Robert Schild

Bundan üç yıl kadar önce, Tepebaşı restoranlarının halen çok popüler olduğu dönemde bir akşam, kadehlerimiz elde, kapının önünde sigara içerken yanımıza yaklaşan Suriyeli göçmen ailesine birazcık para veren bir dostumun “Allah korusun, yarın biz de bu duruma düşmeyelim…” yorumunun üzerine aldığı kimi şaşkın bakışlar, garip biçimde aklıma kazınmıştı!

Uzun bir prova dönemi sonucu, iki hafta önce start alan DOT’un yeni oyunu işte bu olasılığa ayrıntılı ve çarpıcı biçimde dem vuruyor, bundan birkaç yıl öncesine kadar her bakımdan varsıl “batılı” toplumların ekonomik, sosyal ve etik açıdan çöküşünü gözlerimizin önüne sererek… Geçtiğimiz yıl gene aynı yerde, gene Pınar Töre’nin dudak uçuklatan oyuncu performansı ile izlemiş olduğumuz “Kış Döngüsü”nün yazarı Zinnie Harris’in 2015’de Londra Royal Court Theatre’de ilk gösterimi yapılmış olan bu distopik, “kara komedi” olarak adlandıracağım yeni oyununu sahnelerimize getiren Murat Daltaban, gene yılın önemli bir tiyatro olayına imza atıyor.

Başlığının metaforik anlamı tüm oyunun bir çeşit alt metnini oluşturan, ancak gerçek gereksinimi (!) son sahnelerinde açığa çıkan “Nefesinizi Nasıl Tutarsınız?”, Dante ile Goethe’nin ölümsüz “Inferno” ve “Faust”una da göz kırpan, çağdaş bir “Odysseia” gibi geçiyor önümüzden… Kapitalizmin çöküşü, dünya düzeninin bozulması, metropol insanlarının birer güvencesi sayılan kurumların dağılması, fahişelik etiğinin bile güme gitmesini, keza muhacirliğin Doğu’dan Batı’ya değil, ters yöne doğru çalışmaya başlamasını Z. Harris nasıl hınzırca sergilenen bir ironi/sarkazm ile kaleme dökmüşse, M. Daltaban da gittikçe şiddetlenen bu heyelanı aynı ustalıkla resmetmesini bilmiş!

 

Oysa ki, önemli bölümleri gerçeküstü boyutlarda gelişen oyunun ilk sahnesi, neredeyse DOT’un “İki Kişilik Yaz”ını çağrıştıryordu! Erkek ve kadın, bardaki tanışmalarının ardından kadının dairesinde seviştikleri (yatakta değil, banyo küvetinde!) uyanıyorlar…  Ne var ki, Jarron’un Dana’ya “Peki sana ‘seninle geldim çünkü ruhunda bir iyilik ışığı gördüm, seni üzebileceğimi anladım, o yüzden geldim, seni üzmek, sadece kalbini kırmak için geldim’ desem?” diye yönelip “Tırnaklarım sivri, uzun. Suratım çarpık. Kapkara boşalıyorum. Yani fark edersin, fark edince de benden tiksinirsin sandım. Kimse beni sevmez, sevemez. Öyle ‘ne kadar da tatlı’ denecek biri değilim ben…” demesinin ardından, “Ben şeytanım, söyledim sana, iblisim ben, gök gürültüsüyüm. Ben çok ama çok güçlü biriyim. İnsanlar yoluma çıkmamak için yollarını değiştirir…” açıklamasında bulunur! Çağdaş yaşamın capcanlı bir simgesini oluşturan Dana ise, hele abayı yaktığı bu karizmatik erkeğin böylesine safsatalarına kulak asmayınca, üstelik ona sevişmeleri karşılığında para teklif etmesini kabul etmemesine karşın “İki hafta sonra bana borcunu öde diye yalvaracaksın!” ve “Kafanın içine girip, allak bullak edeceğim seni. Benden bu kadar…” gözdağını alır – ardından da, “Birleşmiş Milletler’de” (!) çalıştığını söyleyen İblis giyinerek odadan çıkıp gider…

