Robert Schild
Çok tereddüt ettim, bu oyuna gidip gitmeme konusunda… Nedeni ise iki yönlüydü: Her şeyden önce, Dostlar Tiyatrosu’nun ta 1970’lerden bu yana birçok Brecht (oyunlarının yanı sıra,) kolajını izlemiştim, ayrıca birkaç Nâzım gösterisini de… Bundan öte, sanırım ilk kez Anadolu yakasında, hele açık havada pek alışık olmadığımız bir “yaz tiyatrosu” olarak kotarılan sayılı temsillerin tümünün “kapalı gişe” gideceğinden emin olduğum için, eşimle birlikte işgal edeceğimiz iki kıymetli iskemleyi diğer Genco/Nâzım/Brecht-severlerinden esirgemek istemeyişimdi! Ancak fikirlerine değer verdiğim dostların ısrarlı önerileri üzerine, Genco Erkal’ın son yıllardır başarılı bir ikili oluşturduğu Tülay Günal ile birlikte Moda’daki tarihî Mahmut Muhtar Paşa Konağı ve bahçesini ustalıklı biçimde kullandığı “Güneşin Sofrasında” gösterisini, yaz programı bitmeden az önce izlemeden edemedik.

IMG_2891

Her ne kadar Genco’nun “Yaşamaya Dair” başlıklı son Nâzım uyarlamasında Eminönü Ali Paşa Hanı’nın avlusu Bursa Cezaevi’ne “cuk gibi” uymuşsa da, Mahmut Muhtar Paşa Konağı şimdi çoklu bir işlev üstleniyor: İstanbul’da bir köşk, Anadolu’da bir hapis, Prag’da gizemli bir ev… Konağın terası bir sahne, bahçesi ise kâh bir kışla avlusu, kâh bir tango pisti… Mekân düzenlemesini bizzat üstad yapmış, Hakan Özipek’in yetkin ışık “boyaması”nın desteğiyle. Bir önceki uyarlamayı götüren müzisyenlere (Yiğit Özatalay, düzenlemeler ve piyano; Deniz Doğangün, viyolonsel) bir de saksafon ile klarnette Çağdaş Engin katılıyor – eh, tabii, programda caz’a çalan Kurt Weill’in müzikleri de var bu kez! Nâzım’ın şiirlerine besteler Zülfü Livaneli, Fazıl Say, Timur Selçuk, Cem Karaca, Edip Akbayram ve Tarık Öcal’dan geliyor – sadece “Yaşamaya Dair”de ayrıca katkıda bulunmuş Tolga Çebi ile Nadir Göktürk yok. O gösteride sunulan şiirlerin çoğuna bu kez de rastladık – bunlar artık birer Genco Erkal klasiği olmuş! Yaşamaya Dair, Bugün Pazar, Saat 21-22 şiirleri, Dünyayı Verelim Çocuklara… Masalların Masalı’na konağın bahçesinde canlı konuklar da katılıyor: Kadıköy Lisesi’nin kedi ahalisi! “Su basında durmuşuz, çınarla ben, bir de kedi…” derken Genco, beyaz patili olanı ayaklarının arasında dolaşıyordu…

IMG_2758

Sonuç: Gösterinin Nâzım bölümü, daha iki yıl önce alkışladığımız “Yaşamaya Dair”in bir tekrarı olsa da, a) değişik, daha keyifli bir ortamda, b) Genco Erkal’ın yıldan yıla, sanki arıtılıyormuş gibi daha da mükemmelleşen devinimleriyle – ve en önemlisi, c) aradan 70-80 yıl geçmiş olmasına karşın bir türlü değişmemiş toplumsal/siyasi ortama Nâzım’ın tepkileri/yorumları ve yine de umutlarını izlemek, özel bir kazanımdı! Fikir suçundan 10 yıl hapis yatanın yanında daha kısa süreli bir ceza alan katilin öyküsünü dinlerken, Genco’nun adeta elleriyle sunduğu Hiroşima’ya kulak verirken, hele 1948’den kalma İşte böyle Laz İsmail şiirindeki “Mesele esir düşmekte değil, teslim olmamakta bütün mesele!” dizelerini onaylarken, dostu Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun 1950 yılında Nâzım’a ithafen yazdığı Yiğidim Aslanım şiirinin ne denli yerinde bir tanımlama olduğunu görüyoruz!

