Yavuz Pak
Romantizmin kalelerinden biri olarak bilinen ve bugün bile bu özelliğiyle övünen Paris’te, 18. asrın başlarında dahi, burjuva sınıfından bir kocanın karısına “aşık” olması saçma, hatta gülünç bulunurdu. Aşk evliliğin çok ötesinde bir yerlerde aranan ulvi bir duyguydu. Aynı dönemde, proleter sınıftan bir kocanın karısı ile aşk yaşaması zaten akıldan dahi geçmezdi. Zira sanayinin geliştiği ve kapitalizmin tüm vahşetiyle tarih sahnesinde boy gösterdiği bu dönemde yaygınlaşan evliliklerde, kadınların işlevi, üretim sürecinde yorulan erkek işçilerin yemek, temizlik, cinsellik gibi ihtiyaçlarını karşılamaları ve onları yeniden üretim sürecine hazırlanmaları idi.

Aynı yüzyılın son yıllarında, edebiyattan müziğe, sanattan felsefeye ve toplumsal yaşamın farklı veçhelerine hızla yayılan “burjuva romantizmi” Ayrupa’yı sarsmıştı. Kapitalizmin üretimi ve yeniden üretimi için yaşamsal bir öneme sahip olan “aile”, bir yandan yaygınlaşan evlilikler aracılığıyla kurumsallaşarak ekonomik / hukuki / politik koşullarını, diğer yandan romantizmin estirdiği rüzgarlar aracılığıyla ideolojik/kültürel koşullarını büyük bir hızla inşa etmişti. Böylece, büyük büyük dedem Platon’un, 2500 yıl evvel, devlet ve özel mülkiyet ile birlikte son bulmasının insanlık için çok hayırlı olacağını söylediği “aile”, tarihte eşi benzeri görülmemiş biçimde kutsanmış oldu. Platon atiye bakarak hüzünlere dalarken, yeryüzünde artık burjuvaların da proleterlerin de ve elbette bu denli hesapta olmamalarına rağmen, zamanla her ikisinden daha kalabalık hale gelen küçük burjuvaların da “aşık” olarak evlendikleri mutlu yuvaları vardı!

Behiç Ak’ın, romantik akımın doğuşundan asırlar sonra, ama günümüzden sadece 20 yıl kadar önce kaleme aldığı “Ayrılık” oyunu, işte böylesi mutlu (!) bir yuvanın dağılışından sonra bir araya gelen, orta yaşlı bir çiftin öyküsü üzerine kurulu. Erkek ayrıldığı evine ve eşine rastgele süsü verilmiş bir ziyaret yapıyor. İki kişilik oyunların bilindik geçmişle hesaplaşma motifine benzer görünen diyalog akışı, saçma sayılamayacak kadar anlamlı ve bütünlüklü, gerçek iletişime ya da hesaplaşmaya dönüşemeyecek kadar oyunsu biçimde ilerliyor. İlişkilerine yönelik, her biri derinliğine tartışılabilecek konular açıyorlar ama çocuksu bir oyunsulukla, tartıştıkları konuyu bırakıp, başka bir konuya geçiyorlar. İlişkilere dair öğrenilmiş kıskançlıkları, kaprisleri, dedikoduları, bencillikleri, birbirlerinin ortak ve farklı yönleri ile bir yüzleşme yaşıyorlar. Absürd öğeler içeren bu komedi, “aşk, aile, ilişkiler, evlilik” kavramları üzerinden insana, topluma ve yaşama dair çarpıcı bir tartışmayı merkezine alıyor. Bunu yaparken, geleneksel dramatik yapının oyun-gerçek ilişkisi yerine oyun-model ilişkisini tercih eden oyun, mizahın güçlü diliyle tarihsel bir sorgulamaya da kapı aralıyor.

