Esra Ruşan Her Şeyi Tiyatro Yapabilmek İçin Yapıyor

Pınar Erol
0 yorum
Esra Ruşan Her Şeyi Tiyatro Yapabilmek İçin Yapıyor

Pınar Erol

Acıdan geçenlerin birbirini bakışından tanıdığı bir yas ülkesi var. O ülkenin kadınları acıyla baş etmeye, kalplerini iyileştirmeye, birbirini avutmaya çalışırken, öfkeyi, isyanı, gerçekle düşü birbirine karıştırabilir. Kalbi paramparça olmuş birinin aklının ikili oynamasına şaşırmamalı. Esra Ruşan’ın “Şafakta Buluş Benimle”de “Robyn”i oynarken o kavurucu acıyı yansıtmasındaki yalınlığına, gerçekliğine, o her seferinde kabuğu soyulan yaraya dayanma gücüne de şaşırmamalı o zaman. Elbette Esra da kendisine, oyunculuğuna duyulan hayranlığa, alkışlamanın en güçlü halini arayışımıza ve bulamayışımıza şaşmamalı. Tam bu anda işte, kelimeler yetmezken, o taşan duyguların ebe-sobesi ancak sarılarak gerçekleşir. Ve o iki kişinin sarılmasında güç alan/veren ne çok kadın vardır. Bunun güzelliği işte anlatmaya değer.

non prescription drugs from mexico. Kalbi tiyatro için ve sadece o yüzden atanlara selam olsun. Elinde tuttuğu kelebeğiyle hayalleri bu kadar güzel olan birinin hayatı kötü olabilir mi hiç!

Acelen neydi, niye beş yaşında başladın okula?
Annem babam öğretmendi. Annem sabahçı, babam öğlenciydi. Sonra ikisi de öğlenci olunca evde işler çok karıştı. Ben zaten kendimi bildim bileli okuldaydım. Üç yaşında anaokuluna gitmeye başladım ve iki sene devam ettim. Beş yaşında artık beni anaokuluna göndermeyin diye ağladım. Bıktım çünkü, her sene aynı şeyi görüyorum. Bütün öğrenciler değişiyor; bir ben hâlâ oradayım. Bu arada okumayı da öğrendim. Böylece Kuleli İlköğretim Okulu’na başladım. İki sene fahri öğretmenim vardı, sonra da babamın sınıfında okudum. Babam zor bir tarih ve coğrafya öğretmeniydi.

Meslek seçimi için bilinç geliştirecek yaşta değilsin, Metallica dinleyen asi bir kızsın henüz. Anne baba öğretmen olunca meslek seçmek için çok düşünmüyorsun ve ailenin de isteğiyle İstanbul Üniversitesi Sınıf Öğretmenliği okumaya başlıyorsun. Yaşın henüz onaltı diye belki sana en çok olaylardan uzak durman tembih ediliyor.
Hostes olmak isteyebilirim, atıyorum şarkıcı olmak isteyebilirim… Ama olmak istediğim şeylerin üniversiteleri yok. İstanbul Üniversitesi kocaman bir kampüs. İnsanlar partilere gidiyorlar, okulda şenlikler oluyor, ama ben 18 yaşından küçüğüm; hiçbirine gidemiyorum. Üniversite hayatım berbat başladı yani. Otobüse bin, okula git, geri gel. Hiçbir şey yapamıyorum, bu mu dedim ya! Sonra isyan bayrağı. Arayışa girdim sıkıntıdan.

İleri zekâlılar ve geri zekâlılar üzerine özel eğitim öğretmeni olmayı düşünüyorsun. Daha ilk yıl bölümden sıkılıyorsun. İkinci yıl okulun yüzme takımına giriyorsun, ondan da sıkılıyorsun. Derken üçüncü sınıfta Favori Sanat Merkezi’nde Diksiyon kursuna gidiyorsun. Orada tiyatro eğitimi de veriliyor ve o sene Mimar Sinan Üniversitesi konservatuvarını kazanıyorsun.
Konservatuara hazırlık sürecini ailemden gizledim. Çünkü bu konuda kapalı fikirliydiler. İkisi de devlet memuru, hatta ikisinin anne babası da devlet memuru. Devlet memuru olmak onlar için önemli bir şey. Sigortanın yatması, maaşının olması kadın olarak Türkiye koşullarında çok mühim. Ben şimdi onları daha iyi anlıyorum. Okulu erken yaşta bitiriyorum ya, yüksek lisans yapacağım dedim. Onun için de diksiyonun, hitabetin çok kuvvetli olması gerekiyormuş dedim. Bakırköy’deki Favori Sanat Merkezi’nde tiyatro dersleri vardı, onlara girip çıkmaya başladım. Sonra onların teşvikiyle konservatuvara girdim.