IMG_2444

Beyazlara bürünmüş Tülay Günal’ın konağın üst kat penceresinden seslendirdiği “Ne bir haram yedin ne cana kıydın / Ekmek gibi temiz su gibi aydın / Hiç kimse duymadan hükümler giydin / Döşek diken diken yastık batıyor / Yiğidim aslanım aman burda yatıyor” dizilerine Zülfü Livaneli’nin yakıştırdığı ezgi ile başlayan gösteri, her iki sanatçının dönüşümlü veya birlikte sunduğu yirmiye yakın Nâzım şiiri ve alıntısının ardından, değişik tınılara geçiyor: Bu kez Tülay Günay konağın bir alt katındaki terasında, şimdi siyah bir giysiyle “Üç Kuruşluk Opera”nın o ölümsüz Moritat’ını, Ustura Mackie’nin türküsünü söylüyor – ancak ne yazık ki, Brecht’in özgün Almancası yerine, Louis Armstrong/Bobby Darin/Ella Fitzgerald’ın İngilizcesiyle… İşte bu olmadı bence – Kurt Weill’in 1929’dan bu yana milyonlar satmış olan bu “hit” parçasını popülist (dahası, “kapitaliiist”) Broadway/Las Vegas havasında sunmak, bir Nâzım/Brecht akşamına hiç ama hiç yakışmıyor! Kaldı ki, tiyatro şarkıları konusunda yetkinlik çıtasını gittikçe yükselten Tülay Günal 2-3 Almanca dörtlüğü kabul edilebilir bir aksanla kesinlikle kotarabilirdi… Her neyse, gösterinin bu bölümü, daha önceki Genco/Brecht kolajlarından alışık olduğumuz üç “alt başlık”la çok başarılı biçimde sürüyor. Neredeyse sırasıyla a) “toplumsal” (Tahtaravalli / Cebin Doluysa Bak, Yaşamak Rahat / Moldava Türküsü / Ekmek=Adalet / Köpekbalıkları İnsan Olsaydı) – b) “cinsel” (Alabama Song / Pezevenkin Türküsü) – c) “savaş karşıtı” (Ölü Askerin Şarkısı / Topların Şarkısı) konularını kapsayan bu kışkırtıcı, çoğu kez ironik şiir ve şarkılar, Hanns Eisler’den gelme Moldava Türküsü’nün dışında Kurt Weill’in çoğu “Üç Kuruşluk Opera”, biri ise “Mahagonny”nin bestelerinden oluşuyor. Brecht bölümü, Moritat’ın bu kez Türkçe sözlerle her iki sanatçının sunumuyla sona ererken, bir an için Moldova kıyısındaki Prag’da kalakalıyoruz… Dostlar Tiyatrosu’nda ilk kez duyduğum bir Nâzım şiiri: Genco Erkal, Mahmut Muhtar Paşa Konağı’nın kapısına dayanıyor ve diyor ki, “…bahçe içinde Doktor Faust’un evi. / Kapıyı çaldım. / Doktor evde yok. / Malum: / İki yüz yıl kadar önce, / tavandaki delikten, / yine böyle bir gece, / çekip aldı onu şeytan. / Kapıyı çalıyorum. / Bu evde ben de senet vereceğim şeytana. / Ben de kanımla imzalayacağım senedi. / Ne altın istiyorum ondan, / ne bilim, ne de gençlik. / Hasretlik cana yetti, / pes!.. / Beni İstanbul’a götürsün bir saatlik… / Çalıyorum kapıyı, çalıyorum, / Kapı açılmıyor, açılmıyor. / Neden?..” – Prag’ın Karl Meydanı’nda bulunan ve halen “Faustův dům” (Faust’un Evi) olarak bilinen bu binada, Goethe’nin efsanevi Dr. Faust’u tabii ki hiç oturmamıştı – ancak Nâzım’ın vatan hasreti hep olmuştu, doğduğu toprakları terk ettikten sonra; Prag’dan Havana’ya kadar uzanabilirken, o çok sevdiği İstanbul’a ulaşamadığından… Gösterinin üçüncü bölümü Nâzım’ın gurbet dönemini kapsıyor, ayrılık/hasret/hüzün duygularının dışa vurduğu, ancak yine de umudunu hiç yitirmediği yılları – ve bu bağlamda “…önümüzde bakır taslar güneş dolu. / Dostların arasındayız! / Güneşin sofrasındayız!” dizeleriyle, o akşam bahçedeki tüm kedilerin toplaştığı görkemli finalle noktalanıyor…