…ve Dana’nın bu Mephisto bozuntusuna uymamasıyla, hiç beklemediği gerçeküstü kâbusu başlar…

 

Oyunun olağanüstü diğer sarkastik bir yanı, daha sonra danıştığı Kütüphaneci’den “Kendine iblis diyen, biri borcu olsun istemez. Kimseye hiçbir borcu kalmadığından emin olmak için de her yolu dener. İnsanın ‘ruhunu satması’nın temelinde de bu yatar. Bu yaratıklar, aldığı her şeyin karşılığını veren, ticaret akdi yapan, alıp-satan tüm cinslerin atası, en köklüsü…” açıklamalarında gizlidir – ve de kimi ayrıksı entelektüel katkılarında!

Kimilerimizin “plaza kadını” olarak da tanımlayacbileceği Dana, kariyerinin başında bulunuyor, önemli bir iş için katılacağı bir mülâkata hazırlanıyor, gençliğine/yeteneklerine güveniyor – ve “ruhunu satmayı” asla kabul edemiyor; bir çağrı üzerine de kız kardeşi Jasmine ile yeni görev alanı İskenderiye(?!)’ye doğru yola çıkıyor… Ne var ki, bu yolculuk boyunca iki büyük engel ile karşılaşacaklardır: Peyderpey çöken uygarlığın/düzenin etkileri ile uymayı reddettiği o İblis’in lanetidir bunlar – ki bu iki etken birbirleriyle ilintili midir sorusu takip ediyor onları ve biz izleyicileri!…

Dana ve Jasmine’in bu “Odysseia”ları boyunca yanlarında beliren Kütüphaneci, her derde deva kitaplar sunuyor durmaksızın – başlıkları “Her Şeyi Boş Vermek” veya “Acemiler İçin Orospuluk Yaparken Nasıl Hayatta Kalırsınız?” üzerinden, oyunun sonlarına doğru “Açık Tekneye Dolan Rüzgarla Diğer Yolcuların Kusmuğuna Bulanmama Kılavuzu”ndan, bir ölüm meleği gibi uzattığı “Uzun Süre Nefesinizi Nasıl Tutarsınız?” rehberine değin!… Bu yolculuk heyelanında karşılaştıkları diğer kişiler, onlara hiç bir yardımda bulun(a)mayan Kondüktör ile Telefon Operatörü ile bana Brecht/Weill’in “Mahagonny” operasındaki gaddar “Herr Jakob Schmid”i anımsatan Müşteri’nin yanı sıra fahişe olmuş Clara (=“eskiden avukat olan bir kadın”) ve Marta (=“eskiden TV’de çalışan bir kadın”)’dır – kâh isteksiz/yetkisiz memurlar (ki, Kütüphaneci de onlardan biri midir?), kâh bir çeşit rakipleri…

Oyunun başlarında, çok anlamlı biçimde BM’de çalıştığı belirtilen İblis, son sahnelerinde şu yorumları getiriyor: “İnsanlar her şeyi unutur, önce üzerinde pek durmamaya başlarlar, sonra da tamamen unuturlar, insanlar tiksindirici evet…” – ve şöyle bağlıyor: “Dana gibiler için hayat bulutlu, puslu bir akşamüstü gibi. Güzel ve hassas. Kafanı başka bir tarafa çevirip, biraz ihmal edersen de – ince, çatlak bir buz tabakası gibi. Sürekli o çatlakların üstünde dans edersen, günün birinde düşersin.”

 Oyunu izledikten iki gün sonra, 26 Aralık tarihli Hürriyet Gazetesi’nde şu haber gözüme çarptı: 2016 yılı içerisinde Akdeniz’de batan göçmen teknelerinde 5000 kişi boğularak öldü!

