devletin sistematik baskıları nedeniyle toplum genelinde dayanışma ve bir sorun temelinde örgütlenme kültürünün zayıflamış olmasının, tiyatro dünyamızın tüm kesimlerinde bu sorunun katlanarak yaşanmakta oluşunun bu konudaki beklentileri oldukça zayıflattığı da düşünülürse yakın zamanda kültürel çoğulcu tiyatro örgütlerinin ya da kurumsal dayanışma odaklarının oluşmasına dönük bir beklenti içerisinde olmanın fazla iyimser olacağı aşikârdır… Tüm bunlara rağmen şu da bir gerçekliktir: Pandora’nın kutusu artık açılmıştır ve Türkiye toplumu resmi otoritelerin de yarattığı iklimin etkisiyle kendisine geçmişte paranoyakça bir korku aşılayan pek çok tabuyu tartışmaya başlamıştır. Bu konuların kamuoyunda serbestçe tartışılması toplumun ihtiyaç duyduğu normalleşme süreçlerine katkı sağlayacaktır. Tiyatro alanını bu genel gelişmelerin ışığında değerlendirdiğimizde iyimser olmamak için hiçbir neden yoktur.” (6)

Sanatsal eyleyişin icracısı, her şeyden önce bir insan araştırmacısıdır. İnsanın duygu, düşünce ve sosyal dünyasını tanımak, anlamak ve yansıtmaktır bir bakıma sanatçının işlevi. Böyle olmakla, o yapıcı ve yaratıcı bir duyarlılığın insanıdır. Bu duyarlılığını sanatını oluşturma serüveni içinde ya da yaratma süreçleri boyunca ustalaşarak kazanmıştır. O her şeyden önce bir yaşam gözlemcisidir, bir yaşam ayrıştırmacısıdır, aynı zamanda bir yaşam yorumcusudur. Bu onun için sadece bir görev değil aynı zamanda bir ödevdir. “Elbette sanatçı ayrıcalıklı değil, ama duyuşlarıyla ve sezgileriyle insanı kavramak ve açıklamak açısından güzellikler edinmiş kişidir. Nasıl ki bir bilim adamı yaşamın açıklamasını bilimde arıyorsa, sanatçı da yaşamı sanatta açımlar ve anlar.” (7) Handan Ekici, tam da böyle bir sanatçı olarak, yeteneği, birikimi ve aklı ile atalarından devraldığı tarihsel mirasını bugüne taşıyan mücadeleci bir ruhu temsil ediyor tiyatromuzda…

 Kaynakça:
1-
Platon, “Diyaloglar”, Remzi Kitabevi Yayınları, İstanbul, 2017
2-
Pak, Yavuz. http://www.mimesis-dergi.org/2012/08/muhafazakarligin-hedefinde-tiyatro-ve-sanat/
3-Çağan, Kenan. “Sanat Sosyolojisinin İmkânına ve İnşasına Dair”, Bilgi Dergisi (13), 2006
4-
Sezgin, Bülent. http://www.mimesis-dergi.org/2011/01/tanzimat-doneminde-tiyatro-sanatinin-gelisimi/
5-Zekiyan, Boğos Levon. “Venedik’ten İstanbul’a Modern Ermeni Tiyatrosunun İlk Adımları” Çeviri: Boğos Çalgıcıoğlu, BGST Yayınları, İstanbul, 2013
6-
Güllü, Fırat. http://cercisanat.com/dergi/4/tiyatroda-cokkulturluluk-cokkulturculuk-polikulturculuk/#
7-Timuçin, Afşar. “ Felsefe Sözlüğü”, Bulut Yayınları, İstanbul, 2000

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here