IMG_2378

Arkadaşımız Didem Boy ile yaptığı söyleşide ( http://bit.ly/2c3J9L8 ), Tülay Günal “Nâzım’da o umut var ya…” diyor, “Şiirlerinde, söylediklerinde o umudu hissetmek bana çok iyi geliyor açıkçası. Dayanışmadan bahsetmesi, bir arada yaşamdan, özgürlüklerden bahsetmesi… Brecht de bunu mizahla yapıyor. Özlemleri, arzuladıkları şeyler aynı ama Brecht’in bilge mizahı herkese nasip olmaz. İkisi de 20. yüzyılın en önemli yazarlarından.” Genco Erkal ise “Manevi liderimiz hep Nâzım oldu ama Brecht de kuramsal liderimiz…” sözleriyle çerçeveyi çiziyor adeta… “Çünkü epik tiyatro anlayışıyla hareket ediyoruz. Bu yolda başvurduğumuz önderimiz, bize ışık tutan, aydınlatan kuramcımız o oldu. Onun oyunları, onun düşünceleri, yazıları hep bize yol gösterdi…” – ve işte buradan hareketle, asıl eleştirimi dile getirmek istiyorum: Nâzım Hikmet: Çarpıcı / Bertolt Brecht: Kışkırtıcı / Genco Erkal: Sürükleyici / Tülay Günal: Heyecan verici / Zülfü Livaneli: Rubato / Fazıl Say: Pizzicato – Herkes çok yetkin, her şey çok güzel, ancak yine de bir eksiklik var! Dostlar Tiyatrosu’ndan bugüne dek toplam olarak onu aşkın Nâzım ve Brecht gösterisi izledik ve neredeyse tümünü beğendik, coşku ile alkışladık… Bugün ise sanırım ilk kez her iki ozanın yapıtlarından bir kolaj geliyor karşımıza, ancak gedikli “Dostlar” olarak, bunca yıl sonra “bir üst” düzeye layık olduğumuzu düşünüyorum! Öyle sanırım ki, “çekmecelerin tek tek açılarak” önce Nâzım, sonra Brecht, ardından yeniden Nâzım’a kulak vereceğimize, konu örneğin savaş ise, her iki ozanın yapıtları art arda / iç içe sunulsa, ardından aynı yöntem ile toplumsal, daha sonra tensel konulara geçilse, Tülay Günal’ın vurgulamış olduğu “ortak yönleri var ama ifade ediş şekilleri farklı” olgusu bileşime uğrar, epik tiyatro anlayışına bir adım daha yaklaşılmış olur…

IMG_2938

Yazının en başına geri dönecek olursak, “Güneşin Sofrasında” gösterisini izlemiş olmaktan kazançlı çıktığımı söyleyebilirim. Değerli eleştirmen dostum Seçkin Selvi’nin de belirttiği gibi Genco’nun bu düzenlemelerini izlemek, çok beğendiğiniz, çok etkilendiğiniz bir kitabı döne döne al baştan okumaya benziyor. Hani her okuyuşta yeni bir yanını keşfeder, farklı bir tat alır, yepyeni bir deneyim kazanırsınız ya (…)”, bana da gerçekten öyle geldi!

*****
Bir “nota bene” olarak Bertolt Brecht’e, kendine has mizahi biçemiyle uzun bir şiir yazdırabilecek Mahmut Muhtar Paşa Konağı’nın kısa ve de acıklı öyküsü: 1870’li yıllarda, adı bilinmeyen bir İtalyan mimarın yaptığı ve cephesi nedeniyle “Mermer Konak” olarak anılan bu binayı Osmanlı sadrazamlarından Gazi Ahmet Muhtar Paşa, Mısır Hidivi İsmail Paşa’nın kızı Prenses Nimetullah Hanım ile evlenecek oğlu Mahmut için 1897’de Rum asıllı Dimitri Veldemi’den edinir. Mahmut Muhtar Paşa da, o güne kadar daha çok Levantenlerin yaşadığı Moda’ya yerleşen ilk Türk aileleri arasında yer alır. Köşke merkezi ısıtma sistemi ve şebeke suyu getirtir, Anadolu yakasına henüz elektrik gelmemişken, 1908 yılında kendi özel girişimiyle bahçeye bir dinamo yerleştirip mâlikhanesine elektrik sağlar. Ne var ki, ailesi 1956 yılında borçlarını ödemek için köşkü ve bahçesindeki heykelleri, çeşmeleri, evdeki tüm eşyalarını da müzayede yolu ile satmak durumunda kalacaktır… Konağın ön bahçesinde yer alan, 1864’te Fransız heykeltraş Louis Doumas tarafından Paris’de yapılmış bronz at heykeli, Vehbi Koç ile Hacı Ömer Sabancı arasında çekişmeli bir artırma sonucu Hacı Ömer Sabancı’nın olur ve Emirgân’daki köşkün önüne yerleştirilerek oranın “Atlı Köşk” adını almasına yol açar! Mermer Konak’ın arka bahçesindeki geyik heykeli ise, aynı müzayedede Koç ailesinin olup, daha sonra Elmadağ’daki Divan Oteli’nin simgesi olacaktı…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here