“Fanatik” Ebeveynlik

Pınar Erol
2176 Görüntülenme

“Mutlu aileler birbirine benzer, her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.” Oyunu izlediğimden beri, bu cümle var aklımda. Buradaki aile için “mutsuzluk” tanımı fazla kaçar, yerine “huzursuzluk”u kullanabiliriz. Aşırılığa gerek yok. Onu eleştiriyoruz zaten. Bir fikre, bir düşünceye, yaşayış tarzına yakın olmak, birey olma yolculuğunun başlangıcı elbette. Varoluşun “start” çizgisi. Bir yere ait olmaya, o aidiyetin sıcaklığında ısınmaya hiçbir diyeceğim yok. Ama bir tarafı seçmenin, yani taraftarlığın, kör eden fanatikliğine dönüşmesiyle sağduyuyu kaybetmek tehlikeli işte. Maytap geçeceğimiz bir konu, kimileri için yaşamsal bir dava. Fanatikliğin tüm yan anlamları aynı kefede benim için. İster Fenerbahçe-Galatasaray, ister o kadim gelin-kaynana çekişmesi olsun, fark etmiyor. Bir şeye körü körüne bağlanmanın bizi düşürdüğü hale bakın. Savunurken söylediklerimizi kulaklarımız duyunca gülünç oluyoruz. Hiç olmazsa öyle anlarda dürüstlüğü hatırlamalı. Çünkü anlamaya ve bilmeye ihtiyacımız var.
Çocuk yetiştirmenin vebalini, heykele şekil vermenin sorumluluğuyla ölçmeyelim. Hayalimizdeki çocuğu var etmenin inadına yeğdir; bahçemizde gördüğümüz tomurcuğun nasıl çiçek açacağının sabırlı merakı. Onun rengini bilmemek… Kendi cennetimizi yaratalım derken çocuğumuzunkini cehenneme çevirmeyelim. Günün birinde “ipleri bilinmedik güçlerin elinde olan kuklalarız” demesin diye çocuklarımız, ütopik özgürlüğü arayalım. Önümüze konulan seçeneklerin ötesine dikelim gözlerimizi. Tanımlamaların kafesini açalım.  

Aileyi kutsamayan sözler kalplerinizi kırmasın. Kaçmaya çalıştığımız da, varmaya çalıştığımız da aynı yer. Ve ben brokoliden nefret ederim!

Biz sizi sinemacı olarak biliyorduk ama tiyatroda karşımıza çıktınız.

Michael Önder: Valla ben de yeni öğrendim.

 Kim girdi kanınıza? Tiyatroda yazar mı yoktu? “Taksim Hold’em”deki oyuncunuz Damla Sönmez ve Ushan Çakır vasıtasıyla oyunun yönetmeni Çağrı Şensoy’la tanışıyorsunuz. Çağrı, Salih Bademci’ye oyunu okutmak istiyor ve olaylar gelişiyor.

Michael Önder: Film de zaten tek mekandı. Hazır elim tek mekana alışmışken, bir de böyle bir şey yazayım dedim. Esasında yedi kişilik bir oyun yazmıştım. Hatta Damla ve Ushan’larla oturup masa okumasını da yaptık. Ama sonra anlaşıldı ki o oyun, şu anda olamayacak. O yedi kişiyi bir araya getirmek çok zor. Yazdıkça da tiyatro daha çok hoşuma gitmeye başladı. Komedi olması, özellikle bana tiyatro olsun hissi verdi. Çünkü komedi, seyirciyle yaşanan bir şey. Filmde komedide adam evinde izliyor ve buradaki gibi anlık bir bağ kurulamıyor. Amerika’da, İngiltere’de, filmini yapmadan önce oyununu yaparak test ederler. Test etmek için yapmadım ayrı. İyi ki “SBR” (Siyah Beyaz ve Renkli)  ile yollarımız kesişti. İyi ki onlarla çalışıyorum.

Nurhan Özenen: Ben de mesela “Taksim Hold’em”in bir süre sonra tiyatro oyunu olarak çıkmasını savunanlardanım.

Salih Bademci: Çağrı da aynı fikirde. Hani yerli metin var mı diye soruyorsunuz ya, metnim var diye elini kaldıran çok yazar da yok açıkçası. Genelde daha kapalı bir grup, metni üretip sahne üzerinde bir şey çıkarıyor. Bunlar atölyelerde gerçekleşiyor. Bazen“Yeni Metin Yeni Tiyatro”dan bir şeyler çıkıp kendine yer buluyor. Onun dışında, yerli metin bulmak hakikaten kolay değil. Biz de istemiyoruz gidelim, dışarıdan çeviri metinle, telifiyle uğraşalım falan. Yazarın yanında olması da büyük bir velinimet bu arada. İpek Bilgin, ön gösterime gelmişti. Oyundan sonra, “o kadar güzel bir şey ki yerli metin bulmak” dedi. Zaten 1-0 önde başlıyorsun. Dili ile, anlatımı ile, her şeyiyle tüm pürüzlerden ayıklanmış olarak başlıyorsun.