Böylece 4. sınıfa geçerken okulu bırakıyorsun. Babanın bilgisi bile yok. Tiyatrocular aç diye karşı çıkıyor. Aileni ikna etme yöntemin etkili oluyor. Annen de Zeliha Berksoy’la konuşmak için konservatuvara gidiyor. Kızım öğretmen olsun önce, okulunu bitirsin. Zaten bu işi hobi olarak yapacak, sonra alın demekmiş niyeti. Ama eve ikna olarak dönen o oluyor!
Annem nasılsa kazanamaz diye düşünüyor. Ama ben kazandım, annem perişan. Nasıl olur diyor, seneye mezundun sen! Gerçekten okula gitti, hocam ne olur bir sene gelmesin diye konuştu. İlk önce annemin gelişini yadırgıyorlar. Ona göre konservatuvardan bir tek müzisyen çıkar. Sonra eve geldim babamla konuştum. İçerdeydim ve tabii ki ağlıyorum. Annem dedi ki bu çocuğun hayatı ve bir tercih yapmamız gerekiyor. Babam zorla kabul etti ama şimdi tabii ki çok gurur duyuyorlar. Çok önemsiyorlar.

Tesadüfe bak ki ilk kez lisede “Düdüklüde Kıymalı Bamya” adlı oyunda hizmetçi rolüyle sonradan içinde yer alacağın Yunus Emre Kültür Merkezi’nde sahneye çıkıyorsun.
O biraz lise tiyatrosuydu. Sonradan aynı tiyatroda oynayacağım, Aytekin Özen’in yönetmenliğinde böyle bir oyun yapmıştık. ‘O zaman bir şey anladın mı, tiyatro senin kanına işledi mi?’ dersen, hayır. Ama yıllar sonra dönüp Bakırköy’de çalışmaya başlayınca şöyle bir şey yaşadım. Vay be ben buradaki tiyatrocuları kulis girişinden görürdüm. Onların kulislerini, aynalarını, ışıklarını, ilişkilerini hayranlıkla izlerdim. Bana üst düzey insanlar gibi gelirdi. Şimdi aynı tiyatroda aynı insanlarla birlikte sahneye çıkıyorum dedim Bakırköy Belediye Tiyatrosu’na girince.

Hatta kuliste birazcık da ağlamış olabilir misin?
buy amaryllis online. Evet, çok heyecanlandığımı ve inanamadığımı hatırlıyorum. Çünkü genelde bir yere ilk girişinizde oraya hem yabancısınızdır hem geride durursunuz hem de geride duran rolleri oynarsınız. Çok gölgesinizdir yani. Gölge olduğunuz için de insanları çok iyi gözlemleme fırsatı bulursunuz. O dönem benim için “vay be”lerle geçti. Sonra zaten kendimi oranın bir parçası gibi hissetmeye başladım.

İlk profesyonel oyunun 2007’de Devlet Tiyatrosu’nda oynadığın ‘Savaş İkinci Perdede Çıkacak’ mı? İlk oyununun bir oyuncu üzerinden tiyatro sanatının gücünü, büyüsünü ve her şeye rağmen tiyatro yapabilme tutkusunu anlatması ne hoş.
Yücel Erten, Çiğdem Erken, İpek Bilgin, Hakan Meriçliler ve Şenay Gürler ile çalıştım. Onlarla sahneye çıktım ve çok şey öğrendim. Özellikle İpek Bilgin’den. Konservatuvardan gelen, kurum tiyatrosunun tornasından geçen, onun ahlâkını almış insanlarda başka türlü bir ilke oluyor. Sadece o insanların prova disiplinlerini, yemek sohbetlerini, şakalarını, birbirleriyle temaslarını, oyun alışverişlerini izlemek bile çok öğretici. Çok iyi ya da çok kötü oyuncu olmaları önemli değil; işin etiğinden bahsediyorum. Bu süreç bile sizi ileriye sağlam hazırlıyor. Bunu çok önemsiyorum ve yeni gelen genç arkadaşlarıma ne olursa olsun bu insanlarla beraber olmayı deneyimlemeye çalışın diyorum. O yüzden konservatuvar eğitimi çok önemli. Konservatuvardaki hocalarla vakit geçirmek de kısmen aynı deneyime denk düşebiliyor.

Sonra yine aynı sene Tiyatro Z’de oynadığın “Dört Bölü Dört” var sanırım.
Evet, oyunu Cem Kenar yönetiyordu. O da hayatımda tiyatro heyecanını atmama vesile olan oyundur. “Savaş İkinci Perdede Çıkacak” AKM’de oynanmıştı. O salonlarda hem provalar yaptım hem oyunlar oynadım. AKM’nin her deliğine girdim çıktım. Yapının kendisi mimari olarak çok etkileyiciydi. Dekor kısmındaki o manzarayı hatırlıyorum. Oradan Borsa’ya gidişimizi falan hatırlıyorum. Fakat İtalyan sahnenin şöyle bir özelliği vardır. Seyirci karanlıktadır, siz arkadaşlarınızla birlikte aydınlıktasınızdır. Tiyatro Z’de bir cafe’deydik ve oyun interaktifti. Siz seyirciyi kaşıyordunuz ve seyircinin size soru sormasını sağlıyordunuz. Bu da çok zor bir şeydi. Bilmiyorsun ki, ilk kez gördüğüm bir şeydi. Herkese göre o değişken mesafeyi almayı öğrenmen gerekiyor. Seyircinin gözünün içine bakarak oynuyorduk. Seyirci ya çok beğeniyordu, ya hiç beğenmiyordu, yargılıyordu, sıkılıyordu ya da. Siz de bunu canlı olarak dinlediğiniz için bu duyguların hepsini kontrol etmeyi ve dışarıya bir şey göstermemeyi öğreniyorsunuz. Enteresan bir deneyimdi. Oradan öğrendiğim en önemli şey bu oldu.

2011’de Bakırköy Belediye Tiyatroları’nda Turgay Kantürk yönetiminde “Dava”ya başladın. Sonra 2013’te BBT’da Albert Camus’nun “Sıkıyönetim”inde oynadın. 2014’de “Hayvan Çiftliği”ndeki Clover rolünle Üstün Akmen’in dikkatini çektiğini hatırlıyorum. Bir de “Medeni Hali Kadın” var oynadığın.
Evet, sonra Bakırköy’e girdim ve beş yılımı orada geçirdim. Küçük küçük başlayan, sonra daha mühim roller oynayarak devam eden güzel bir serüvendi. Orada da çok iyi oyuncularla çalıştım. Sonra bir gün herkesin de bildiği talihsiz bir olayla, bir kıyım nedeniyle işimden oldum. O haksızlığa uğramak insanın elinden özgürlüğünün alınması gibi bir şey. Çok uğraştım, sendikalarla eylemler yaptım. Hep o küçük eylemlerin büyüyeceğini hayal ettim. Oyuncuların bu konularda reflekslerinin çok hızlı olduğunu zannederdim. Ama hayal ettiğim hiçbir şey olmadı. Ya da belki biz insanları yeteri kadar ayaklandıramadık, bilmiyorum. Daha ne gerekliydi, onu da bilmiyorum. Tiyatrodaki arkadaşlarıma da çok büyük görev düşüyordu açıkçası. Belki onlar da o görevi yeterince üstlenmediler. Sadece kendimle ilgili bir şey değil, arkadaşlarımın yaşadığı bu haksızlığı da hazmedemedim. Biz ne yapacağız? Biz öyle pat diye nerede iş bulacağız? Biz ne zaman sahneye çıkacağız? Bizim bu hakkımızı nasıl elimizden alırlar? Hiçbir yetkiliye, kültür sanatla uğraşan hiçbir yöneticiye ulaşamadık. Korkunç bir çıkışsızlıktı. Evlerde toplanıp neler yapabileceğimizi konuşuyorduk ama hiçbir şey yapamıyorduk. Bizden sonra yönetime gelen kişiler çok başarılılar, ödüller alıyorlar falan ama oranın gerisinde çok büyük bir acı var ve ben bunu hiçbir zaman unutmayacağım. Her zaman yüzleşilmesi gereken bir şey olarak orada duracak. Biz hiç yüzleşemeden öylece hayatlarımıza terk edildik. Hâlâ evinde oturan işsiz arkadaşlarımız var. Ben bu hikâyeden hayalime geçebildim. Şanslıydım. Hayatımda iki kere Dot’un “audition”ına girdim. İlki mezun olduğum yıldı, diğeri de ondan üç – dört sene sonraydı. İkisinde de olmadı. Hayalimdi oysa! Her oyununu izliyordum. Oyuncularına tapıyordum. O kadar çağdaş bir şey yapıyorlardı ki, gençliğin, konservatuvarda okuyan öğrencilerin dinamiğine o kadar karşılık bulan bir şeydi ki. Çağdaş tiyatro yapıyorlar, yeni metinler getiriyorlar. Harika bir reji anlayışı var ve oyuncular çok özgür. Arkada bir kan akıyor hissediyorsun, çok zor bir süreçle gidiyor. İşte zaten bir tiyatronun yapmak istediği şey de bu. Ben hep daha küçük ve çağdaş tiyatroların gücüne ve enerjisine inanırım. Onlar hem yeni yazar hem de genç oyuncu çıkarabilme potansiyeline sahipler. Dot bunların başında gelen tiyatrolardan biri olduğu için benim hayatımda çok önemli bir yerde duruyor. O yüzden buraya girmenin yolunu bir daha deneyeceğim dedim. Özlem’le de tanışırdık, oyunlarını izleyenleri hep tanırdı, “audition”lara girdiğimi de bilirdi, yani tatlı bir hukukumuz vardı. Bir gün telefonum çaldı. “Duydum olanları, hadi topla kendini, gel buraya, Murat’la seni bekliyoruz” dedi. Onlar da haksızlığa hiç gelemez. Hayatta yaşadığınız her kötü deneyim sizi daha iyi bir şey için hazırlıyor. Buna eminim.

