Bu toprakların sevdasıydı bizim sevdamız. Bu topraklar gibi bereketli, bu topraklar gibi namuslu. İnsanı insan yapan sevda değilse nedir a kardeşler, söyleyiverin gari?” (*)

Cengiz Toraman’ın yazıp yönettiği, Levent Üzümcü’nün oynadığı “Anlatılan Senin Hikâyendir”, Memet Dayı’nın, Adriana’nın, Stafili İbrahim’in, Fenerci Ahmet’in, Denizci Barış’ın, Niko’nun, kısacası bu coğrafyanın insanlarının hikâyelerinin; sevgi, barış, kardeşlik, umut ve özgürlük bağlamında sahneye taşındığı bir oyun. Tam da bu coğrafyada, tam da toplumsal yarıkların giderek derinleştiği bir zaman diliminde, Üzümcü’nün sahneye taşıdığı oyun tarihsel bir önem taşıyor.

Stafili, dediler, yüklenin, dediler, gidiyorsunuz. Neyi yüklenelim? Ölmüş anamın, babamın mezarını mı? Bu denizden gelen yelin kokusunu mu? Alekos’la içtiğimiz rakının tadını mı?” (*)

“Anlatılan Senin Hikâyendir”, merkezine toplumsal vicdanı alan, sıcacık nefesiyle köreltilmeye çalışılan vicdanın, bu topraklarda asırlardır varolan ateşini körükleyerek diriltmeye çabalayan bir oyun. Üzümcü, Dionysos’un Çocukları kitabımızda, yer alan söyleşide de “vicdanın” kendisi için ne kadar önemli bir kavram olduğunu, tarihsel/toplumsal bağlamda açıklamıştı: “Benim için önemli olan siyaset değil vicdandır. Ben insanların vicdanlı olmalarını umursuyorum. Ve bunun okul eğitimi ile alakası yok aslında. Vicdan okullarda öğretilemez; aileleri insanları vicdanlı yetiştirirlerse mümkün olur bu ancak. Dünyada yaşadığımız şu sürecin beni en çok üzen taraflarından biri kendi gerçeğimizle yüzleşmemiz oldu. Aslında ne kadar kötü yetiştirilmiş insanlarla çevremizin dolu olduğunu gördük. Kapitalizm korkunç bir sona doğru gidiyor ve sadece Türkiye’de değil tüm dünyada on yıllardır böyle bir vicdansızlık söz konusu. Buradan bakıldığında, politik olup olmamak değil önemli olan. İnsanları din, dil, milliyetçilik gibi kavramlar üzerinden ayrıştırıyorlar. Dünyanın her yerinde faşizm var; Çin’de, Şili’de, Rusya’da, Almanya’da, İngiltere’de de var. Vicdansızlık faşizmin en temel dayanağıdır.  Evet, doğrudan ve açık bir biçimde, neo-liberal kapitalist politikaların desteklediği lâmı cimi olmayan bir faşizmdir yaşadığımız. Bunu söylemek için de politikacı olmak gerekmiyor. İnsan olmak, vicdanlı olmak yeterli!” (1)

“Bizi yurdumuzdan edip öldürdüler. Bizi çok öldürdüler. Daha kötüsü mü torunum; bizi yaşarken öldürdüler.” (*)

 

Akılsızlığın norm, vicdansızlığın erdem olduğu neo-liberal çağda, apolitize edilen ve duyarsızlaştırılan insanlar, gücün ve iktidarın görkemine terk edilip, kapitalin erkinin peşine kapıldıkça vicdan iflas ediyor, akıl tutuluyor. Bir asır evvel bu ülkede yaşanan vicdan tutulması, bu toprakların kadim kültürleriyle birlikte barışı ve kardeşliği de söküp atmıştı tarihin karanlık dehlizlerine. Tarihi trajedilerin yinelenmemesi adına, bugün toplumsal çatışmaların derinlikli ikilemlerini, çelişkilerini, tutarsızlığını ortaya koymak ve bu çelişkileri daha da derinleştiren politik, tarihsel, sosyolojik, psikolojik, kültürel kırılma noktalarını belirleyerek ve bu noktalardan dünyayı ve onu kuşatan iktidar odaklarını yerinden sarsmak için sanata ve sanatçılara büyük görev düşüyor.

“Bizler burada kavgasız, gürültüsüz yaşayıp giderken, deli bir poyraz esip dağıttı kardeşlik havasını. O gün bugündür yüreğime gömdüm Adriana’mı. Bir alıp veremediğimiz yoktu bizim birbirimizle. Meyve ağaçlarımızın dalları sarkardı komşu bahçelere”(*)