Ekipte oyundan ilk Nurhan Özenen’in haberi oluyor. Bodrum’da Michael Önder, Asu Maro’ya “ne kadar ilginç bir ses tonu var. Bilge karakterine ne kadar uyar” diyorsunuz.

Michael Önder: Nurhan’ı sinemadan ve televizyondan tanıyordum. Zaten aklımda vardı ama fiziksel bir şey bulmadan sormayayım diye düşünüyordum. Yan yana oturuyorduk Bodrum’da. O da bana dirseğiyle böyle yapıp “Bana göre bir oyun var mı” diye sordu. Muhtemelen tahmin etmiyordu. Ben de “aslında bir şey var” dedim ve öyle başladık.

Nurhan Özenen: İstanbul’a yerleştikten sonra dizi ağırlıklı gitti hayatım. Ah keşke olsam bu oyunda dediklerim bana gelmemişti. Bana gelen oyunlar da beni heyecanlandırmıştı. Neticede uzun bir süre tiyatro yapmadım. Sonra Michael’a dediği gibi bir sataştım laf olsun diye. Sonra bana okumam için teksti yolladı. Tekst çok hoşuma gitti. Heyecanlandığım bir işe girdim. Hala da heyecanlanıyorum. Michael’ın müthiş bir kalemi olduğunu düşünüyorum. Hani sinemacı olarak biliyorduk meğerse tiyatrocuymuşsunuz dediniz ya, bence filmi de tiyatro gibi aslında. Ben devam ediyorum sataşmaya. Hadi bakalım yeni oyun diyorum. O benden bıkana kadar bitmeyecek. Daha önce yazarı ya da çevirmeni ile birlikte çalıştığım oyunlar oldu. Ama çok ilginç bir şey görüyorum Michael’da; her kelimenin cevabı var onda. Bana sürekli takıldıkları bir konu var. Provalara başladığımızda, kendimce rolü çıkarmak için “ben dilde biraz oynayabilir miyim” dedim. “O bir baktık, Nurhan başka bir metinde geldi” diye dalga geçtiler.

Salih Bademci: Biz yazarı Nurhan Özenen olarak değiştirdik sonra.

Nurhan Özenen: Sonra o kadar iyi anladım ki onu. Yazarda her davranışın karşılığı var. Oturmuş, şu kelimenin karşılığı şu, şu cümlenin karşılığı şu diye hepsinin yerini bulmuş. Acayip güzel bir matematik var orada. Öncesinde Salih ve Neslihan’la (Arslan) da hiçbir tanışıklığım yoktu. Tiyatroda da izlememiştim onları. Ben çok dizi seyretmem. Şöyle bir bakarım, sonra bırakırım ama “İstanbullu Gelin”ni çok büyük bir keyifle seyrettim. Salih’le Neslihan’ı orada çok beğeniyordum. Dizide beğendiğim dört-beş kişinin ikisi onlardı. O yüzden onlarla buluşmak ve şimdi sahnede birlikte olmak benim için çok keyifli. Çok iyi geldi bana. Çağrı keza öyle.

Dolayısıyla ekipteki en torpilsiz ve en seçilmiş kişi Neslihan Arslan. Ve muhtemelen araya özlem girdiği için iştahlandırmıştır oyun.

Michael Önder: Atanmış değil; seçilmiş.

Salih Bademci: Ben Neslihan’ı hiç sevmediğim (!) için, oyun geldikten sonra en son ona gittim. Telefonla aradım. O gün biraz morali bozuktu. “Seni sonra arayayım mı” dedi. “Tamam ama sana bir oyun göndereceğim” dedim. “Yarın okusam geç mi olur” dedi. Telefonu kapattıktan iki saat sonra beni aradı ve “ben geliyorum” dedi.

Neslihan Arslan: Normalde o arayan Salih dışında biri olsaydı, açmazdım telefonu. Çok seviyorum Salih’i. Yıllardır arkadaşım. Bu saatte arıyorsa, bir şey vardır diye açtım. Moralim bozukken Salih benimle uğraşmayı çok sever; buna rağmen açtım. Baktım hala uğraşıyor.

Salih Bademci: Öyle bir açtı ki telefonu “n’oldu” dedim. “Kimin dramasını yaşıyorsun?” Çünkü Neslihan’da öyle bir şey vardır. Başkalarının sorumluluğunu da alır üzerine.

Neslihan Arslan: Yanımdaki arkadaşlarıma da ayıp olacak. Bari üç sayfa bakayım dedim. Bir-bir buçuk saatte okumayı bitirmiştim. “Arkadaşlar özür dilerim ama benim balkona çıkıp Salih’le konuşmam lazım” dedim.

Salih Bademci: Bu kadar çabuk oldu Neslihan’ın oyuna katılması.

Aslında o sırada siz İmer Özgün Bademci ile başka bir oyuna hazırlanıyorsunuz ve o yüzden “Fanatik”i kaptırıyorsunuz.

Salih Bademci: Tabii… Biz İmer’le başka bir oyun yapacağız deyince, Michael da ne yapsın “Aysa”ya gitti. Oyun kapanın elinde kalıyor.

Nurhan Özenen: Ben çok eskiden tanıyorum onları. Ankara Sanat Tiyatrosu ile rahmetli Alaittin (Eraslan) ile başladılar turne taşıyıcılığına. Ben de bir tanışsınlar istedim Necip’le (Eraslan). Necip oyunu okudu ve bayıldı.