Biz de sorgulamamıza 18. asrın sonlarından devam edelim. O yıllarda, modernist aydınlanmacılığın ve liberalizmin en önemli mimarlarından biri olan İmmanuel Kant, şu sözleriyle evliliğin kutsal(!) özüne parmak basıyordu: “Cinsiyetlerin bu doğal birliği, ya basitçe hayvan doğasına göre (vaga libido [durulmayan şehvet], venus vulgivaga [başıboş cinsellik], fornicatio [çiftleşme]), ya da kanuna göre olur. Bu ikincisine evlilik (matrimonium) denir ki, farklı cinsiyetten kişilerin birbirlerinin cinsel özelliklerini hayat boyu karşılıklı olarak kullanabilmek amacıyla birlik kurmaları demektir.” (1) Nitekim, o günlerde de, kapitalizm “uzlaşmaz çelişkileriyle” malûl bir sistemdi: Artı değer sömürüsüne dayalı eşitsizlik, adaletsizlik, savaş, zulüm… ve tabii “aşk ile evlilik arasındaki uzlaşmaz çelişki”. Gündüz Vassaf pek güzel dile getirir bu çelişkiyi: “Aşk anlatımının yalanı, onu baştaki haliyle sınırlı tutan tanımlamamızda. Boşanmaların doruğa çıkmasıyla iflasın eşiğine gelen, monogami üzerine kurulu mevcut evlilik kurumunun problemi biyolojik gerçekleri inkâr etmesidir. Çünkü, aşkın ilk günlerinin obsesif heyecanında ötekisiz duramamamızı tetikleyen beynin salgıladığı seks hormonları östrojen ve testestorenle pompalanan metabolizmamızın bu tempoyu uzun süre kaldırabilmesi mümkün değil.” (2) Ancak kapitalizm, zaten insan doğasına aykırı bir sistemdi ve bildiğini okumaya devam etti. İki asır sonra bugün, aile kurumunu üretim süreciyle ilişkilendirmekten çok, yarattığı “tüketim toplumu” kültünün merkezine yerleştiren sistem, gelişen iletişim olanakları, pompalanan romantizm, endüstrileşen evlilik sektörü gibi türlü icatlarına rağmen tüm dünyada ve hatta giderek muhafazakarlaşan Türkiye’de bile boşanma oranlarının her geçen yıl katlanarak artmasının önüne geçemiyor. Vaktiyle genç kızlarımızın burun kıvırarak reddettikleri kına geceleri gibi ritüeller modernize edilerek yeniden parlatılırken, yüksek yüksek hayallerle kurulan yuvaların yerini, “Ayrılık” oyunundaki gibi kısa sürede dağılan enkazlar alıyor…

“Ayrılık”, bu tarihsel tartışmaların ötesinde, muhteşem oyuncuları ile göz dolduran bir oyun. Oyuncuların yetenekleri ve uyumları, hem metnin tematik öğelerinin ve olay kurgusunun eksiksiz ve sürükleyici bir tarzla seyirciye aktarılmasını, hem de oyundaki rol kişilerinin metnin özüne upuygun biçimde sahneye taşınmasını sağlıyor. “Tiyatroya daha çok ‘oyun oynama duygusuyla’ yaklaşan Behiç Ak’ın oyunları karakterizasyonda kimliksizlik bakımından geleneksel yapıdan çok modern sonrası tiyatro anlayışına uyar. Oyun kişilerinin iç dünyası parçalı ve belirsiz, davranışları rasgeledir(3) Her iki oyuncu da bu bağlamda son derece başarılı. Fırat Tanış, yeteneği ve başarılı oyunculuk kariyeri ile seyircinin yakından tanıdığı ve adeta bağrına bastığı bir tiyatro insanı. Rolünü o denli başarıyla sahneye taşıyor ki, sadece düşünsel ve duygusal veçhelerini değil, sahiciliğiyle adeta can verdiği karakterin çoraplarının kokusunu dahi hissettirebiliyor seyirciye. Ayakkabılarını çıkarttığı sahnede repliğini ve mimiklerini öyle ustaca kullanıyor ki, arka sıralardan bir seyirci kendisini tutamayıp “Pis seni be!” diye bağırıyor. Sanırım sadece bu sahne bile Tanış’ın oyunculukta vardığı yeri anlatmaya yetiyor. Sevinç Erbulak’a gelince… Kendisiyle geçtiğimiz aylarda, Darülbedayi’den uzaklaştırıldığı süreçte yaptığımız söyleşide şunları söylemişti: “İçinden geçtiğimiz bu karanlık süreçte, maalesef çeyrek asırdır nefes alıp verdiğim yerden, bir bakıma benim okyanusum olan Darülbedayi’den uzaklaştırıldım. Küçük bir balık gibi beni karaya fırlattılar adeta. Ben de yaşayabilmek, nefes alabilmek için kendimi çok özel bir akvaryuma attım pıt diye… O akvaryumdaki güzel insanlar, Fırat Tanış ve Semih Çelenk ile Behiç Ak’ın ‘Ayrılık’ oyununu sahneleyeceğiz. Benim için çok heyecan verici, kendimi yenileyeceğim bir oyun olacak.” Gerçekten de, “Ayrılık” oyunu, Erbulak’ın yenilendiği bir şölen gibi. Küçük balık, atladığı akvaryumda adeta bir balinaya dönüşüyor ve okyanusların müstesna varlıklarından biri olduğunu bir kez daha ispatlıyor. Kendinizi gerçekten Sevinç Erbulak’ın evinde, O’nun konuğu olarak hissediyorsunuz oyun boyunca. Sahici oyunculuğu, jest ve mimiklerindeki doğallık, beden dilini ustaca kullanışı, karakteriyle kusursuz biçimde bütünleşen yorumu ve genlerinde taşıdığı eşsiz tiyatro yeteneği ile muhteşem bir performansa imza atıyor. Sahnede devleşiyor ve Türkiye tiyatrosunun en başarılı isimlerinden biri olduğunu hatırlatıyor dosta, düşmana…

Rejide Semih Çelenk, oyuncularından yana şansını kurgusundaki başarıyla bütünleştirirken, sahne tasarımında Başak Özdoğan yaratıcı zekasıyla öne çıkıyor. Modern bir çiftten “arta kalan” ev tasarımı, Behiç Ak’ın mimarlık ve karikatüristliğinden kaynaklı biçimciliğiyle örtüşürken, tüm detaylarıyla metinle özdeşleşiyor. Özellikle, çamaşır makinesi ile bütünleştirdiği buzdolabı, oyunun mizahi boyutuna çok başarılı bir montaj. Ebruli Muharrem’in seçtiği müzikler çok isabetli. Ne yazık ki, ışık tasarımı sahneyi aydınlatmanın ötesine geçemiyor. Öte yandan, metinde sıkça kullanılan demode “telesekreterli telefon”un tamamen “cep telefonuna” uyarlanması, dramaturjik olarak yerinde bir karar olabilirdi. 20 yıl evvel, gerçekliği yansıtabilmek adına, oyunu yazdığı dönemin en son teknolojisi olan cep telefonuna dahi yer açan, ancak aynı kaygıyla o dönemin en yaygın iletişim aracı telesekreterli telefonu araçsallaştırarak derdini anlatmaya çalışan Behiç Ak, oyunlarında iletişimsizliği sorunsallaştırmaması, ayrıca simülasyon ve imaja alan açması ile tanınır. Dolayısıyla, günümüz ilişkilerinde ve iletişimde merkezi, hatta belirleyici bir rol oynayan cep telefonunun oyunun tamamına uyarlanması, metnin ruhuna daha uygun olacağı gibi, seyircide daha somut bir algının oluşmasına yardımcı olabilirdi.

Evlilik, “Ayrılık”ın repliklerinde sıkça vurgulandığı gibi, toplumsal nevrozun yayıldığı, insanların kendi özgürlük bilinçlerini yadsıdıkları, kendileri olmaktan çıktıkları, sosyal öğrenmelerin kurbanı oldukları ve genellikle bir ömür boyu bir yalanı yaşamaya mahkum edildikleri kapana dönüşmüş durumda. Oyunda, kadın ve erkek karakterin iç dünyalarının dışavurumları üzerinden anlatıldığı gibi, her iktidar pratiği, kendini ailenin korunaklı dünyasında perçinler, özgürlüğünden feragat etmiş bireyler üzerinden “topluluk tini”ni inşa eder. Aile kurumunun asal işlevi bireyi, ataerkil ideolojinin rol, mizaç ve statü kategorilerince öngörülen tutumlar içinde toplumsallaştırmaktır. Ancak kapitalizmin zorunlu olarak yaşadığı bir başka çelişki, “Ayrılık”taki kadın gibi, kadınların üretim sürecine dahil olması ve değişen maddi yaşam olanakları ile ataerkil sisteme öncelikle aile içinde başkaldırmaya başlamasıdır. Nitekim, “gerçek aşkın ve sevginin” düşmanı kapitalizmin, doğaya ve insana rağmen inatla ayakta tutmaya çabaladığı evlilik kurumunun temellerini, bizzat yaşamın kendisi sarsıyor artık. Öte yanda, araçsallaştırılmış romantizmin mucidi olan bu riyakar sistemin duygusuz yapaylığına verilen en anlamlı cevap olma potansiyeli taşıyan “aşk”, hiçbir zaman ait olmadığı kurumsal yapıların ölümcül rutini içinde can çekişiyor.  Bugün, evlilik kurumu içinde soluksuz kalan ve sürekli ölümcül darbeler yiyen “aşk”, nefessiz kalarak komaya girmiş durumda. Oyunun sonunda, yemek müziği seçerken “ikimizin de hoşlanmadığı bir müzik olsun” diyen erkek, bir bakıma “komaya giren aşkın” tarihsel çaresizliğine işaret ediyor.

Gerçekte komedya, aşkı boğan sistemin dayattığı gibi bir “eğlence” değil; sarsıcı diliyle toplumsal sisteme, iktidara içkin olumsuzlukları teşhir eden, insanları yaşamın gerçekleriyle yüzleştirerek hakikatin bilinç yüzeyine çıkmasını sağlayan, son derece “ciddi ve yıkıcı” bir türdür. “Ayrılık”, güncel olanı tarihsel olanla harmanlayarak komedyanın gücünü ve etkisini hissettiriyor ve oyunculuklarındaki başarının katkısıyla sezonun en iyi oyunlarından biri olmayı başarıyor.

Kaynakça:
1-Immanuel, Kant. “Hukuk Felsefesi Üzerine Yazılar”, Sentez yayın ve Dağıtım, İstanbul, 2015
2-
Vassaf, Gündüz. “Aşk”, Radikal gazetesi, 17.02.2013
3-
Ergin, Erkan. “Behiç Ak Tiyatrosu”, Tiyatro Araştırmaları Dergisi, 30:2010/2

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here