“Anlatılan Senin Hikâyendir”, Anadolu’ya özgü hikâyelerden örülü olsa da, düğümünü evrensel ölçekte atan bir oyun. Zira, Anadolu halklarından tüm dünya halklarına uzanan bir “çokluk” ezgisinin seslendiriyor ve Spinoza’nın “multitudo”sundan esintiler taşıyor bağrında: “Bugüne kadar insanların insanlıklarını kaybederek içinde kümelendirildikleri soyut bütünlerin tersine, Multitudo’yu düşünmek, ‘tekil varlıkların varolma ısrarlarına dayalı düşünsel/bedensel haklarının ya da güçlerinin sayısız bir karşılıklı ilişkiler ağı dokuyarak oluşturdukları iletişimsel somut bütün’ü düşünmek olabilir… O zaman “Multitudo’ya giden yolda, yerellikten gerçek bir evrenselliğe geçiş, öteki kavramını anlamsızlaştırarak, hem cemaat zihniyetine, hem de evrensel sosyal eşitsizliğe karşı mücadelenin yolu olabilir. Bu yolda aşılması gereken engeller, hem mevcut merkezi küreselleşmenin yarattığı yerellik ve farklılık, hem de hayali düşmanlar yaratan ırkçılık ve her türlü ayrımcılık olacaktır”. (2)

“Ah vre Barış… Ah vre Barış… Şu karşı kıyılar sizin taraf vre. Sizin taraf, bizim taraf… Sizin taraf, bizim taraf… Peh! Bak şu kuşlara. Bir konarlar sizin tarafa, bir konarlar bizim tarafa. Biz insancıklar şu kuşlar kadar olamadık.”(*)

 

İçinden geçtiğimiz dönemde, insan ve toplum arasındaki ilk arkaik bağ olan sanatın ve tiyatronun da süreçten etkilenmediğini düşünmek olanaksız. Bir yandan tüketim ekonomisi kalıplarına diğer yandan baskıcı politik uygulamalarına teslim olan “sanatçı”, toplumsal işlevinden uzaklaştıkça, pazarın ya da iktidarın “sanatçısı” olmaktan kurtulamıyor. Üzümcü, sadece yeteneğiyle değil, tarihsel duruşu ve toplumsal sorumluluğuyla öne çıkan bir oyuncu olarak, bir kez daha cesurca sözünü söylüyor sahneden. Teslimiyeti şiddetle reddeden bir oyuncu olarak bedel ödese de, sahnede dimdik ayakta durmaya ve sevgi, barış, kardeşlik ve en çok da umut adına direnmeye devam ediyor. Bu yolda bazen tek başına kalsa da…“Richard Sennett, “iktidar sahiplerini korkutan yalnızlık”tan bahsederken şunları söyler: “Bu, düş görenin, homme revolté’nin yalnızlığıdır; başkaldırının yalnızlığı. Eskiçağ’da iktidar sahiplerinin korktuğu, düş gören, yalıtılmış insan, “Sokrates’ti”. İktidarın yasaları karşısına, daha yüksek yasaların sözüyle çıkan biri: Yerleşik iktidar düzenine karşı bir idealist.” (3) Levent Üzümcü, bugün bu coğrafyada sayıları giderek azalan ama ideallerinden asla vazgeçmeyen çağdaş bir “homme revolté”.

“Anlatılan Senin Hikâyendir”, İstanbul’da olduğu gibi Anadolu’nun pekçok kentinde de dopdolu salonlara oynayan bir oyun. İnsanının elinden tutup, yüreğinden kavrayan her oyun gibi. Oyunu unutulmaz kılan metni olduğu kadar Üzümcü’nün oyunculuğu elbette. Üstadım Pınar Çekirge, şunları söylüyor oyunla ilgili: “Levent Üzümcü, bu defa meddahlık geleneğinden yola çıkıp bir hikâye anlatıyor sahnede. Kendi ifadesiyle, umuda dair…Çocuklara, dostlara, iyi insanlara, canlara, kardeşlere, üç otuz paraya insanlığını satmayanlara anlatıyor, yüreğinden geçenleri. Meddah olup söylüyor söylenecek sözünü. Söylenmesi gerekenleri, sözlerini esirgemiyor. “Bir insanı tanımak onun hikayesini bilmek demektir”, diyor ve başlıyor anlatmaya… Hikâyesini bildiğin insanı tanıyacağın gerçeğine vurgu yaparak. Sahne üstü hakimiyeti, beden dili, seyirciyle kurduğu organik bağ, sesi, sözü, bedeniyle Barış’ı, Memet Dayı’yı Adriana’yı, Niko’yu kendisi denli sahici yansıtıyor sahnede. Neticede izleyiciyi avucunun içine alan, düşündüren, eğlendiren, içini ezen enerjik bir oyun çıkartıyor ortaya. İstediği etkiyi izleyicide derinliğine hissettirten “Anlatılan Senin Hikâyendir” kaçırılmaması gereken bir oyun…”

Dünden yarına, yerelden evrensele uzanan oyunun, umut dolu şarkı sözleriyle noktayı koyalım: Korkma karanlıktan / Yılma zorbalıktan / Umudunu yitirmişse insan / Çıkar insan olmaktan…Baskı, zûlüm, zorbalıkla /   Karun da olsan ne fayda /  İnsan dönecek yüzünü umuda /  Kötüler kaybeder her masalda /  Ve iyiler kazanır sonunda mutlaka…(*)

Kaynakça:

  • Çekirge Pınar- Pak Yavuz. “Dionysos’un Çocukları – Tiyatroya Adanmış Hayatlar”, Opus Yayınları, İstanbul, 2016
  • Akal, Cemal Bali. “Varolma Direnci ve Özerklik”, Dost Kitabevi, Ankara, 2016
  • Senett, “Karakter Aşınması”, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2003
  • (*) Anlatılan Senin Hikâyendir, oyun tekstinden

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here