*****

“Nefesinizi Nasıl Tutarsınız?” kimilerince belki öncelikli  feminist bakış açılı olarak adlandırılabilecek, ancak çok boyutlu, son derece zekice yazılmış bir oyundur – ve bence çağdaş İngiliz tiyatrosunun “büyülü gerçekçilik” akımının yeni sesi olarak anılan Zinnie Harris’i, Caryl Churchill ve Sarah Kane ile birlikte ülkesinin önde gelen kadın tiyatro yazarlarının arasına yerleştiriyor, hele bir Oresteia uyarlaması olan son oyunu “This Restless House” ile birlikte… Bu yapımı da önümüzdeki yıllarda sahnelerimizde izlemeyi dilerken, Harris’in bugüne dek kaleme aldığı 15 kadar oyunu arasında, 2004’den gelen “Kış Döngüsü”nü de burada anımsatmadan edemiyorum…

..zira, Murat Daltaban’ın yönetiminde geçtiğimiz yıl izlediğimiz bu yapımın başrolünü üstlenmiş olan Pınar Töre, kanımca 2015/2016 sezonunun en başarılı kadın oyuncusuydu – her ne kadar kimi ödül kurumları tarafınca gözden kaçmış ise de!! “Kış Döngüsü”nü neredeyse tek başına götürmüş olan Töre’yi, özellikle “Süpernova”(2012)’daki olağanüstü performansından bu yana dikkatle izliyor ve son yılların en başarılı tiyatro kadını (oyuncu/çevirmen/yönetmen) olarak nitelendiriyorum. Geçenlerde katıldığı bir söyleşide, DOT’daki çalışmalarına bundan 6-7 yıl önce, mektepli olmasına karşın neredeyse “çıraklık”tan başladığını öğrenmem, bu tiyatro topluluğuna karşı duyduğum ilgiyi daha da yükseltmiştir. Şurası kesindir ki sahnedeki başarı, salt onu sergileyen kişiden kaynaklanmıyor; burada önemli olan, bireylerin yeteneğini keşfetmenin yanısıra, yeşermesine de olanak tanımaktır – ve “Kış Döngüsü”ndeki başarısından sonra “Nefesinizi Nasıl Tutarsınız?” gibi çok boyutlu bir oyunu, iyi bir ekibin eşliğinde yeniden Pınar Töre’ye “teslim edilmesi”nin meyveleri, apaçık ortadadır! Ekibin diğer bireylerinden Esra Ruşan ve Mehmetcan Mincinozlu da oyunun akışına iyi destek sağlıyor kuşkusuz; bildiğim kadarıyla “Festen”den bu yana ilk kez yeniden sahnede yer alan Murat Daltaban’ın “şeytani” karizması da kayda değer – ve, kusuruma bakmasın, gene DOT’da katıldığı (2012/13) “Altın Ejderha”daki talihsiz rolünün ardından, Akbank Prodüksiyon Tiyatrosu’ndan anımsadığım parlak performansını Kütüphaneci ile yineleyen Köksal Engür’e bu satırlardan da koskocaman bir alkış göndermek isterim!

Murat Daltaban’ın minimalizme kaçan rejisi, özellikle işlevsel (kütüphane/tekne gibi) aksesuarlar, banyo küveti ile iki yönlü kanepeyi içeren hoşluklar ile zenginleşiyor – lâkin DOTkanyon’dın o paha biçilmez arka terasını, havalar ısındıkça oyun alanına dahil etmesini de dilerdim, açıkçası!.. Cem Yılmazer’den alışık olduğumuz dört dörtlük, sarmalayıcı ışık tasarımı ve özellikle Oğuz Kaplangı’nın son derece doyurucu müzikleri de, bu yapımın önemli tamamlayıcılarıdır…

…ancak tüm bunlar, oyun metninin asıl çarpıcılığının birer destekçileridir bence… Bakınız, M.Daltaban nasıl ki Tiyatro Tiyatro Dergisi’nin Eylül 2005 sayısında Ebru Seyhan ile söyleşirken, DOT’un o zaman yeğlediği oyunlar için  “Tiyatro sanatı için çok saldırgan, sert ve kabul edilemez görülmüş, ama bir kısmı için de çok heyecan verici görünmüş. Benim için çok heyecan verici…” demişse, Milliyet Sanat Dergisi’nin Aralık 2016 sayısında Ece Saruhan’a da “Bize dokunan oyunları seyirciyle paylaşmayı seviyoruz. Bu paylaşım iyileşmenin bir yolu”dur diyor – ve asıl tiyatro, işte budur!!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here