2011’de Aysa Prodüksiyonda Levent Tülek’in yazdığı “Cam”ı Laçin Ceylan rejisiyle oynuyorsun. Resim merakın da bu oyunla mı başlıyor?
O oyunda ben modelim, resmi başkası yapıyor. Daha önce, Deniz Çakır oynuyordu, sonra o oyundan çıkınca, birini ararlarken ben girdim. O da çok acayip, mesela hayatımda ilk kez turne yaptım. Antep’e, Mardin’e gittim. Onlar da oyuncusuna çok sahip çıkan, çok profesyonel, iyi bir ekip. Oyuncusunu hiç mağdur etmiyor. Turnelere giderken bindiğin araçtan tut kaldığın otel, yediğin yerlere kadar sana kendini çok özel hissettiriyorlar. Seyirciyle buluşmak zaten mükemmel. İşten çıkarıldıktan sonra tiyatro yapmayı isteyen ve kalbi benimle atan birkaç arkadaşımla birlikte tiyatro açmayı düşündük. Sonra bunun bir deli işi olduğunu ve harcı, vergisi, pulu derken bunun biraz imkânsız olduğunu gördük. Çok ucundaydık ama mantıklı bir şekilde dağıldık.

Sonra bahsettiğin Dot günleri başlıyor 2016’da. İlk oyun “Nefesinizi Nasıl Tutarsınız”. Bize bir şey olmaz ne kadar güçlü bir inanış değil mi? Empatinin uzakta kaldığı durumlardan. Modern hayatın güvenirliği… İnsan kalmaya direnmenin sınırı nereye kadardır?
Zinnie Harris, bu oyunu mülteci meselesi henüz o kadar gündemde değilken, hayal ederek yazdı. Öngörüleri yüksek bir kadın olduğu, metinlerinin çoğunda feminist bir bakış açısı olduğu ve kadın üzerinden anlattığı için, oyunları çok etkileyici. İlk ekip kendi içinde bilinçli ve istekli bir biçimde dağıldı. Böylece ben bu oyuna geçiş yaptım. Köksal Engür’le, yıllar sonra sahneye çıkan Murat Daltaban’la oynadım. Gene çok şanslıydım. Harika bir ekiptik.

O rolünle Afife Yardımcı Kadın Oyuncu Adayı oldun.
Aday olmak bile onurlandırıcıydı. Dot’un tarihinde hep böyle ama. Bir şey yapıyorlar, bir sürü dalda aday oluyorlar. Ödül alıp almamasını takip etmedim ama gelen seyircinin çok etkilenerek çıktığını biliyorum. Artık günümüzde her şey o kadar hızlı değişiyor ki. O meselesi çok yüksek ve anlayan için de gerçekten çok sarsıcı bir oyundu. Çünkü bunları gerçekten yaşamamıza ramak kalmıştı. Ortadoğu’nun göbeğinde nelere uyandık her gün. O bot görüntüleri aklımıza yerleşti, insanların nasıl göç ettirilmeye zorlandığını dinledik, kıyımlar oldu, kadınlar satıldı, çocuklar öldürüldü. Dünya o kadar hızlı dönüyor ki. O günlerin gündemi oydu, şimdi gündem bambaşka. Aslında hâlâ devam ediyor ama artık oraya olan ilgi bitti.

“Limon Limon Limon Limon Limon” 7 seanslarının oyunuydu. Bildiğimiz tüm kelimelerle bile anlaşamazken, el konulan ve giderek tükenen kelimelerle anlaşmaya çalışmak. Susmak, susturulmak… how to take cialis for best results.
Takdir edersin ki o da yine çok garip bir döneme denk geliyor. O da hâlâ devam eden bir yasak üzerineydi. Şu anda zaten öyle bir dönemdeyiz. Hiç kimse, hiçbir şeyi özgür bir şekilde söyleyemiyor. Esasında her şey yasak ama biz bunu yasak değilmiş gibi yaşamayı tercih ediyoruz. Yine de hiçbir şey birilerini ayağa kaldırmaya yetmiyor. Ayağa kaldırmak ne? Toplanıp hep beraber sokağa mı çıkacağız? Nasıl değişir, nasıl dönüşür bunun formülü bende değil, ben sanatçı olarak görevimi yerine getirip işte “Limon…” gibi bir oyun yapıp her gün gelen izleyiciye “lütfen artık uyanın ve silkelenin” demekle yükümlüyüm. Onun dışında tabii ki arkadaşlarımla yan yana gelmeyi ve bunu demokratik şartlar altında söylemeyi istiyorum. Artık günümüzde tiyatro bir tarafıyla politik olmak zorunda. Seyirciyi duygularından, ahlâkından tutup şöyle bir silkeleyip kendine gel, özüne dön, özgürlük çok önemli bir şey, sen bireysin demesi gerekiyor.

Bence şu ana kadar oynadığın rollerin en vurucusu, en iyisiydi “Şafakta Buluş Benimle”deki Robyn. Kalbimde çok kalabalık değildir en iyileri sakladığım yer. Sen oraya girdin.
Benim de oynarken en kaybolduğum, oyundan çıktığımda böyle bir durduğum bir oyun oldu. Oyuna kendimi öyle bir kaptırıyorum gibi bir şey değil bu. Kendi içimde çalıştığım bir teknikle her oyunun aynı yerinde aynı şeyi hissedeceğimi ve aynı kalp atışıyla oynayacağımı sanmıştım. Sonra baktım bir gün bir yeri beni dövdü, başka bir gün başka bir yeri. Ben bunları hesaplamadım. Her yeni oyunda Berfu’yla (Öngören) yeni bir şey yaşıyoruz. Oyun ellerini ciğerine sokuyor ve seni çekiyor. Kaptırabilirsin ama kendini tutmak zorundasın.

Oyunu Uluslararası Edinburgh Festivali’nde izliyorsun. Çıkışta kitabını alıyorsun ve Zinnie Harris’e imzalatırken içinden “acaba bir gün bu oyunu ben de oynar mıyım?” diye geçiriyorsun. İstanbul’a döndüğünüzde, Murat Daltaban oyunu sahnelemeye karar veriyor ve seçmelere katılıp rolü alıyorsun. fong bros.
Ana festival kapsamında bizimkileri davet etmişlerdi Edinburgh’a. Ben de oradaydım. Küçük küçük filmler çekmeye de meraklıyımdır, onların belgeselini çekiyordum. Zaten ekibin bir parçası olmak için yanıp tutuşuyordum. Harika bir fırsattı ve ben de kendime iş yarattım. Festival kapsamında bu oyun dâhil Zinnie’nin üç oyunu oynandı. O senenin kitapları basılmış oluyor orada. Ben de oyun çıkışı hemen aldım. Bizimkiler Zinnie’yle ahbap ama ben değilim. Ben onu yeni görüyorum. Çekinerek kitabı imzalamasını rica ettim. O imzalarken de hayran hayran yüzüne baktım ve o çok etkilendiğim oyunu acaba bir gün ben de oynar mıyım diye içimden geçirdim. Döndükten sonra oyunu koymak istediklerini öğrendim ve seçmeler oldu. Sonra beni aradılar ‘oynar mısın’ diye. İşte öylece başladık. Ebru Nihal Celkan’ın hayranıyım. Murat Daltaban da -ortamdaki tek erkekti- bazı kadınlık hallerimizi manyakça buluyordu, eğleniyorduk beraberce.

Oyunu sahnelemeden bütün ekip iki ayı masa başında geçirmiş. Murat Daltaban’ın getirdiği Carl Jung kitaplarıyla, birisi “Kırmızı Kitap” ve Ursula K. Le Guin’in “Ben Erkeğim” makaleleriyle uzun uzun vakit geçirip beyin fırtınası yapmışsınız.
“Kırmızı Kitap” artık son noktaydı. Getirdi, açıp okuyun dedi. Okuyorum, tek bir cümlesini anlamıyorum. Ama diyorum ki Murat abi hani Robyn’in dediği şey var ya ben şu an anladım onu. Devam diyor bana, altını çizdiği yerleri okuyorum. Bir gün Türk Tiyatrosu’ndaki kadınların önemini konuşuyoruz. Ebru o konuda derya deniz, başlıyor anlatmaya. “Workshop” gibi, seçmeli ders almışsın gibi. Berfu yumuşacık biri, Erdem (Avşar) harika çevirmiş. Her şeyiyle sihirli bir oyun.

Sanırım ben oyunu olabilecek en doğru zamanda seyrettim. Mükemmel bir örtüşmeydi benim için. Tüm duygularımın apaçık ortada olduğu bir zamanda, yasın en dibinde. Oyunda kalbim söküldü. Yası doya doya yaşamak diye bir şey varmış. Ben onu gördüm. İlk defa “yalnız değilsin” cümlesi bu kadar merhem olabildi ve ben yasımla barışabildim.
Birinin senin duygularını dile döküyor olması, tek değilim, yalnız değilim dedirtmesi önemli. Yası yaşamak zorundasın, atamazsın. Eskiden insanlar o yas döneminde televizyonu bile açmazdı. Üç gün önce ölen biri için tamam yeter, dur ben bir sokağa çıkayım, bir hava alayım demezdi. Bu öyle bir şey değil, damarında geziyor, uyutmuyor. O kadar insani bir şey ki bu. Kendi içimizde kötü olan şeyle de barışmak zorundayız.

Oyun bitince alkışlamak değil, gelip sarılmak istiyor insan. Sözle değil ancak o sarılmayla gerçek teşekkürünü mümkün gibi geliyor.
O sarılma duygusu bana da geliyor oyun bitince. Berfu’ya zaten sarılıyorum ama bitmiyor, yetmiyor. Sarılmaya, sevgiye, dokunulmaya ihtiyacın oluyor.

Sırf o sarılmanın yüzü suyu hürmetine insan aniden birini sevip, yakınlaşabilir. Bana olan oydu.
Ya ne güzel, biz hayat boyu yan yanayız.

Zihnie de öyle sarıldı size işte.
O sarılmadan sonra çıkışta yan yanaydık. Beni yanına oturttu. Ve ben o an acaba şimdi ne düşünüyor diye düşündüm. Hayal ettiğim her şey yine gerçek oldu. Hayatımda çok önemli, çok gurur verici şeyler bunlar. Her şey hayal etmekle başlıyor. Bu yaşımın ve bu senemim çok özel bir yeri oldu. Umarım hayallerim gerçekleşmeye devam eder. Çünkü çok emek verdim bu mesleğe. Çilesini çektim, çok korktum, çok geride kaldım, çok haksızlığa uğradım, çok aç kaldım, çok süründüm ama hep sanatın gücüne inandım. Küçük bir fotoğraf makinası aldım, fotoğraflar çektim, kimseye göstermedim. Evde kimseye göstermediğim oyunlar oynadım, başkalarına manyakça gelebilecek, küçümsenecek ama benim için çok kıymetli olan şeyler yapmaya çalıştım. “Kendi değerimi kendim verebilirim”i günün sonunda anladım. Kendime dedim ki senin yolun bu, yavaş yavaş ama emin adımlarla ilerleyeceksin ve bir gün -belki elli yaşında- kendini tamamlanmış hissedeceksin. Çünkü sen çok zor bir iş yapıyorsun. Tiyatrocusun ve hayatını tamamen buna verdin. Ben her şeyi tiyatro yapabilmek için yaptım.

İyi ki…

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku