Yatılı okul haftasonlarının özlenen tutkusu cumartesi tiyatrolarımdan birinde tanıdım Münir Özkul’u. Yıl 1953 ya da 1954. Küçük Sahne’de “Arsenik Kurbanları” (Arsenic and Old Lace). Uçarı ve mahviyetkâr, bıçkın ve utangaç yeğeni, Münir Özkul oynuyordu. Ya da uçarı ve mahviyetkâr, bıçkın ve utangaç Münir Özkul, yeğeni oynuyordu. O günden bugüne geçen kırk üç yılın sonunda, ikinci olasılık daha çok yatıyor aklıma. Üç yıl sonra, 1956 sonbaharında, yatılı okul kaçamaklarımdan birinde, ilk kez aynı masayı paylaştım Münir Özkul ile.

Beyoğlu’nda, sonradan Genar Tiyatrosu olacak binanın karşısında Yeşil Horoz adında bir taverna vardı. İki arkadaşımla zar zor bulduğumuz bir masaya sığışmışken, Münir Özkul, o zamanlar sevdiği kadın ve bir arkadaşları geldiler ve hiç yer olmadığı için, aynı masanın konukları olduk. Aksaray’daki mermer masalı bir işkembecide bitti o gece. Sonra ben okula döndüm, Münir ve sevgilisi de kaldıkları otele. Münir, o geceden anımsamaz beni. Masadaki yeni yetme bir kız. Oysa ben gece boyunca az konuşan, sevdiğinin omzuna başını koyup hem kavga eden, hem ağlayan Münir’i hep o haliyle görüyorum. Sonra pek ayrılmadı yollarımız. Onun hep sevdiği kadınların omzuna başını koyup sevecenlik arayışına tanık oldum. Yaşamımda çok önemli dönüm noktalarına yol açan öğütlerini aldım. Ve her zaman, her oyununda onu şaşkınlık ve hayranlık arası bir duyguyla izleyen seyircisi oldum. Şaşırtıcı olan, yıllanmış bir oyuncunun böylesine nahif kalabilmesi; hayranlık uyandıran ise profesyonelliğin böylesine amatörce bir coşku ile sürdürülmesiydi.

Münir’i insan ve sanatçı olarak tek sözcükle tanımlamam gerekirse, hiç duraksamadan “kirlenmemişlik” derim. Hani efendi bıçkınlar vardır; bilek güçlerini bilirler de, şanlarına yaraşmaz diye olur olmaz dalaşa girmezler. Münir de hep öyle uzak durdu kirlenmişliklerden. Tiyatodan kaçmalarına neden aranırken, alkol dendi, nevroz dendi. Oysa gerçek neden, tiyatrodaki çevre kirlenmesiydi ve Özkul asıl bundan kaçmak için kimi zaman alkole sığınıyordu, kimi zaman aklının sınırlarını zorluyordu. Münir Özkul, oynadığı her rolün kişiliğine öylesine bürünüyor ve o kişiliği öylesine özgün bir Münir niteliğine getiriyordu ki, sonunda Haldun Taner, onun bu özelliğini doruğa çıkaran, onun için yazılmış bir rol yaratarak “Sersem Kocanın Kurnaz Karısı”ndaki unutulmaz Fasulyeciyan’ı tiyatromuza armağan etti. 

Münir’in oyunculuğundaki en erişilmez nitelik, sanırım bu özgünlüğü. Kırk üç yılına görgü tanığı olduğum sanat yaşamı boyunca, ne hiçbir kişiliği taklit etti ne de hiçbir kişiyi. İnsanların yalnızca taklit yaparak büyük sanatçı mertebesine eriştikleri günümüzde, Özkul’un bu özelliği ne denli yürek burkucu ve ne denli saygın. Yalnızca bunun için bile onu ayakta alkışlamamız, önünde saygıyla eğilmemiz gerekir. Bize hâlâ tiyatronun tiyatro olması gerektiğini anımsattığı için…

Seçkin Selvi

Kaynak: Tiyatro… Tiyatro…, Temmuz 1996, Sayı: 61.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here