Michael Önder: Tabii biz burada okuyup beğenenlerin hikayesini duyuyoruz. Normalde gönderiyorsun oyunu, okumuyor, dönmüyor. Burada zaten Amerikan tarzı toplantılar olmuyor. Beraber yapalım mı? Yapalım oluyor. “Aysa” ile de öyle oldu. Necip ile kafa olarak da anlaştık ama “cast”ı bitiremedik…

Salih Bademci: Biz Michael ile tanışmadan önce, Asu (Maro) ile bu konu üzerine bir oturup konuşmuştuk. Sonra bekledik. Baktık ki orada süreç uzuyor, biz de Michael’a gittik. Bu gerçekten şans. Sonra işte bir araya geldik. Bir okuma provası ve ardından hadi dedik. Aslında kapmak yerine Michael’ı sarhoş edip elinden aldık desek daha doğru.

Michael Önder: Uyandığımda buzlu bir küvetteyim ve oyunum yok.

Salih Bademci: Üç kişi tarafından sekiz şişe şarap içildi. Ne yapacaksın? Paraya kıyacaksın bir yerde oyunu almak için.

Michael Önder: Biz Çağrı’yla akşamüstü mekana girdik. Baktık Salih keyifle rose şarabını açmış. Arkadan Çağrı’nın eyvah sesini duydum. Sonrası malum.

Kadıköy’deki oyunda Salih Bademci’yi izlerken, sanki farkında olmadan rolü onun için yazmışım demişsiniz.

Michael Önder: Bazen izlerken sevgi dolu olabiliyorum.

Salih Bademci: Bazen. Her zaman olmuyor. Hele bir lafını atla! Bir lafı karıştır! Allah… Allah…

Michael Önder: Sonuçta Salih’in bir personası, bir enerjisi var. O karakterle ilgili benim en büyük korkum, kâğıtta çok itici olmasıydı. İnsanlar da Eda karakteri için, niye böyle bir adamla beraber olsun diye soruyorlardı. Ama işte o karakteri Salih oynayınca, “şeytan tüyü” var adamda diye sevmek istiyorsun. Oysa adam çocuğunun geleceğini yakıyor.

Salih Bademci: Neslihan da benden nefret eder ama şeytan tüyü der, oturur.

Neslihan Arslan: Normalde başka biri yaptığında delireceğim bir şeyi Salih yapınca, “ya nefret ediyorum ama bir şeytan tüyün var, gülüyorum şu anda ama yaptığın şey çok yanlış” diyorum.

İki tane erkek annesi var. Eda, Bilge’nin yetiştirdiği bir erkekle evleniyor ve o da bir erkek evlat yetiştiriyor. Annelerinin büyümeyen çocukları. Neden büyütmeyiz biz erkekleri?

Nurhan Özenen: Etrafımda gözlemlediğime göre, hele de tek erkek evlat annesiyse ve eskimiş bir evliliğe sahipse, aşkı, oğlunda devam ettiriyor kadın. Onu, erkeği gibi görüyor. Onun rekabetine giriyor geliniyle de. Ben oyunda oğluma “aşkım” derken onu kullanıyorum mesela. “Bu benim” diyorum yani kıza.

Salih Bademci: Anneler bir şey yapmıyor. Erkek çocuk büyümüyor. O büyümeyince de annenin vazifesi bitmiyor. Kısır döngüye girmeye başlıyor bu sefer. Kız çocukları, büyüdükleri evden gittiklerinde ve kendi çocuklarını doğurduklarında aile oluyorlar. Geride kalan anne baba figürü biraz daha soluklaşıyor ama erkek çocukta bu durum vuku bulmadığı için biyolojik olarak da büyümüyor. Hep çocuk kalıyor. Tanju rolü ile Eda rolü yer değiştirse, bu ısrar Eda’da kötü durabilir ama adamda komik duruyor. Çocuk saçmalaması, çocuk inadı, çocuk ısrarı gibi görünüyor. En fazla “pes” diyorsun. Bir çocuğun ısrarı karşısında “iyi, peki, al” demek gibi bir şey.

Michael Önder: Salih’le Neslihan’ın birbirini önceden tanıyor olması da çok şeyi değiştiriyor. Aralarında kurulan o sıcaklığın, o nefretin (!) etkisi çok büyük.

Neslihan Arslan: Tabii canım. Gündelik hayatta Salih’e nasıl pes diyorsam, aynısını söylüyorum sahnede. Cidden.

Yazarın aranızda bulunmasının nimetleri/zorlukları peki? Esneyebilen bir yazar mıydı Michael Önder?

Salih Bademci: Michael hem sinema yönetmeni hem sinema yazarı. Şimdi tiyatroda bu işin nasıl işlediğini görmek istiyor. O yüzden de bütün provalara geldi. Çağrı yönetmen olarak, oyuncuya bir artısı varsa, değişikliğe okey verebilir ama yazar biraz daha tutucudur ya her zaman. Biz ikisinden de görmedik o karşı gelişi. Yönetmen, nispeten oyunun temposu adına kısaltmalara gidebilir. O yüzden daha lanettir. Eninde sonunda oyuncuya bırakacağı için başta tutabildiği kadar tutmak zorundadır. Yoksa sonrasında pişmaniye gibi dağılabilir oyun.

Michael Önder: Biz hep daha iyi olması için ne yapabiliriz dedik. Kağıtta çalışan şey, ağızdan çıkınca çok didaktik durabiliyor. İnsan onları yazınca görmüyor ama dinleyince fark ediyor. Filmde olsa o sahneyi kesersin ama tiyatroda kesemiyorsun. İzledikçe, yavaş yavaş metni, ona daha iyi otursun diye, kişiye göre kesebiliyorsun. Bir noktada, metin zaten yapacağını yapıyor. Onlar alıyor sonrasında. Benim de hoşuma giden bir şey var. Senin de yazar olarak hafızan değişiyor. Sanki hep bunu hayal etmişsin gibi geliyor.

Çağrı Şensoy: Biz Michael’ın bu işi görmesini, öğrenmesini çok istedik. Sürecin içinde olması önemliydi. Bence kendini sinemacı olarak da geliştirmiş bir tiyatrocu var onun içinde. Ama zaten disiplinler arası sanatçılara da çok ihtiyacımız var. Dolayısıyla bu büyük bir şans. Tabii ki ne olursa olsun bir yazarla beraber çalışmak zor bu arada. Hiç muhafazakar olmasa bile; çocuğu gibi gördüğü, yıllarını geçirdiği bir esere kimse müdahale istemez. En azından bu yüzden morali bozulur. Biz birbirimizi dengeleyerek yürüdük. Karşı karşıya gelmek bir yana; birbirimizi destekler, kollar biçimde bulduk. Bizimki barışçıl bir süreç oldu. İyi bir denemeydi, birbirimizin açıklarını kapatmaya çalıştığımız doğru bir yoldu. İşin öznesi oyundu.

Michael Önder: Çağrı zaten en baştan metni sevip kolladığı için benim bekçilik yapıyorum hissim olmadı hiç. Mesela şurayı keselim dediğimizde; Çağrı orayı çok güzel savunuyordu. Sonra zaten oyuncuya kalıyor. Oyuncu onu öyle çalıştırmak istiyorsa, o yolunu buluyor. Ne yazarın ne yönetmenin yapabileceği çok bir şey yok esasında tiyatroda.

İmer de yönetmen yardımcısıydı.

Çağrı Şensoy: Sadece yönetmen yardımcısı değil; yaptığı akademik çalışmalarla da oyunculukla ilgili bizi geliştiren, itekleyen ve pürüzleri arayan beynimizdi aynı zamanda. Süreçte öyle bir misyonu oldu. Bunu zaman zaman Güneş (Sayın) yaptı. Dolayısıyla ben ne kadar uğraştıysam bu oyunla, o da o kadar uğraştı. Benim açıklarımı, oyunculuk zaaflarını kapatan o oldu. Bunun akademik gözle, bir yöntem eşliğinde yapılması da çok güzeldi.

Neslihan Arslan: Bence bizim provalardaki paslaşmamız güzel oldu o anlamda. Prova yapmak çok zor aslında. Karşı taraf bir şey istiyor. Sen kendini diretirken buluyorsun, anlamaya çalışıyorsun falan. Sancılı olmadı diyemem ama geçirdiğim en iyi provalardan biriydi. Herkes ortak paydada buluşabildi. O konuda çok şanslıyız bence.

Salih Bademci: Biz “SBR” olarak Ortodoks’uz, yani aslında zor bir ekibiz. Güneş (Sayın), ben, Çağrı (Şensoy), İmer (Özgün Bademci), Hüseyin (Sevimli). İşte Tuğçe (Yolcu) vardı, Cem (Özeren) vardı. Geri kalan beşimiz sınıf arkadaşıyız. Yeni biri geldiğinde, nasıl söyleyeceğiz bir şeyi, bu nasıl denecek deriz. Provalarda da öyle. Bir şey yaşanabilirdi. Yaşanmadı. Ve biz Protestan olduk sonunda.

Nurhan Özenen: Bir şey için tartışılabilir ve yazar ya da yönetmen ikna edilmeye çalışılabilir. Ama nihayetinde teslim olmak gerektiğini düşünüyorum. İkna olacaksın. Ben de içime sinmeyenleri, bu böyle mi olur diye Çağrı ile çok konuştum ama sonucunda, bir oyun sahneye konulurken, evet, işin Allah’ı onlar.

Michael Önder: Bu oyuncularla çalışmak istemenin bir sebebi var. Oyuna bir kalite getiriyorlar. Bu kalite, otomat gibi kendilerine denileni yapmaktan kaynaklanmıyor elbette. Ruhları, karakterleri önemli asıl. Tabii ki mücadele ediyorsun. Ama o mücadelenin dozunu ayarlamak gerekiyor. O insanın işini iyi yapma sebebini öldürmeden, beraber bir şey çıkarmak en ideali. Parçaların toplamı, bütünden fazla olmalı. Öbür türlü, birinin hayalini gerçekleştirmek eğlenceli falan eyvallah da, senden daha iyi bir şey çıkması lazım.

Nurhan Özenen: Hatta ön gösterimden sonra, Çağrı direndiği şeylerde haklıymış dedik. Ben de iyi ki ben bu teslimiyeti göstermişim dedim.

Salih Bademci: Benim için daha zordu. “SBR” sekiz sene sonra komedi yaptı. Çağrı ilk defa komedi yönetti. Daha önce yerli metin çalıştığımız bir tek Özge’nin (Korkmaz) oyunu “Yuva” vardı. Ama o başka bir anlatım biçimine sahipti. Tekst olarak bu kadar dominant olan bir yerli metni ilk defa çalışıyoruz. Keyifli geldi bana, özlemişim, eksik kalmışız. Bir de onu fark ettim.

İmer Özgün Bademci: Dolayısıyla çok heyecanlıydık ve komedinin aslında çok zor bir iş olduğunu fark ettik. İnanılmaz bir ders niteliğindeydi. Son derece pratik isteyen, son derece deneyim isteyen bir işti. Çok abartılı mı acaba? Ya da seyirciye geçecek mi? Çok komik olacak derken; arada önemli şeyleri mi kaçıracağız gibi kaygılarla giriştik. Evet, bizim tiyatro olarak bir tarzımız var ama nereye kadar hep aynı oyunları oynayacağız? Mutlaka denenmesi gereken bir şeydi. Ben oyuncu olarak da bunu deneyimlemek isterim. Benden ne çıkacak merak ediyorum doğrusu.

Çağrı Şensoy: Benim komedi ile aramda hep bir mesafe vardı. Ama yönetmen olarak hoşlanmasam da, denemen gereken ve oradan öğrenmen gereken bir dünya o. Tek yönlü olmak iyi bir şey değil. Bir de çok büyük soyut dünyaların içinden çıkıp belli bir mesaj vermeye çalıştığımız bir yol değil bu oyun. Yapısı gereği öyle bir iddiası yok. Benim komediye dair söyleyebileceğim genel cümlelerden birisi; seyirciyle barışık, seyirciyle arkadaş olmasıdır. Bu, seyirci ile arkadaş bir oyun. Şimdi de arkadaşlık seviyesi hakkında düşünüyorum. Çok da cıvık bir arkadaşlığınız olmasın istiyorsun. Kaliteli bir arkadaşlık istiyorsun.

Şu ana kadar nasıl gidiyor bu arkadaşlık?

Çağrı Şensoy: Duruma ve seyirciye göre değişmekte ama doğru, seviyeli, saygılı diyebilirim. Bu, tiyatronun “şimdi” ve “burada”lığıyla çok ilgili bir şey. Seyirciden karşılığını aldığı ve o reaksiyonla devam ettiği tuhaf bir duygudur o. Tiyatronun beni en büyüleyen tarafı -ki bunu komedide daha çok hissediyoruz- bir daha asla aynısının olmayacağı canlı bir organizma olmasıdır. Bir oyun çok yüksek giderken; bir diğeri istediğimiz seviyede olmayabiliyor. Bu da işin güzelliği zaten.

Michael Önder: Yeni metin olması da aslında bir değişken. Pulizter ödülü almış bir metin sahnelendiğinde, kötü bile olsa “sen anlamıyorsun kardeşim havası yaratabilirsin “ ama yeni metinde risk alıyorsun.

Nurhan Özenen: Benim de mesela komedi geçmişim yoktu. İki tane “Dario Fo” var ama işte onu biliyoruz, oyunlarını biliyoruz, dilini biliyoruz. Ona dair bir fikrimiz var Michael’ın dediği gibi.

Neslihan Arslan: Ben alternatif tiyatrolarda, “İkinci Kat”ta, “D22”de yerli metinler oynadım. Benim de metin yazan, kalemi kuvvetli arkadaşlarım var. İçlerinden beğendiklerim de var. O gece, oyunun üç sayfasını okuyayım derken hemen bitirivermem, metnin gücünden geliyor. Roman okurken, sinema filmi izler gibi oluyorum. Tabii ki provada o imge, başka şeylere dönüşüyor ama metin daha okurken seni yakalıyor. Okurken hayal edebilmek muazzam bir şey.

Yazarken de, oynarken de gözlem çok etkili bir silah. O yüzden işte hınzırca gülüyoruz kendimizle çok akılcı bir anlatım vasıtasıyla karşılaştığımızda. Oyunun çıkış noktası her ne kadar arkadaşlarınızın, çocuklarına okul seçerken yaşadıkları kaygı olsa da sizin kendi hayatınızdan da izler var. Siz de Galatasaray Lisesi’nde okuyorsunuz. GS’li olduğunuz için mi o okul seçildi? Hadi bakalım.

Michael Önder: Galatasaray Lisesi’ne gittiğim için Galatasaraylıyım. İlk okula girdiğimde, Trabzonspor’u tutuyordum. Ne ailemde Trabzon’lu var, ne de o takımı tutan var. O sene şampiyon oldu diye Trabzonspor’u tutmaya başladım. Niye tutuyorsun peki diye sordular. Cevabım yok. Galatasaray’ı tut dediler; tamam dedim. Otobiyografik olan futbol kısmı değil ama.

Ama fanatizmi en iyi anlattığımız kısım futbol. Yine bir arkadaşınızın çocuğunun gittiği kreşte müdür ölüyor ve bunu çocuklara anlatmanın yolunu arıyorlar. Oyun yazmayı ateşleyen ilk fikir bu mu peki?

Michael Önder: Birkaç şey var. Hatta ben de yazdıktan sonra, tekrar bakma gereği duydum. Bu arkadaşlarımla ilgili, “kimlik olarak bir çocuk nasıl şekilleniyor” diye not almışım. Sanırım Latin Amerika’da, “freak Show”larda çıksınlar diye çocukların vücutlarını bağlıyorlar. Çocuğun kolunu kesiyorlar ki ilerde istenilen forma ulaşsın. Bana en manyakça gelen şey başka ama. Küçük çocuklara din dersi vermek söz konusu o zaman. O çocuğa, cennet-cehennem anlatmak ne kadar manasız. Kendi hayatımdaki durumu hatırlıyorum. Benim annem İngiliz, babam Türk. Nüfus cüzdanıma yazılması için bir din seçmem lazım. O yüzden o dinleri öğrenmem gerekiyor. Bizde, orada, çocuk İncil’i var, içinde kabus hikayeler. Buraya geliyorsun, işte bunlar cehennemde yanacak falan. Bana tuhaf geliyordu. Ya arkadaşlarım, ya annem, birileri mutlaka cehenneme gidiyor. Yani hep beraber tek bir yere gidemiyoruz bir türlü. Hristiyanların cehennemi de çok manyakçadır. Yukarıdan aşağıya bakıp acı çekenleri görürsün falan. Din, bize çok olağan geliyor ve küçücük çocuklara bunlar anlatılıyor ama işte Tanju karakterinin yaptığı gibi Galatasaraylılar cehenneme gidiyor dendiğinde ne olur?

Salih Bademci: Fanatizm orada başlıyor zaten. Yani Tanrı’nın Fenerbahçeli olduğunu kabul edersek, bu durum yaşanabiliyor işte oyunun mantığında.

Oğullarına ölümü nasıl açıklayacaklarını ve cenazeye gitmesinin doğru olup olmadığını santim santim ölçerlerken, birden bu hassas yanlarımız, fanatik yanlarımıza yeniliyor. Duyarlı, bilinçli anne-baba çocuğuna nasıl kıyar, nasıl söyler bunu?

Salih Bademci: Çok zor bir şey tabii bunu çocuğa anlatmak. Tam ebeveynlerin paralize olduğu ve kakofoni yaşadığı yerler. Aslında anne bundan koruyor ama işte o da çocukla ilgili başka bir karar vermiş. Onun da başka bir yaptırım gücü var. Yani anne de başka bir yerden fanatik. Çocuğu kanser olmasın diye, beş yaşından itibaren uğraşmaya başlıyor, et yedirmiyor falan.

Ebeveynlik müessesesi var bir de. Ve o müessesede tutarlı olmak çok önemli. Bunu Eda ve Tanju’da görebiliyor muyuz? Üzerine üstlük dedenin son dakika golü var giderayak attığı.

Salih Bademci: Bu, adamın kabul edemeyeceği bir şey. O yüzden seyircinin gözünde de spot cümle gibi kalıyor “Fenerbahçe-Galatasaray” ama aslında o da diğerleri kadar önemli. Çocuğunun Galatasaraylı olması, Tanju için beraber maç izleyememek demek. Bu çok önemli bir olay onun için. Kadın için çocuğunun inançsız olması, ateist olması ve et yememesi var. Babaanne içinse çocuğun sünnet olmaması, günahkar olup sapkın olması demek. Yani o kadar uçlarda ki hepsi. Hepsi gelenekçi ve modern taraftan birer izdüşümü.

Farklı yöntemler arasında çekiştire çekiştire büyütülen çocuklarız hepimiz. Anne bir şey diyor, baba bir şey diyor, babaanne bir şey diyor. Biz ise ne diyeceğimizi bilmiyoruz. Ama işte sonra biz de öyle büyütüyoruz çocuklarımızı. Döngüyü devam ettiriyoruz.

Salih Bademci: Oyundaki en güzel cümle o bence. “Sen ortalığı boş bırakırsan; birisi dolduruyor”. Sen istediğin kadar çocuğu kendi kaderine bırak. O çocuğun o boşluğunu, birisi dolduracak. Sen, çocuk kendi karar versin dersin, babaanne hop orayı ele alır. Bana öyle oldu mesela. Annemler hiçbir dayatma olmadan yaklaştılar ama babaannem hemen beni Alaçatı’da Kur’an kursuna gönderdi.

İçine doğduğumuz dünya bize kimliklerimizi veriyor. İsimlerdeki ironiye buyurmaz mısınız? Tanju, Tanju Çolak tabii. Galatasaraylı olup sonradan Fenerbahçeli olan futbolcu. Daha çocuğumuza isim koyarken başlıyor o şekillendirme.

Nurhan Özenen: Bence Bilge’nin adı çok düşünülerek konulmuş.

Babalarınız ve sizlerin tuttuğu takımlar hangileriydi?

Nurhan Özenen: Benim babam Fenerbahçeliydi ve futbolla hiç ilgisi olmayan iki kızı ve karısıyla hiç doya doya maç izleyemedi. Gol diye sevinç yaşasa; biz aman dur yavaş derdik. Bizim yüzümüzden taraftarlığını falan yaşayamadı.

Michael Önder: Fenerbahçeli Ogün Altıparmak aile dostumuz olduğu için annem Fenerbahçeli olmuş. Ama aynı Eda muhabbeti gibi, ben Galatasaray’ı tutuyorum diye o da Galatasaraylı oldu.

Aslında seçmiyoruz. Özgür irademizle seçim yaptığımızı sanıyoruz ama bize manipüle edilenlerin izinden gidiyoruz.

Michael Önder: Erkekler için geri alınamaz tercihler yapılıyor işte. Sünnet, oldu bitti maşallah derken nerede benim seçim hakkım?

Nurhan Özenen: Doğduğumuz anda bir dayatma başlıyor. Nüfus Müdürlüğü mü karar veriyor benim dinime?

İmer Özgün Bademci: Bizim varlığımız zaten başlı başına manipülasyon baktığınız zaman. Sadece çocuk için değil; uzun süre birlikte yaşayan, birbirine emek veren her insan, birbirini bir şekilde manipüle ediyor. Biraz kafamız bulanıyor, biraz korkularımız artıyor belki ama bir noktada kendi yolunu buluyorsun.

Ve kendi hayalimizi çocuğumuz üzerinden gerçekleştiriyoruz, proje çocuklar yetiştiriyoruz. Çocuk yetiştirirken tüm o tuzaklara biz de düşüyoruz. Devlet Okulu’nun nesi eksik diye karşımızdakine akıl verirken; kendi çocuğumuzu mümkünse özel okula gönderiyoruz.

Nurhan Özenen: Sadece aile ile kalmıyor ki! Çevre ile birlikte toplumsal bir şeye dönüşüyor. İşte ben bunu yaşadım. AST maaşı ile özel okul çok zor diye düşündüm. O dönem eşimden ayrılmıştım. Çocuğumun devlet okullarında bir sırada üç kişi oturmasını da istemedim. Yeteneği vardı, yönlendirdiler ve konservatuvar eğitimi aldı. Tamam, kendisi de istiyorum dedi ama bunu dediğinde daha ilkokul beşinci sınıftaydı. Ne kadar bilinçli olabilir? Ve sonra doktorası bittiğinde, “ben bıktım müziği bırakacağım” dedi. Örneğin bundan suçluluk duydum ben.

Karakterleri tanıdıkça Eda’ya tutunuyoruz. O aklı, sağduyuyu temsil ediyor. Ta ki…

Neslihan Arslan: Ne kadar iyi niyetli olursanız olun, aslında bir şey dayatıyorsunuz. Beni de annem büyüttü ve ben eski sporcuyum. Yedi yaşından on yedi yaşına kadar atletizm, yüzme, voleybol yaptım. Herkesin benim sporcu olarak devam edeceğimi düşündüğü bir zamanda, on altı yaşındayken konservatuar okumak, oyunculuğa başlamak istedim. Annem her zaman başarılarımdan övünür. Bir de tek başına kız evlat yetiştiriyor. Onun için bunun anlamı bambaşka. Asla çevrem güç uygulamadı ama onay da vermedi. Hani klasiktir ya, oyunculuk iş değildir, meslek değildir denir. Gerçi bunu ben de tartışırım. Hayatını idame ettirebileceğin güzel bir yoluculuk bence. Çok severek yaptığım bir şey. ÖSS puanım çok yüksek olmasına rağmen asla konservatuvar dışında bir yere gitmek istemedim. Hep söylerim; annem benim şansımdır. Sürekli arkamda durdu. Evet, baktığın zaman, o da bana bir şeyler söylemiştir, diretmiştir, bir yol çizmiştir. Eda’ya döndüğümüz zaman, seyirciye, bilinçli, çocuğunu gözetleyen bir portre çiziyoruz ama benim gibi olsun dediği bir nokta var onun da. Eda da herkes kadar anne aslında.

Biz Eda’yla birlikte vejetaryenliği, ateistliği de tartışıyoruz. Eda’nın kendine has, kendine göre doğruları var. Sağlıklı yemeyenin, spor yapmayanın adeta dövüldüğü bir zamandayız. Bu da bize dayatılan “iyi yaşam” terörü bence. 

Neslihan Arslan: Hak vermek başka bir şey ama ben anlıyorum onu. Beslenme olarak da, siyaseten de, hayat tarzı olarak da çocuğu yönlendirerek daha az zarar görmesini sağlamaya çalışıyoruz. Ama bu onun karakterine ne kadar iyi gelecek, sonrasında ne kadar birey olabilecek bilmiyoruz. Yani hep sonrasını düşünerek yaptığımız şeyler, aslında belki de çelme takmak oluyor ister istemez.

Salih Bademci: Doğru çocuk büyütmenin bir sağlaması yok çünkü.

Michael Önder: Rasyonelliğin de bir sınırı var. Ben mesela Eda’nın birçok fikrini savunurum. Bence vejetaryenlik anlamında da Eda’nın mantığı doğru. Ama işte çocuğunu otuz sene sonraki, bilmediğin bir geleceğe hazırlıyorsun ya, o yüzden ne rasyonallik çalışıyor, ne geleneksel çalışıyor, ne pragmatizm çalışıyor.

Aslında bir yerde buluşuyoruz. Bunu kaynana – gelinde de anne-babada da görüyoruz. Gelenekçi ile modern anlayış belki karşısındakinin yöntemini kabul etmiyor ama anlamaya başlıyor. Eda’nın “vicdanımın sesini dinliyorum. O da dua sayılır” sözü aslında bir uzlaşma kayınvalide ile.

Nurhan Özenen: Anaçlık ve empati devreye giriyor. Yani o kadar da eşek değil; insani bir şey de devreye giriyor.

Tuhaf bir biçimde cenazelerde ve cenaze evlerinde bir süre sonra sinir bozukluğundan (acıdan, baskıdan) gülme krizi tutar. Burada da babaannenin taziye evindeyiz. Ve bu acılı olayı komedi olarak izliyoruz. İçerik ve biçem kontrast gibi düşünülse de çok uyumlu aslında.

Salih Bademci: Hep öyledir ya. Çok abuk bir yerde en olmayacak konunun tartışılması.

Michael Önder: Nurhan’ın karakteri onu tiyatroya (!) biraz daha taşıyor. İçerde oynadığı yaslı babaanne rolünü getiriyor, üstünden atıyor, sonra tekrar alıyor. Onlar tabii Çağrı’nın çok güzel dokunuşları.

Nurhan Özenen: Ama o eşarp fikrini ben buldum; Çağrı değil. İçeri girdiğimde başım kapalı, çıktığımda açıyorum.

Çağrı Şensoy: Ben çok fazla bir şey yapmadım. Çok iyi oyuncularla çalışmak, metnin kendi köşelerini, çok iyi biçimde belli etmesi, yönetmenin işini kolaylaştırıyor açıkçası. Dolayısıyla büyük yorumlara, büyük niyetlere ihtiyacı olan bir oyun değildi. O atmosferin daha da desteklenmesi gerektiği üzerine konuştuk zaman zaman aramızda. Ama bazı yorumlar, bazı atmosferik duygular, bazı metinler üzerinde kusar ve niye bu kadar ısrar var metinin üzerinde diye bakarız. Ben o duyguya bastırmanın, bu oyunda ihtiyaç olmadığını düşündüm. Aslında anlatmak istediğimizin, bu atmosferik kayıp duygusu olmadığına; kaybolmakta olan çocuk üzerinde durmamız gerektiğine karar verdik. Onun mizahını yaptık.

Bence de o kayıp çocuk, herkesin çekiştirmesi sonucunda “error” veriyor. Biz yapıyoruz bunu. Geçmiş olsun.

Çağrı Şensoy: İşte acaba, bu bizim fazla paranoyamız olabilir mi? Baktığımızda kendi anne babalarımız da manyaktır. Bizler de sağlıklı bireyler değiliz.

Salih Bademci: Aksi mümkün mü? Daha doğduğunda başlıyor hikaye. Ne kadar şekillendirmeye çalışırsan çalış, bu düzende, bu sistemde çok sağlıklı olması beklenemez. Herkes az hasarla kurtarmaya çalışıyor.

Çağrı Şensoy: Oyunda bir doğru yok zaten bence. Bence en güzeli de, oyun bir doğru önermiyor.

İşte bu bir eleştiri sebebiydi.

Çağrı Şensoy: Ben sanatın bir ödevi olmadığına inananlardanım.

Oyun bir çocuğa şekil vermeyi anlatırken siz de çok yakında bebek sahibi olacaksınız. “İklim” gelecek. Bu ne tatlı bir tesadüf. Ben bunları yaparım, bunları yapmam diyen bir aynalamaya sebep oldu mu bu zamanlama?

İmer Özgün Bademci: Evet öyle denk geldi. Michael da öyle güzel bir yerden yazmış ki oyunu. Ne kadar gerçek, ne kadar bizim cümlelerimiz. Biz devamlı kendimizi kurcalayan, didikleyen, doğruyu arayan, birçok konuda farkındalığı çok yüksek insanlarız. Dolayısıyla tüm o kafa karışıklığını ve yönlendirmeyi çok güzel anlatmış. Her izlediğimde, hakikaten öyle diyorum. O kadar özdeşlik var ki. Hepsi bizim de çelişkilerimiz. Dolayısıyla biz de çok yakında bu yola gireceğimiz için oyun iyi bir ayna oldu. Baya ışık tuttu açıkçası. Artık bundan sonrasını çocuk kendi belirleyecek noktasındayım. Biz sadece sağlıklı, mutlu olması için olabildiğince ona eşlik edeceğiz.

Tiyatronun yaşamdan daha gerçek olduğunu gösteren oyunlardan birisi bu. Bizi bir araya getirdi. Bu bol atışmalı ve kahkahalı sohbet için hepinize çok teşekkür ederim.

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku